25 Aralık 2008 Perşembe

Evrimsel psikolojinin 4 hatası

Bu blogda çoğu zaman evrimsel biyolojinin başarılarından bahsediyoruz, bahsetmeye de devam edeceğiz. Ama her bilim gibi evrimsel biyolojinin de çok sağlam olmayan ve tartışmalı kısımları var. Bunlardan biri de evrimsel psikoloji denen ve isminden de anlaşılacağı üzere, insan psikolojisinin neden ve nasıl evrildiğini araştıran alan. Bir araştırma alanı olarak evrimsel psikolojinin varolması gerektiği tartışma konusu değil; sonuç olarak vücudumuzun her parçası gibi beynimiz ve psikolojik özelliklerimiz de evrilmiş olmalı. Ancak geçtiğimiz 25-30 senelik süreçte Evrimsel Psikoloji (kısaca EP) ismini alan araştırmalar bütünü bu konuya oldukça dar bir perspektiften yaklaşıyor. Bu perspektif kısaca insan zihninin binlerce küçük modülden meydana geldiği ve her bir modülün belli bir uyarlanımsal problemi çözmek için evrildiği hipotezi. Bir benzetme yapmak gerekirse, EP'nin bakış açısına göre zihnin içindeki bu mödüller, bilgisayarınızda yüklü, herbiri başka bir iş yapmak için tasarlanmış programlara benziyor. Örneğin internette gezmek için bir tarayıcı (browser) kullanıyorsunuz. Öte yandan dönem ödevinizi ya da şirket raporunu hazırlamak için bir kelime işlemciye ihtiyacınız var. EP insan zihninin de buna benzer bir organizasyonu olduğunu ileri sürüyor. Örneğin zihinde en iyi eşi seçmek, ya da aldatılıp aldatılmadığını anlamak için ayrı ayrı modüller olduğu iddia ediliyor.

Geçtiğimiz senelerde bu bahsi geçen yaklaşımı ve bu yaklaşımı benimseyen küçük ve kendi içinde oldukça entegre araştırmacı grubunu eleştirenlerin sayısı artmaya başladı. (Ben de uzaktan da olsa -- insanlar üzerine çalışmıyorum -- bu tartışmaya bulaştım.) Bir sebepten dolayı EP'yi eleştirenler arasında filozoflar öne çıkıyor. Örneğin bilişsel psikoloji'de saygın bir yeri olan ve modülarite kavramını ilk ortaya atan Jerry Fodor, EP'nin benimsediği masif modülarite hipotezinden (yukarıda anlattığım görüş) hiç hoşnut değil. Son zamanlarda David Buller isminde bir filozof da "Adapting Minds" (Uyarlanan Zihinler -- kitabın ismi EP'nin önemli başvuru kaynaklarından "The Adapted Mind", "Uyarlanmış Zihin"e bir gönderme) isimli kitabıyla EP'yi eleştirenlere katıldı. Bu yazıyı yazmamın sebebi de Buller'in Scientific American dergisinde bu konu üstüne çıkan yeni makalesi.

Makalenin detaylarına girmeyeceğim; Buller kısaca EP'nin dört temel hatası olduğunu düşünüyor, ve bence söylediklerinin çoğunda da haklı. (Konuyla ilgiliyseniz Adapting Minds kitabını da tavsiye ederim, Buller EP'nin iddialarına ve teorik temellerine karşı detaylı ve okunabilir argümanlar sunuyor.) Bu yazıyı görmeme vesile olan Larry Moran'ın blogunda dediği gibi evrimsel biyologların önemli bir kısmı da (ama çoğunluk olduğundan emin değilim) EP'yi çok ciddiye almıyorlar. İnsan zihninin bilişsel yeteneklerinin evrimi üstüne çalışan, yani evrimsel psikoloji yapan bir çok psikolog bile kendilerini EP grubundan ayırdetmek için araştırma alanları için "evrimsel psikoloji" yerine "bilişsel evrim" (cognitive evolution) ismini kullanıyorlar. Yine de EP özellikle popüler basında oldukça geniş yer bulan ve bir şekilde genel kabul ediliyormuş gibi görülen bir alan olmaya devam ediyor. Bunun sebebini burada bulmak mümkün değil, ama sanırım hem EP'nin iddiaları kadın-erkek arasındaki farklar ile ilgili derin kültürel kanılarla resonans içinde, hem de kullandıkları modülerite kavramı 80'lerden günümüze yerleşmiş teknolojik kültürle uyumlu (o yüzden eğitimli nüfusta bu teoriler prim yapıyor). Buna bir de EP savunucularının gerçekten agresif olduklarını eklerseniz (bunu görmek için yukarıdaki bağlantıda Buller'ın makalesine yapılan bazı yorumları okumanız yeterli), EP'nin neden bu kadar az sorgulandığını anlamak biraz daha mümkün olabilir.

Sonuç olarak insan zihni evrilmiş bir organ, orası kesin. Ama nasıl ve neden evrildiği konusunda şimdilik iyi bir yanıtımız yok. Arayış sürüyor...

23 Aralık 2008 Salı

Dr. Pangloss'un karıncaları

Voltaire zamanının sınırsız iyimserliğini savunan Fizoloflarıyla dalga geçmek için Candide'ı yazdığında, romanın kahramanının yanına "Olabilecek dünyaların en iyisinde yaşıyoruz" görüşünü savunsun diye Dr. Pangloss'u koymuştur. Roman boyunca Pangloss meydana gelen bütün kötü olaylara iyimser bir açıklama getirse de Candide'in bu sınırsız iyimserliği bırakmasını engelleyemez.

Bunun karıncalarla ne alakası var şimdi diyeceksiniz. Anlatayım. felsefe dünyasındaki talihsiz (ama olabileceklerin en iyisi) yolculuğunun başlangıcından yaklaşık 200 yüzyıl sonra, 1979 yılında, Dr. Pangloss iki biyoloğun marifetiyle birden kendini bilimsel bir tartışmanın içinde buluverdi. Bu iki biyolog merhum Stephen Jay Gould ile Richard Lewontin idi. Harvard'ın bu iki kalburüstü evrimsel biyoloğun derdi organizmaların gösterdiği her fenotipik özelliğin optimal ve uyumlu olduğu önkabülünü eleştirmekti (makalenin metni burada, İngilizce olarak). Bu fikri belgesellerde çok duyarız. Hayvanların mükemmel duyuları, tam gerekli olduğu kadar zekaları vardır ve çevreleriyle kusursuz bir uyum içerisindedir. İşte Gould ve Lewontin bu varsayımın tam da Dr. Pangloss tarzı bir düşünce biçimi olduğunu ileri sürüyorlardı. Buna göre organizmaların gösterdiği her özellik uyumlu (adaptive) olmak zorunda olmak zorunda değildir, bazı uyumsuz gözüken özellikler tamamen başka özelliklerin yan etkilerinden ibaret olabilirler; bunlara uydurma işlevler yüklememize gerek yoktur.

Gould ve Lewontin'in makalesi çok uzun ve aslında hala süren bir tartışmanın başlangıcı oldu biyologlar arasında. Fakat genel olarak mesleğini icra eden evrimciler bir özelliğe baktıklarında çoğunlukla hala bu özelliğin bir işlevi olduğunu varsayarlar. Çoğu zaman da haklıdırlar. İşte bu hafta bunun güzel bir örneği daha yayınlandı (evet nihayet karıncalara gelebildik).

Yaprak kesen karıncalar (Leaf cutting ants, Atta ve Acromyrmex cinsleri) Amerika kıtalarının sıcak kesimlerinde yaşarlar. Bu karıncalar isimlerini en bariz etkinliklerinden, ormandaki ağaçlardan yaprak kesip yuvalarına taşımalarından alıyorlar. Bu yaprakları tabi spor olsun diye kesmiyorlar, yapraklar yuvada mantar bahçelerinin besini oluyor. Bu bahçelerde yetişen mantarlarla karıncalar larvalarını besliyorlar. Yani anlıyacağınız bu çiftçi karıncalar insanların tarım yapan tek canlı olmadığını gösteriyorlar. Bu hayat döngüleri hakkında söylenecek çok fazla şey var tabi, ama bugün biz sadece yeni çıkan kısa bir araştırmaya değineceğiz.

Kosta Rika'da yaprak kesen karıncalarla çalışan Martin Burd ve Jerome Howard bir süre önce bu karıncaların ne kadar yükü ne kadar zamanda taşıyabildiğini merak edip deney yoluyla bulmuşlar. Ağır yaprak parçaları haliyle yavaş taşınırken hafif parçalar daha hızlı taşınabiliyor. Hesaplayınca ortalama bir işçinin kendi taşıma hızını optimize etmesi için ortalama 35 mg'lık parçalar kesip taşıması gerektiğini bulmuşlar. Fakat normal şartlarda karıncalar ancak 20 mg'dan az parçalar taşıyorlar. Peki neden?

Bir çok olasılık mevcut. Örneğin karıncalar tembellik yapıyor olabilirler. Ya da karıncaların metabolik hızı ancak o kadar yük taşımalarına el veriyor olabilir. Bu ikinci olasılık yukarıda değindiğimiz yan etkiler kategorisine giriyor. Son olarak da bu karıncalar aslında taşıyabileceklerinden daha az taşıyarak koloniye daha çok hizmet ediyor olabilirler. Yani aslında bu davranışları yapabileceklerinin en iyisi. Bu sonuncusu tam da Dr. Pangloss'tan duymayı bekleyeceğimiz şey.

Araştırmacılar bu sonuncu olasılığı dört tane karınca kolonisini laboratuvarda besleyerek test etmişler. Kolonilere farklı günlerde farklı büyüklükle kesilmiş yapraklar vererek işçilerin yuvaya yaprak taşıma hızlarını ve saat başına işlenen yaprak miktarını ölçmüşler. Sonuçlar açıkça Dr. Pangloss'u haklı çıkarıyor: Saat başına işlenen yaprak miktarı, yani koloninin üretkenliği en büyük ya da küçük yaprak boylarında değil ortalarda bir boyutta en yüksek düzeye çıkıyor. Yani işçiler aslında taşıyabilecekleri en büyük yapraktan küçüğünü taşıyarak kolonilerinin gelişme hızını arttırıyorlar. Bunun bir çok sebebi olabilir. Örneğin büyük yaprakları yuva içinde düzgün bir yere koymak daha çok zaman alıyor olabilir. Ya da büyük yaprakların işlenmesi için yuva içinde tekrar küçük parçalara ayrılması gerekiyor olabilir.

Sebebi ne olursa olsun, bu davranış yukarıda bahsettiğimiz tartışmaya çok güzel bir örnek oluşturuyor. Gould ve Lewontin doğru bir noktaya parmak basıyorlarsa da bazen işlevsiz ya da uyumsuz gözüken bir davranışın organizma ya da super organizma düzeyinde uyumlu olması mümkün.

referans:
Burd, M., and J. J. Howard. 2008. Optimality in a partitioned task performed by social insects. Biology Letters doi:10.1098/rsbl.2008.0398

resim: http://en.wikipedia.org/wiki/File:Leafcutter_ants_transporting_leaves.jpg

22 Aralık 2008 Pazartesi

Yar bana bir eğlence medet, ya da "Einstein'i çürütmek"

Efendim, geçen gün gazetelerde çıktı, görmüş olabilirsiniz. Istanbul'daki Okan Üniversite'sinden fizik profesörü Tolga Yarman, son 10 senedir üzerinde çalıştığı projenin sonuçlarını alarak, Einstein'ın genel görelilik kuramını çürütmüş, daha doğrusu bu kuramı çürüten kendi kuramı deney yoluyla kanıtlanmış. Büyük başarı, öyle değil mi? Ufak bir sorun olmasaydı belki: bu büyük olay (ki gerçekten büyük olay, genel görelilik Einstein'ın fiziğe yaptığı en büyük katkı) dünyanın herhangi başka bir yerinde olacağı gibi hakemli bir dergide başka fizikçilerin denetiminden geçtikten sonra değil de, özel bir üniversite'nin düzenlediği basın toplantısında duyuruluyor.

Başka bir vesile ile yazmıştım; bilimsel araştırma hakemli bir dergide yayınlanmadan bilimsel araştırma sayılmaz. Bunun nedeni gayet basit: biz hepimiz fizikçi değiliz, dolayısıyla yapılan bu büyük iddiaların gerçek mi abartmalı mı olduğunu bilemeyiz. Kaldı ki hepimiz fizikçi olsak da bu basın toplantısında ve eşlik eden metindeki eğreti ve eksik betimlemeler ne teorinin ne de deneyin ne olduğunu anlamamıza yetmez. Dolayısıyla bilemiyoruz Sayın Yarman acaba gerçekten devrim yaratacak bir buluş mu yaptı yoksa yalnızca yüksekten mi atıyor...

Benim tahminim ikincisi. Neden mi? Birçok sebebi var.
(1) En başta, genel görelilik çok fazla kanıt tarafından destekleniyor, o yüzden bir deneysel sonucun bu teoriyi aşağı alması beklenecek bir şey değil, bu gibi şeyler genelde 10-20 senelik süreçlerde aksine kanıtların birikmesi ile olacak işler. (Tabi bu Yarman'ın sonuçlarının ilk aksi kanıtlar olması olasığı yok demek değil.)
(2) Yine de bu uzak bir olasılık. Zira Prof. Yarman doktorasını saygın bir üniversitede (MIT) yapmış, dolayısıyla bir bilimsel araştırmanın makalesi yayınlanmadan bitmeyeceğini en azından bir noktada öğrenmiş olması gerek. Bu yüzden eğer yayınlanabilecek kalitede bir teorisi ve verisi olsaydı bunları çoktan Science ya da Nature ayarında bir dergiye göndermişti bile, bu yazıyı da yazmamıza gerek kalmazdı. (Onun yerine Prof. Yarman'ın başarısını öven bir yazı gelirdi.) Ortada yayınlanmaya değer bir sonuç olmadığı kanısını destekleyen bir başka veri de Yarman ve ekibinin geçen sene de gazetelere benzer bir haberle konu olması ve bu (uluslararası fizik dergilerinin prestij sıralaması hakkında gülümseten bazı atmasyonlar da içeren) haberin konusu olan araştırmanın bir seneden fazla süre içinde hiç bir hakemli dergide çıkmaması.
(3) Okan Üniversitesi ve Prof. Yarman'ın ortada fol yok yumurta yokken dahi böyle sansasyonel bir açıklama yapmak için her türlü sebebi de var: özel üniversitelerin bir kısmı bakkal mantığıyla işledikleri için bu tarz reklama ihtiyaçları var. Görülen o ki sayın Yarman da reklama hayır diyecek durumda değil: üniversite içindeki politik durumun ne olduğunu tabi bilmiyoruz ama sayın Yarman geçen sene CHP genel başkanlığına da aday olmuş anlaşılan. Wigner madalyası sahibi (ve Yarman'ın aksine bilimsel başarısının tartışılacak bir yanı olmayan) Erdal İnönü'nden sonra Einstein'ı çürüten adam olarak bilinmek eminim ki Yarman'ın politik emellerine zarar verecek bir şey değildir.

Burada amacım Prof. Yarman ya da Okan Üniversitesi'ni töhmet altında bırakmak değil. Belki de (uzak bir ihtimal, ama yine de) gerçekten elde önemli bir bilimsel buluş var. Ama bilemiyoruz. Ve yukarıda anlattığım gibi aksini düşünmek için çok kuvvetli sebepler var. Bu kaygıları gidermek benim görevim değil, kamuoyunu ikna etmek buluşun sahibinin görevi. Bunu yapmanın da en temiz yolu dünyanın her yanında yüzbinlerce bilim insanının her gün yaptığı gibi araştırma sonuçlarını hakemli dergilerin denetimine ve onayına sunmak. Bu iddiaların bilimsel değeri bu şekilde kanıtlanırsa yukarıdaki ithamların hepsi boş ve anlamsız kalır, ben de özür dilerim. (Benim için en mutluluk verici sonuç da bu olur doğrusu.)

Son olarak bütün bu olayda beni en çok rahatsız eden şeye değinmek istiyorum, o da bu ülkede insanların dayanaksız, belgesiz, makalesi hakemlerden geçmemiş böyle iddiaları ortaya attıklarında sorgulanmadan kabul edildikleri bir medya ve kültür ortamı bulunması. Burda günahın büyüğü okuyucularda değil gazete ve gazetecilerde. Bilim muhabirliği denen şeyin zaten olmadığı ülkemizde gazeteciliğin tamamı giderek basın toplantılarında söylenenleri kağıda geçirip millete önden öğütülmüş olarak iletmekten ibaret bir aktivite haline geliyor. Çok üzücü bir eğilim.

19 Aralık 2008 Cuma

Kuyucuk gölü

Stanford'dan Çağan Şekercioğlu'nun Kars'da Kuyucak Gölü'nde yürüttüğü doğa koruma ve ekoturizm projesi, ve göldeki kuş popülasyonlarının karşı karşıya bulunduğu tehditler hakkında BBC'de bir haber çıktı. Haberde aynı zamanda Çağan'la yapılmış kısa bir röportaj da var. Çağan uzun zamandır Türkiye'de bir çok insanın haberi olmayan bir doğal zenginlik alanını korumak ve aynı zamanda orada yaşayanların da bu doğal kaynaktan sürdürülebilir bir şekilde yararlanmalarını sağlamak için çabalıyor. Bu çabaları sonucunda bu sene doğa koruma dünyasındaki en prestijli ödül sayılan Whitley ödülünü aldı.

Kuyucuk'la ilgili daha fazla bilgiye şuradan ulaşabilirsiniz.

16 Aralık 2008 Salı

Müslüman ülkelerde yaratılışçılık

Bu haftaki (ben bu yazıyı bitirene kadar geçen hafta oldu) Science dergisinde Salman Hameed tarafından yazılmıs iki sayfalık bir makale, İslam dünyasında yaratılışçılığı irdeliyor. Makalenin ana teması evrim fikrinin müslüman ülkelerde nispeten yeni olduğu ve bu konuda yoğun ve ciddi bir tartışmanın henüz yaşanmamış olması. Yazar, müslüman ülkelerdeki durumu özetledikten sonra (maalesef bu bağlamda bizi temsil eden, her zamanki gibi Harun Yahya isminin arkasındaki Adnan Oktar ve grubu), Amerika'daki gibi evrim tartışmasının din ile çatışmaya yol açmaması için neler yapılabileceğini tartışıyor. (Eğer Science'a erişiminiz varsa makaleyi bu bağlantıdan indirebilirsiniz. Yoksa yazarın kendi sitesine koyduğu dosya şu bağlantıdan bulunabilir.)

Makaledeki görüşlerin hemen hepsine katılıyorum. Hameed'in önemli gözlemlerinden birisi İslam inancı ile evrim fikrinin çok da çelişmediği. Gerçekten de Kuran-ı Kerim yaratılışın nasıl olduğu konusunda neredeyse hiç detay vermiyor, verdiği detaylar da evrimle çelişir türden değil. Allah'ın bütün canlıları yaratmış olması bu işi evrim yoluyla yapmış olması fikriyle çelişmiyor. Bu fikre felsefede teistik evrim adı veriliyor, ve İslam dini böyle bir görüş için Hristiyanlık gibi bazı başka dinlere göre çok daha müsait.

Yine de müslümanların evrimi kabul etme oranları batı ülkelerine göre çok düşük (Türkiye'de yüzde 22 yalnızca). Bunun sebeplerini tartışırken Hameed, Hollanda'da yapılan ilginç bir araştırmadan bahsediyor (şu bağlantıdan ulaşılabilir). Hollanda'da yaşayan Türk ve Faslı müslüman üniversite öğrencileriyle yapılan görüşmelere dayanan bu araştırma, bu öğrencilerin genel olarak mikroevrimi (yani bir tür içinde zamanla ufak değişikliklerin meydana gelmesi) kabul etmekle beraber, yeni türlerin oluşumunu reddettiklerini bildiriyor. Bu iki şeyi gösteriyor. 1) İslam inancıyla evrim arasındaki karşıtlık sanıldığı kadar katı değil. 2) Bu öğrenciler yine de evrimin önemli bir kısmının kendi inançları ile çeliştiğini düşünüyorlar.

Bizim iddia ettiğimiz gibi çelişkinin teolojik ya da mantıksal temeli yoksa eğer, sebebi başka yerlerde armak gerek. Bence sorunun önemli bir parçası evrimin ne olduğunun doğru bilinmemesi: Türkiye'de en azından, evrim eğitimi içler acısı bir durumda. Dolayısıyla evrim teorisinin tam olarak ne olduğu konusunda kafası karışık insan çok. (reklamlar: şu bağlantı bu konuda çok iyi bir kaynak.) Mesela mikroevrimi kabul ederken makroevrimi reddetmek ortodoks Darwinci evrim açısından çok tutarlı bir tutum değil, zira bu teoride makro ile mikroevrim arasında çok fark yok, temel olarak makroevrim=mikroevrim+bolca zaman. Mikroevrimi kabul ediyorsanız makroevrimi de kabul etmeniz gerekir. Ancak bilgi eksikliğinin etkisi yalnızca kavramların mantıksal bağlarını kaçırmaktan ibaret değil (evrimciler arasında da makroevrim ve mikroevrimin farklı süreçler olabileceğini düşünenler var). Bilgi eksikliği, propaganda ve dezenformasyon için açık alan bırakıyor. Örneğin yaratılış ve akıllı tasarımcıların ağızlarında sakız olan "Evrim rastgeledir, tesadüflere dayalıdır" argümanı. Doğal seçilim hakkında iki satır bir şey okuyan herhangi biri çok çabuk anlayacaktır ki doğal seçilim rastgele değildir, yönlü bir süreçtir. Doğrultusuz olan, ya da genelde olduğu varsayılan (belli şartlar altında bu varsayım da sorgulanmakta evrimciler tarafından), doğal seçilimin üstüne etki ettiği genetik çeşitlilik. Bu, plajdan bin tane taş toplayıp aralarından yuvarlak olanları ayırmaya benziyor: topladığınız taşların şekilleri yuvarlak olmayacaktır, binbir türlü, rastgele bir çok şekilde taş toplayabilirsiniz, ama ayıklama onunda elinizdeki taşlar yuvarlak olacaktır. Doğal seçilim de işte böyle bir ayıklama süreci (bundan daha kaba, ama milyonlarca yıl devam ettiği için etkisi daha büyük).

Sonuçta evrim eğitiminin eksikliği insanları yanlış bilgilere karşı savunmasız bırakıyor.

Ancak din ve evrim arasında algılanan bu çelişkinin tek sebebi bilgisizlik ya da yanlış bilgilendirilme değil. Evrimin anlatıldığı zaman nasıl anlatıldığı, hangi kültürel çağrışımları yaptığı da önemli. Burada da maalesef evrimciler bazen kendi kendilerini ayağından vuruyorlar. Richard Dawkins gibi görünürlüğü yüksek olan evrimcilerin aynı zamanda ateizmi savunmaları, bunu yaparken de evrim teorisini kendi konumlarını destekler göstermeleri evrim teorisinin dini inançla çeliştiği yanılgısını yaratıyor. Amerika'da bunun farkına iyice varılmış durumda, bilim ve dinin bir arada yaşayabileceğini söyleyenlerin sayısı giderek artıyor. Ken Miller ve Joan Roughgarden'ın yakın zamanda çıkan kitapları buna bir örnek. Din ile bilimin çatışmasının kaçınılmaz olmadığı görüşü tamamen yeni değil; Stephen Jay Gould gibi evrimciler bu görüşü uzun zamandır savunmaktalardı. Yine de son zamanlarda tekrardan güncellik kazandığı bir gerçek. Ne kadar faydası olacak zaman gösterecek, ama bu çabalar en azından evrim teorisinin dindar insanlara tehditkar olmadan anlatılabilmesi ve yapıcı bir tartışma ortamı yaratılması umudunu veriyor. Maalesef Türkiye'de daha bu çabanın başladığını söylemek mümkün değil. Umarım son senelerde başlayan halkı evrim konusunda bilinçlendirmeye yönelik çabalar din ile evrim biyolojisi arasında çatışmanın kaçınılmaz olmadığını da anlatmaya çalışır. Böylece bir kerelik olsun Batı'nın yaptığı bir hatayı tekrarlamadan yolumuza devam etmiş olabiliriz.

Kuşlar yabancı dil öğrenebilir mi?


Her nedense, biz de kuş beyinli sıfatı bir hakaret olarak kullanılır. Halbuki dinazorların akrabası bu kanatlı mahlukatlar, o kadar da salak değiller! Hatta aralarında bazıları var ki (karga, kuzgun ve saksağanları içeren Corvidae grubu) zeka testlerinde bir çok memeliyi geride bırakmakta.

Fakat bu yazıda kargalardan değil çöl çıt kuşlarından (Malurus cyaneus) bahsedeceğiz. Ufak ötücü kuşların çoğu gibi bu Avustralya'lı arkadaşların da birbirlerini havada uçan yırtıcı kuşlara karşı uyarmak için kullandıkları kendi türlerine özgü bir ötüşleri var. Kuşların kendi türünün ötüşlerine doğru tepki vermesi çok şaşırtıcı değil tabi, fakat geçen ay basılan yeni bir araştırma bu kuş beyinli kuşların (!) sadece kendi uyarı ötüşlerine değil başka türlerin uyarı ötüşlerine de doğru tepkiyi verdiğini ortaya koydu. Avustralya Ulusal Üniversite'sinden Robert Magrath ve arkadaşları çöl çıt kuşlarına, Beyaz kaşlı çalı çıt kuşlarının (Sericornis frontalis) uyarı ötüşlerini bir hoperlörden çaldıklarında, kuşların doğru tepkiyi (yani yaptıkları işi bırakıp ortalıktan toz olma) verdiklerini buldular. Bu da aslında o kadar şaşırtıcı değil, zira bu iki türün uyarı ötüşleri birbirlerine çok benziyor. Dolayısıyla kuşların doğru tepki vermesi ötüşlerin birbirine benzerliğiyle açıklanabilir. Fakat araştırmacılar bu çok benzer ötüşleri Avustralya'nın çalı çıt kuşlarının bulunmadığı başka bir köşesinde çaldıkları zaman, bizim çöl çıt kuşları hiç oralı olmamış. Dolayısıyla çıt kuşlarının birbirinin ötüşlerini tanıması sadece ötüşlerin benzerliğinden ileri gelmiyor gibi gözükmekte.

Araştırmacılar bununla yetinmeyip, çöl çıt kuşlarıyla aynı ortamda yaşayan ama çok farklı bir uyarı ötüşü olan bir bal kuşu türünün ötüşlerini kaydedip, hoperlörden çıt kuşlarına çalmışlar. Eğer çıt kuşlarının kaçma tepkisi vermesi ötüşün akustik benzerliğine bağlıysa, kuşların kaçmamasını bekleriz. Fakat kuşlar aynı ortamda yaşadıkları (sympatrik oldukları) bu kuşların ötüşlerine de aynı kaçma tepkisini vermişler.

Özetle, bu ufak kuşlar birlikte yaşadıkları diğer kuş türlerinin ötüşlerini de kendi ötüşleri kadar iyi biliyorlar, bu ötüşler kendilerininkinden oldukça farklı olsa da. Bu hemen akla bir öğrenme mekanizmasını getiriyor, kuşlar yaşamları boyunca etraflarındaki kuşların ötüşlerini öğrenerek kendi güvenlikleri için kullanabilecekleri bilgi miktarını arttırıyor olabilirler. Öte yandan, bu yeteneklerinin altında yatanın bir öğrenme mekanizması olduğu (her ne kadar olasıysa da) kanıtlanmış değil, bu popülasyonlar arasında hızlı bir evrimleşmeyle gerçekleşmiş de olabilir. Fakat mekanizması ne olursa olsun, bu ufak kuşlar başta bahsettiğimiz deyimi pek de haketmediklerini kanıtlıyorlar. Siz, siz olun bir daha kuş beyinli lafını kullanacakken iki defa düşünün.

Referans
Robert D. Magrath, Benjamin J. Pitcher, Janet L. Gardner 2008, Recognition of other species' aerial alarm calls: speaking the same language or learning another? Proc. Roy. Soc. B, DOI: 10.1098/rspb.2008.1368

fotoğraf: http://en.wikipedia.org/wiki/File:Scrub_wren_for_wiki.jpg

2 Aralık 2008 Salı

Dunyanın en eski kolektif davranışı...

...şaşırtıcı biçimde karideslerden geliyor. Çin'de bulunan erken Kambriyen döneme ait (525 milyon yıl önce) yeni bir takım fosiller birbirine sıkı bir şekilde bağlanmış karideslere ait gözüküyor. Yunnan Üniversitesi'nden Hou Xian-Guang liderliğindeki ekibin bulduğu fosiller bazıları 20 bireyden oluşan 22 adet zincir içeriyor. Bulgunun ilginç tarafı günümüzdeki karideslerin bu davranışı sergilememesi. Günümüzde çiftleşmek için bir araya gelip zincirler oluşturan canlılar var, ancak bu karideslerin zincirleri daha çok göç etme amaçlı gözüküyor. Zincirler oldukça da sağlam gözüküyorlar; birçoğu kıvrılıp bükülmesine rağmen kopmamışlar, o yüzden araştırmacılar bireylerin birbirlerine uzuvlarıyla tutunduklarını düşünüyor (uzuvlar fosilleşmediği için bunu kanıtlamak mümkün değil).

Araştırmayı anlatan makale Science'ın 10 Ekim sayısında (abonelik gerekiyor). Fotograflar Science dergisinden, bahsi geçen fosilleri gösteriyor.

29 Kasım 2008 Cumartesi

İsrail’de 12.000 yıllık Şaman mezarı bulundu

Doğu Akdeniz kıyılarında günümüzde İsrail, Filistin ve Lübnan’ı kapsayan bölgede yaklaşık 15000-11000 önce yaşayan toplulukların oluşturduğu kültür Natuf kültürü olarak biliniyor. Bu evre, insanlık tarihinin en eski yerleşik yaşam izlerini barındırıyor. Natufluların yerleşim alanları tam anlamıyla bir köy olmaktan ziyade, uzun süreli konaklamalar için kullanılan kamp alanlarıydı. Ölülerini de özel olarak düzenlenmiş mezarlık alanlarına gömüyorladı ki bu daha önceki dönemlerde görülmemiş bir sey. Literatürde Natufluların tam anlamıyla yerleşik olup olmadığı tartışması uzun süredir mevcut. Özellikle bu güne kadar Natuf toplumunda tabakalaşma/işbölümünün olup olmadığı, dini inançlarının ne olduğu konusunda bir kanıt mevcut değildi. Bu bağlamda PNAS’da geçen ay yayınlanan calışmanın önemi büyük.

Küdüs Yahudi üniversitesi, Weizmann Enstitüsü ve Connecticut Üniversitesi’nden biliminsanlarinin calışması (Grosman et al. PNAS, vol 105, no 46 - Nov. 18, 2008) Natuf kültürüne ait olduğu bilinen bir mezarlık alanında cok özel bir kişinin mezarını günışığına çıkarmış. Arastırmacılar bu mezarın yaşlı ve engelli bir kadına ait oldugunu bildiriyor. Bununla birlikte mezarda 50 kaplumbağa kabugu, yaban domuzu, inek, leopar, kartal iskeleti kalıntıları, taşlar ve bir insan ayağı kalıntıları bulunmus. Genelde Natuf mezarlarında kemik ve taş parcaları bulmak sürpriz sayılmıyor ama bu kadar çeşitli hayvan kalıntılarına rastlanması, mezardaki taşların dizilis biçimi ve mezarın yapımına gösterilen olağandışı özen Grosman ve meslektaşlarını bu mezarın Natuf toplumunda özel bir yere sahip olan birisine ait olduğu sonucuna götürüyor. Araştırmacılar bu sonuçtan yola çıkarak mezarın aslında bir Şamana ait olduğunu öne sürüyor.

Şamanlar, ozellikle hem avcı-toplayıcılıkla hem de küçük ölçekli tarımla geçinen topluluklarda ortaya çıkabilen, doğaüstü güçlerle topluluğun geri kalan kesiminin iliskisini düzenleyen ve iyileştirici güçleri bulunan insanlar. Üstelik şamanların önemli bir kısmı engelli kimseler... Bu calışmayla Grosman ve meslektaşları, çok büyük ihtimal bilinen en eski şaman mezarını günışığına çıkartmış oluyor. Bu buluşu umarım daha detaylı arastırmalar izler ve insanlığın evriminde cok onemli bir yere sahip olan Paleolitik-Neolitik geçişi (yani yerleşik yasama geçiş, tarımın başlaması, bunu izleyen sosyal değişimler...) konusunda bilgilerimiz artar.

Buyrunuz makalenin linkini: A 12,000-year-old shaman burial from the southern Levant (Israel)

24 Kasım 2008 Pazartesi

Darwin 200

Nature dergisi bu haftaki sayısını Darwin'in 200. doğumyılına (2009 senesi; aynı zamanda Türlerin Kökeni kitabının yayınlanmasının 150. yıldönümü) adamış. Bu vesileyle bir de özel sayfa açmışlar web sitelerinde -- bakmaya değer. Yazılar ingilizce ve bazıları abonelik gerektiriyor, ama gerektirmeyenleri de var. Örneğin yakın zamanda tekrar alevlenmiş olan grup seçilimi tartışmasındaki gelişmeleri özetleyen şu yazı okumaya değer. Gözün evrimiyle ilgili görsel açıdan çekici bir sunum da dikkat çekici parçalar arasında.

Başka bir ilginç içerik de evrim konusuna ilgili bilim adamlarının ve başka şahsiyetlerin bu sembolik yıldan neler beklediklerini söyledikleri parça (bunun için abonelik gerekiyor maalesef). İfade edilen fikirlerden bazıları sürpriz değil, ama ilginç olanları da var. Bunlardan birisi psikiyatrist Randolph Nesse'nin yazısı: modern tıp eğitiminin evrim teorisiyle daha entegre olması gerektiği konusunda. Gerçekten de gelişmiş ülkelerde bile doktorlar çoğunlukla minimal bir evrim eğitimi alıyorlar. Evrimsel biyolojinin tıp bilimine katkısı büyük, hem tedaviler hem de metodoloji açısından (örneğin buraya bakabilirsiniz), ancak çoğu doktor evrim teorisini yeteri kadar öğrenmeden mezun oluyorlar.

Başka bir ilginç katkı, Mısır'ın en önemli aydınlarından birisi İsmail Serageldin'den geliyor: kendisi, Darwin'in evrim teorisinin insanoğluna kendisini yeniden tanımlaması için en büyük araçlardan birini verdiğini söyledikten sonra, ortaçağda İslam Dünya'sındaki açık düşünsel ortamı ve "kanıtlara dayalı bilimin" takdir edilmesi durumuun yeniden yakalanması gerektiğini söylüyor. Sonuna kadar katılınılacak bir görüş. Ortaçağ İslam biliminin doğal seçilimi Darwin'den yüzlerce sene önce keşfetmeye çok yaklaşmış olması gerçeğinin karşısında bugün Müslümanların evrimden bihaber olmaları ve yanlış bilgiler ve safsatalarla karanlıkta bırakılmaları büyük bir rezalet.

Ne yazık ki Serageldin'in yazısı kadar candan onaylayamayacağım bir katkı da bizim muhafazakar blogcu Mustafa Akyol'dan geliyor. Akyol'un temennisi Darwinizm'in "ideolojiden arındırılması". Bundan kastı, Richard Dawkins gibi düşünürlerin evrim teorisini kullanalarak kendi inançlarını (özellikle ateizm) kabul ettirmeye çalışmayı bırakmaları. Prensip olarak bu temenniye katılsam bile bir kaç sorun görüyorum. Birinci ve en önemli sorun burada ima edilen suçlama: evrim teorisinin ideolojik olarak motive edilen bir teori olduğu. Dawkins ve Daniel Dennett gibi insanların din konusunda güçlü inançları olabilir, evrim teorisi de argümanlarında yer alıyor olabilir. Ama bu teorinin kendisinin ideolojik olduğu anlamına gelmez -- sadece Dawkins ve Dennett'in ideolojik kişiler olduğunu gösterir. Evrim bilimine şimdiye kadar Dawkins'e (ve onun temsil ettiği pozisyona) katılan, katılmayan, kızan veya takdir eden onbinlerce kişi katkıda bulunmuş, bulunmaya da devam ediyor. Bu insanları buluşturan bir ideoloji değil, herkesin görebildiği, dökümente edilebilen, elle tutulabilen kanıtlar ve bu kanıtlar ile test edilebilen hipotezler. Evrimcilerin herbirinin ideolojisi olduğu doğrudur, ama bir bilgi bütünü olarak evrim biliminin ideolojisi olduğunu ima etmek büyük haksızlık.

İkinci problem de Mustafa Akyol'un üç paragraflık yazısında bile kendiyle taban tabana çelişmeyi başarması. Zira Akyol, Dawkins'in evrimi kullanarak ateizmi savunmaktan vazgeçmesini talep ettikten hemen sonra Simon Conway Morris gibi evrimde "anlam" ya da "yaratılışın kanıtını" gören düşünürlerin fikirlerinin yayılmasını istiyor. Görünen o ki Akyol'a göre bilimde ideoloji kötü bir şey, kendi ideolojisi olmadığı sürece. Akyol'un bloglarında ve gazete yazılarında da sürdürdüğü bu tutumu (Akyol'un "bilimsel" olduğunu iddia ettiği akıllı tasarım hakeretinin ideolojik motivasyonunu savunduğu şu yazı iyi bir örnek) çok samimiyetsiz buluyorum. Dahası Akyol, özgürlük, bilimsellik ve tolerans gibi değerleri belli kesimlere karşı çok da haklı olarak savunurken bu değerlere kendi ideolojisine daha yakın olduğu ortada olan Adnan Oktar gibi kişilerden gelen saldırılara karşı genel bir sessizlik içinde. Oktar'ın kitaplarındaki sahte fotoğraflar, yanlış bilgilendirmeler ve organizasyonunun interneti yasaklara boğma çabaları hakkında Akyol'dan daha pek bir şey duymadık.

Mustafa Akyol bir yana, siz Darwin 200'e bir göz atın -- bu sene çok hareketli geçeceğe benzer.

23 Kasım 2008 Pazar

Yerli mi yabancı mı?


Dünyanın bir çok yerindeki doğa koruma çalışmalarının en büyük parçalarından birisi, korunmaya çalışılan ekosistemlerin yerlisi olmayan türlerin yayılımının engellenmesi ve mümkünse ekosistemin bu yabancı türlerden ("işgalci türler" de denir) arındırılmasıdır. Bu yabancı türler genelde insanlar tarafından isteyerek (mesela Avustralya'daki koyunlar ve Pasifik adalarındaki domuzlar) ya da istenmeden (gemilerin kargo bölmelerinde seyahat edereke bir çok adaya yayılan fare ve sıçanlar ya da gemilerin balast sularında ya da gövdesine yapışarak denizden denize seyahat eden zebra midyesi gibi deniz canlıları) normalde olmamaları gereken yerlere taşınan canlılar. Bu türlerin bazıları çok yayılıp zarar vermezken bazıları da işgal ettikleri ekosistemleri çökme noktasına getirirç Örneğin domuz ve fare gibi çok şeyi yiyen ve bir çok koşulda hayatta kalabilen türler yerli hayvanları ve bitkileri yok olma noktasına kadar azaltabilirler. O yüzden korumacılar genelde yabancı türleri sevmezler, onları ait olmadıkları ekosistemlerden atmaya çalışırlar.

Ancak bu hafta Science'da çıkan kısa bir makale, belki de süpriz sayılabilecek bir zorluğa dikkat çekiyor. Doğa koruması açısından önemli bir çok alanda yabancı türlerin insanlar tarafından ekosisteme getirilmeleri o ekosistemlerin bilimsel olarak incelenmeye başlamasından çok daha önce başlamış. Dolayısıyla bir çok ekosistemde ne gerçekten yerli ne değil kesin bilmiyoruz, tahmin etmek zorundayız. Bunu yapmanın bir çok yolu var, sözkonusu olan türlerin başka yerlerdeki dağılımı, yaşam öyküsü (yani ne kadar hızlı geliştiği, ne zaman ürediği, vs.), adadaki diğer türlerle ilişkisi gibi bilgilerden bir tahmin elde etmek mümkün. Ancak yine de böyle tahminler yüzde yüz doğru çıkmıyor. Science'da yayınlanan makale de buna bir örnek: İsviçre'deki Bern ve İngiltere'deki Oxford Üniversiteleri'nden van Leeuwen ve arkadaşlarının Galapagos adalarındaki araştırmaları botanikçilerin daha önceden yabancı tür olduğunu düşündüğü altı bitki türünün adada insanlardan çok daha önce varolduğunu gösteriyor.

van Leeuwen ve meslektaşları, takımadaların en büyüklerinden birisi olan Santa Cruz adasındaki 4 bataklıktan örnek toplamışlar ve bu örneklerdeki fosil polenleri incelemişler. Bildiğiniz gibi polenler bitkilerin tozlaşmasını sağlayan (yani erkek eşey hücresini dişi eşey hücresine ulaştıran) toz parçacığı büyüklüğünde nesneler. Her türün poleninin mikroskop altında ayırdedilebilen kendine özgü bir yapısı olduğundan bir polen örneğinde hangi türlerin temsil edildiğini anlamak mümkün. Polenlerin bu araştırmayı mümkün kalan bir özelliği de göl ve bataklık tabanlarında uzun süre bozulmadan kalabilmeleri. Dolayısıyla bir bataklık tabanından dikey bir örnek alıp katmanları radyometrik yöntemlerle tarihlendirmek ve hangi tarihte hangi türlerin polenlerinin olduğunu bulmak mümkün. van Leeuwen ve meslektaşları da bu yöntemi izleyerek bu altı türün insanların Galapagos'a ulaşmasından binlerce yıl önce adada varolduğunu göstermişler.

Bu sonuç iki açıdan önemli: birincisi fosil polen analizinin koruma çalışmalarında önemini gösteriyor. İkincisi de neyin yerli neyin yabancı tür olduğunu anlamanın zorluğna işaret ediyor. Koruma çevrelerinde yabancı türlere yaklaşım geleneksel olarak bunlarla savaşmak ve ait olmadıkları yerlerden bunları atmak mantığına dayalı. Son zamanlarda bu yaklaşımın yabancı türler sorununu çözmenin en iyi yolu olup olmadığı tartışılmaya başlandı. Bu sonuçlar da sanırım bu tartışmaya katkıda bulunacaktır.

Konuyla ilgili ingilizce ufak bir haber metnini burada bulabilirsiniz. Fotoğrafın konuyla doğrudan alakası yok -- bahsi geçen Santa Cruz Adası'dan, Galapagos'a endemik deniz iguanası.

17 Kasım 2008 Pazartesi

Evinizi su basarsa ne yaparsınız?

Eğer su kalıcı ise, yeni bir ev almak en mantıklısı. Maldiv adaları da anlaşılan böyle düşünüyor (konu hakkında Economist'in yazısını da tavsiye ederim). En yüksek noktası deniz seviyesinden yalnızca 2.4 metre yüksekte olan bu ada devleti global ısınma yüzünden okyanus altında kalma tehlikesi altında. Uluslararası İklim Değişimi Panel'inin (IPCC) raporuna göre deniz seviyesi 2100 yılına kadar 11 ila 77 cm arasında bir miktarda yükselecek. Maldivler gibi ada devletleri için büyük bir tehlike. Maldivlerin nüfusu 300000 kişi civarında; dünyanın geri kalanı bu kadar insana yer bulmakta zorlanmayabilir. Ama daha ciddi vakalar da var: 150 milyonluk Bangladeş'in topraklarının yüzde 11'inin su altında kalması için Bengal Körfez'indeki suların 40 cm yükselmesi yeterli (ki bu da hemen hemen IPCC aralığının orta değeri).

Türkiye'de durum nedir peki? Bangladeş kadar kötü bir durumda olmadığımız kesin, zira Anadolu çok daha yüksek bir toprak parçası. Ancak ağızlara sakız olmuş üç tarafımızın denizlerle çevrili olması, ve en büyük şehirlerimizin bir çoğunun deniz kıyısında olması, deniz seviyesinin yükselmesinin Türkiye'ye de büyük etkisi olabileceğini gösteriyor. Benim bulabildiğim veriler 1993-2003 arasında Akdeniz'in tamamı için yılda 2 mm'lik bir artış gösterirken, Doğu Akdeniz'de artış yılda 9 mm (bağlantı buradan). Öte yandan başka bir modelleme çalışması Akdeniz'de 2100 senesinde beklenen ortalama yükselmeyi 13 cm olarak belirliyor (şu anki hızla modelin öngördüğü hız arasındaki farkı açıklayan bir çok teknik sebep olabilir). Bu modelleme çalışması haklı çıkarsa çok büyük bir problem yaratmayabilir ama şimdiki trend devam ederse, bu 2100 senesine kadar 87 cm'lik bir artış demek ki kıyı şeridinin önemli bir kısmı (kumsallar, sahil yolları, yalı evleri, vs.) su altında kalabilir demek.

Peki genel olarak iklim değişikliği konusunda biz ne yapıyoruz? İnternette böyle bir sayfa buldum, çok incelemeye vaktim yok şu anda, yalnızca bağlantısını koyuyorum (Türkçe versiyonu bende çalışmadı). Bir de bu konuda bizim Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü'nün dergisinde yer alan bir yazının bağlantısını koyuyorum. Eğlenmek ya da umutsuzluğa kapılmak size kalmış. Ben şahsen en çok sondaki şu öneriyi sevdim:

"Çözümü başka yerde (BM, Kyoto Protokolü, vb.) aramak yerine gerçekçi çareler üretilmeli"

9 Kasım 2008 Pazar

Göbekli Tepe ve insanın toplumsal evrimi


Urfa'da kazı yapan Alman arkeolog Klaus Schmidt'in bulguları hakkında Smithsonian Enstitüsü'nün dergisinde bir yazı çıktı. Göbekli Tepe mevkiindeki kazıda bulunan oymalı anıt taşların dünyanın en eski idabet yerine ait olduğu düşünülüyor. Kaç yaşında mı? 11.000 yıl. Yani meşhur Stonehenge kalıntılarından 6000 yıl daha eski. Bu bulgunun önemi insanların toplumsal evrimindeki önemli bir dönüm noktasına denk gelmesinden kaynaklanıyor. Eğer kalıntıların tarihlemesi doğru ise, bu ibadet yeri insanların yerleşik yaşama geçtikleri ve bitki ve hayvanları evcilleştiklerini düşündüğümüz tarihten biraz daha erken kurulmuş demek. Bu da genel geçer kabul edilen, insanların önce yerleşik yaşama geçtikleri sonra da bu yeni yaşam biçiminin gereği olarak sosyal organizasyonlarının geliştiği teorisini başaşağı çeviriyor. Bu bulgular, önce sosyal organizasyonun geliştiğini, sonra yerleşik yaşama geçildiğini öneriyor. Bununla uyumlu olarak, kazı yerinde bulunan hayvan kemikleri avcı ve toplayıcı bir yaşam tarzına işaret ediyor.

Gerçekten oldukça heyecan verici bir bulgu. Arkasının geleceği de hemen hemen kesin: daha alanın yalnızca yüzde 5'ini kazabilmişler.

Klasik şikayetimizi de ekleyelim: Türkiye insanın toplumsal ve kültürel evrimi açısından bulunmaz bir zenginlik üzerinde oturuyor, ama bu zenginlik ne okullarda ne de basında kendine yer edinebiliyor (bkz: ingilizleri büyülemek). Ama bu konuyu Mustafa ve Çağlar'a havale ediyoruz.

Bu arada Göbekli Tepe üzerine Wikipedia başlığını okuyabilirsiniz.

(Resim Berthold Steinhilber'e ait, smithsonian.com sitesinden)

3 Kasım 2008 Pazartesi

evrimianlamak.org hakkinda soL Gazetesi'nde röportaj

Buradan okuyabilirsiniz.

2 Kasım 2008 Pazar

Katolik kilisesi ve evrim

Başlık fazla iddialı muhtemelen, zira çok birşey yazmaya vaktim yok, ama bu haberi es geçmek istemedim (benim gibi Türk "gazeteciliği"nden yaka silkmiş birisiyseniz buradan da yakabilirsiniz).

Vatikan uzun zamandır (1950'lerden beri) teistik evrim görüşünü benimsemiş durumda. Bunun en açık ifadesi 1996'da 2. John Paul'un Papalık Bilimler Akademisi'ne yaptığı konuşma. Kısaca Vatican diyor ki evrim olmuştur, kanıtları çoktur (John Paul'un sözleri ile evrim "artık yalnızca bir hipotez değil... birbirinden bağımsız [bilimsel araştırmaların] plan ya da niyet olmaksızın [evrimi destekler yönde] yakınsaması, bu teorinin lehine güçlü bir argüman."), ama evrim sürecini de Tanrı yaratmıştır, yani evrim Tanrı'nın canlıları yaratma şeklidir.

Vatikan bu pozisyonunu şu anda da korur gözüküyor. Ama 2005 senesinde Avusturyalı Kardinal Schönborn evrim aslında Hristiyanlık'la uzlaşamaz anlamına gelen laflarla suyu biraz bulandırdı. O zamandan bu yana evrimciler yeni Papa'nın (ki oldukça muhafazakar görüşleri olduğu bilinir) Kilise'yi yine evrimden uzaklaştıracağı kaygısı taşıyorlardı. Ancak 16. Benedikt şimdiye kadar korkulan şeylerden hiçbirini yapmadı, bu haberde bahsedildiği gibi Mart ayındaki konferansa yaratılışçı ya da akıllı tasarımcı "bilim adamları"nın çağırılmaması da Kilise'nin pozisyonunu koruduğunun bir göstergesi.

Katolikler şimdiye kadar ABD'deki evrim tartışmalarının büyük ölçüde dışında kaldılar. Bunun bir sebebi Katolik Kilise'si ABD'den yönetilmiyor olması, dolayısıyla Katolik din adamlarının görüşleri ABD'ye özgü kültürel savaşlara çok hassas değil, ama diğer bir sebebi de yukarıda bahsettiğim uzlaşmacı pozisyon. Ancak edindiğim izlenime göre ABD'deki Katolik din adamları bu işe giderek daha çok ilgi duymaya başlıyorlar ve görüşleri de ister istemez evanjeliklere göre çok daha ılımlı ve uzlaşmacı. Bu sürecin tartışmayı daha mantıklı zeminlere çekmesini umabiliriz. Darısı bizim aklı başında din adamlarımıza diyoruz.

Konuyla ilgili Wikipedia başlığına şuradan ulaşabilirsiniz.

13 Ekim 2008 Pazartesi

Kaos- James Gleick


Bizim bolumde bazen odalarina cekiduzen vermek isteyen profesorler artik raflarinda yer vermek istemedikleri kitaplari, yayinlari kutuphanede masalarin uzerine birakiyorlar. Birkac ay once bu yolla elime bir kitap gecti ve okumaya basladim: James Gleick - Kaos...

Kaos teorileri ciddi bicimde ortaya atilip ilgi toplamaya baslayali yaklasik 25-30 yil oluyor ve hem doga bilimleri hem de sosyal/ekonomik bilimlerde uygulamalarina rastlaniyor. Gunumuzde Kaos arastirmalarinin geldigi yeri bilmiyorum, ama bu arastirma alaninin dogusunu James Gleick 1987'de yayimlanan "Kaos" kitabinda cok basarili bir bicimde sunmakta. Gleick kitabini daha cok unlu Kaos arastirmacilarinin hayatlarindan kesitler uzerinden anlatiyor, yani bir yandan bilimi ogrenirken diger yandan da Feigenbaum, Lorenz, Mandelbrot ile ve daha bircok arastirmaci ile tanisiyoruz. Kitabin seviyesi ozellikle bu alanin uzmani olmayan ama bilim ile bir sekilde hasir nesir olan okuyuculara uygun.

Bunlarin yaninda, "Kaos" ozellikle bu teorinin uygulamada ne derecede basarili oldugu sorusunu cevapsiz birakiyor, zaten bir kitapta anlatilabilecek birsey degildir sanirim. Kitabin benim sevdigim yani aslinda her satirinda hakim olan ruh hali: yani baslangictaki Kaos arastirmacilarinin ne kadar buyuk bir heyecan duydugu. Hemen hemen hepsi kendi alanlarinin klasik konulariyla calisirken (superiletkenlik, parcacik fizigi, meteoroloji, vs...) dogadaki karmasiklik uzerine kafa yormaya basliyorlar. Daha dogrusu yeni seyler calismak, bir bakima haritasi olmayan topraklarda yol almak istedikleri icin bu yolu seciyorlar. Ve kisisel olarak hepsinin kendi eski alanlarinda kalsalardi duyamiyacaklari bir heyecan duydugunu ve tatmin oldugunu ogreniyoruz. Sonucta temelleri saglam bir arastirma programi kuruyorlar ve onlarin cizdigi yoldan ozellikle karmasik sistemlerin lineer olmayan dinamigi uzerine pekcok sey ogreniliyor...

Simdi, benim merak ettigim nokta, bu profesor boyle bir kitabi neden artik kitapliginda istemez? Birinci olasilik, bu kaos teorileri gecerliligini kaybetmis ve profesorumuz de bu isleri cok yakindan takip ettiginden ve bilim tarihine de ilgisi olmadigindan kitabi elden cikarmak istemistir. Diger olasilik profesorumuz "ben okudum baskalari da nasiplensin ogrensin" diyerek kitaba benim gibi bir tipin atlayacagini ongormustur. Aklima gelen son olasilik da profesorumuze artik bu islerin bos geldigi ve emekliliginin yaklastigidir... Netice itibariyle tesadufen de olsa elime gecen bu kitabi herkese tavsiye ederim.

18 Eylül 2008 Perşembe

Deniz tabani hidrotermal kaynak ekosistemleri

Alvin ile Pasifigin tabanina yaptigim yolculuk ile ilgili kisisel izlenimlerimi apazlama.blogspot.com'da yayinlamistim. Bu fotoroman tadinda yazida ise biraz daha blogumuzla ilgili olsun, bilimsel boyutuna bakalim istedim... Akabinde yorum bolumunde tartisma vs yapabiliriz... 

Alvin'in bir dalisi yaklasik sekiz saat suruyor, yukaridaki resim bir recovery oncesinden, resimde gorulen yuzucu de Alvinin ustunde gemiyle iletisim icinde. Bu hidrotermal kaynak ekosistemlerinin en carpici yani hidrojen sulfure dayali kemosentez bazli besin agi, zira burada isik yok haliyle. Asagida gorulen  seyler "riftia" tup solucanlari (buyuk ve uzun olanlari), ki iclerinde sulfur-oksitleyici bakterileri barindiriyorlar. Riftia yaklasik 20 dereceye kadar olan su sicakliklarini seviyor ve deniz tabanindaki yer secimini (nasil oldugunu bilmiyoruz) buna gore yapiyor. Bir de daha kucuk "tevnia" tup solucanlari var ki (ince olanlari) 35-40 dereceye kadar su sicakliklarina tahammul edebiliyorlar. Burada su ne kadar sicaksa hidrojen sulfur konsantrasyonunun da o kadar yuksek oldugunu belirtmeliyim, zira hem sicak su  hem de hidrojen sulfur civardaki hidrotermal kaynaklardan geliyor. 

Iste asadiga bu kaynaklardan birini goruyoruz. Bunlara "black smoker" deniyor zira kaynagin getirdigi cozunmus demir ve hidrojen sulfur deniz suyuyla karisinca kaynak suyunun pH i artiyor ve demir sulfur mineralleri cokelmeye basliyor. Bu hadise de sanki bir baca etkisi veriyor. Zaten bacanin kendisi de bu demir, bakirin sulfurlu minerallerinden olusuyor...
Alvin iki koluyla genellikle bu sularin sicakligini olcuyor, ornek topluyor, bazen tum bir bacayi devirdigi falan da oluyor bu arada. Sonra bu ornekleri bu satirlari yazan kulunuz gibi adamlar labda cozunmus kimyasallari icin analiz ediyor...Bu gordugunuz su cikisinin aslinda okyanuslara yeni su getirmiyor (nehirler getiriyor mesela), lakin burada kritik olan mevzu bu sistemin okyanusa buyuk miktarlarda metal getirmesi ve magnezyum gibi elementler icin de bir "sink" islevi gormesi. Metaller cok kritik onemde, zira tum canlilarin enzimatik aktiviteleri icin az oranda da olsa (cogu zarar hersey gibi) metallere, ozellikle demir, cinko, nikel ve bakira ihtiyaclari var. Planktonlarin ispanak yeme gibi bir sanslari olmadigina gore bu dogal metal girdileri okyanus biyojeokimyasi icin baya ehemmiyet arzediyor...
Sicak su cikisi sadece bu bacalara has bir olay degil, deniz tabaninin cesitli yerlerindeki catlaklardan da sicak su cikisi olabiliyor. Asagida gorulen alan da boyle bi olaya taniklik ediyor. Ilginc olan sey buranin heniz tup solucanlari tarafindan kolonize edilmemis olmasi, bu da bu catlagin yeni olustugunu gosteriyor. Dikkatinizi cekecegi uzere deniz tabani camsi bir karakterde, zira burada gecmiste olan magma cikisi sonucu lavlar aniden sogumus ve bu hale gelmis. On planda da Alvin in o dalis icin dibe getirdigi ekipmani goruyoruz...
Asagida Riftia solucaninin uzerinde hidrojen sulfur olcumleri yapiliyor. Sagda gorulen metal borunun ucunda bizim gelistirip kullandigimiz mikroelektrotlar bulunuyor, bunlari Alvin'in icinden bilgisayarimizdan kontrol ediyoruz. Riftia bu olcumler yapilirken savunmaya gecmis, besin almak icin cikardigi agzini (altta baska bir solucanda goruluyor - kirmizi renkli) icerde tutuyor. Anlasilan onu kormutmusuz... Hayvan genelde bu agziyla icindeki bakteriye isini gormesi icin gereken bilesenleri sagliyor. Tabi bu ikilinin iliskisinin detaylarini pek bilmiyoruz ve doktor Erol bey gibi mutualizm ustune doktora yapmis arkadaslarimizin ve diger yetkililerin buradan dikkatini cekiyoruz...  
 

Daha fazlasi icin:



Konuyla ilgilenenler icin onerebilecegim  referanslar:

Luther et al 2001, Chemical speciation drives hydrothermal vent ecologyNature 410, 813-816

Von Damm 1990, Seafloor Hydrothermal Activity: Black Smoker Chemistry and Chimneys. Annual Review of Earth and Planetary Sciences Vol. 18: 173-204

Kuş şarkısı biz insanları her zaman büyülemiştir. Doğanın bu usta müzisyenleri geçtiğimiz yüzyılda artık sadece aşk acısı çeken romantiklerin değil bilimadamlarının da dikkatini çekmeye başladı. Bu bilimadamları çoğunlukla ılıman iklimlerde yaşadığı için ve bu iklimlerdeki kuş türlerinin çoğunda sadece erkekler şarkı söylediği için yakın zamana kadar kuş şarkısının evrimsel işlevi hakkındaki genel kanı şarkının iki işlevi olduğu yönündeydi: erkeklerin kendilerine eş bulmak için bir nevi seranat yapması ve kendi bölgelerini koruması.

Son yıllarda ise tropikal iklimlerdeki ötücü kuşların daha çok çalışılması sonucu bu görüş değişmeye başlıyor yavaşta olsa. Burada bahsedeceğim çalışma da bu konudaki en son örneklerden biri.

Tropiklerde bir çok kuş türünde hem erkek hem de dişi şarkı söyler, yani düet yaparlar. Bu düetin işlevi hakkında gırla varsayım varsa da bugüne kadar bu varsayımları birbirinden ayırt etmek çok mümkün olmuyordu, netekim düetçi kuşların çoğu görüş mesafesinin çok düşük olduğu yağmur ormanlarında yaşamakta, dolayısıyla kuşları gözlemlemek zor (zaten varsayımlardan biri de kuşların bu yüzden düet yaptıkları).

Kanada'daki Windsor Üniversitesi'nden Dan Mennill ve Cornell Üniversitesi'nden Sandra Vehrencamp'in Current Biology dergisinde yayınlanan son çalışmasında araştırmacılar bu sorunu farklı yerlere yerleştirilmiş 8 tane mikrofonla çözmüşler. Devamlı kayıt yapan sekiz tane mikrofonla ses çıkaran bir hayvanın yerini sesin değişik mikrofonlara ulaşması arasındaki zaman farkını kullanarak bulabilirsiniz (tabi yeterince zamanınız ve bilgisayarınız varsa).

Mennill ve Vehrencamp ilkin 19 tane çifti hiç rahatsız etmeden dinlemişler. Sonuçlar gösteriyor ki kuşlar düetlerin yarısından çoğunu birbirlerine on metreden daha yakın yapsalarda bazen birbirlerinden 100 metreden fazla uzaktayken de düet yapabiliyorlar. Daha da ilginci düetler ortalamada kuşların birbirlerine yaklaşmasıyla sonuçlanıyor, ve genelde düeti başlatan kuş daha çok yaklaşıyor öbürüne. Yani düetler gerçekten çiftlerin birbirilerinin yerlerini bulmasına yarıyor olabilir. Fakat yine de düetlerin çoğunluğu birbirlerinin yakınındayken yapılıyor. Bu da düetlerin çiftin arasındaki bağı kuvvetlendirmeye yarabileceği ya da daha başka bir koordinasyon işlevi olabileceğini düşündürüyor.

İkinci deneyde araştırmacılar kuşların düetleri bölgelerini savunmada da kullandıklarını gösteriyorlar. Bu deneyde kuşlara iki hoperlörden başka bir çiftin düetini çalan araştırmacılar kuşların düet sıklığının oldukça arttığını ve de genel olarak dişilerin dişi şarkısı çalan hoperlöre, erkeklerinse erkek şarkısı çalan hoperlöre yaklaştıklarını buluyorlar. Bu da akla bir çok işlev getiriyor, örneğin araştırmacılar hem erkeklerin hem de dişilerin eşlerini kaybetmemek için kendi cinsinden olan kuşa daha fazla tepki gösterdiklerini düşünüyorlar.

Sonuç olarak düet yapan kuşlar bizim kuş şarkısına bakışımızı ve genel olarak bu kuşlarda çiftler arasındaki koordinasyonla ilgili fikirlerimizi değiştireceğe benziyor.

Mennill DJ and Vehrencamp SL (2008) Context-dependent functions of avian duets revealed through microphone array recordings and multi-speaker playback. Current Biology 18:1314-1319.

26 Ağustos 2008 Salı

Burdur'da dev Marcus Aurelius heykeli

Burdur'un Ağlasun ilçesinde bulunan Sagalassos antik şehrinden bir haber: Belçika'dan Prof. Marc Waelkens'in yürüttüğü kazıda bir Roma hamamının içinde Roma'nın "5 iyi imparator"unun sonuncusu Marcus Aurelius'un dev bir heykeli bulunmuş (heykelin ayağı 80 cm uzunluğunda). Kazıyı yürüten ekip heykelin bu imparatorlar dönemine dair bir seriye ait olduğunu düşünüyor -- daha önce de Hadrian'ın yine gerçek yaşamdakinden büyük bir heykelini bulmuşlar. Buluntunun önemi heykelin büyük ölçüde zarar görmemiş olması -- Sagalassos kazısının genel anlamda önemi de şehrin çok az yağma görmüş olması deniyor. Konuyla ilgili haberi ve Prof. Waelkens'le bir röportajı okumak için burdan buyurun. Kazının web sayfası da burada (İngilizce). (Heykelin başının fotoğrafı BBC'den.)

12 Ağustos 2008 Salı

Nasil bilim haberciliği yapılmaz

Dün gazetelerde Yeditepe Üniversitesi'nde yapılan bir araştırma ile ilgili bir haber yayınlandı. Habere göre Genetik ve Biyomühedislik Bölümü'nden araştırmacılar "tıpta devrim yaratacak" bir "buluş"a imza atmışlar. Haberden anlaşılana göre 20 yaş dişinin gelişiminde rol alan diş folikülü* hücrelerinden elde edilen kök hücrelerin yeniden programlanarak embriyonik kök hücre elde edilmesi söz konusu.

Haber önce Mütevelli Heyeti Başkanı Bedrettin Dalan'ın açıklamalarıyla başlıyor. Ben hayatımda hiç bir üniversitenin mütevelli heyeti başkanının o üniversitedeki araştırmayı duyurmak için basın açıklaması yaptığını duymadım. Sanırım bunda biraz "mal sahibi" mantalitesi var. Dalan'ın yapılan iş konusunda biraz fikri olduğu ama anlayışının çok basit bir düzeyde kaldığı belli. Ama olabilir böyle şeyler, esas meselem o değil.

Efenim sonra sazı sayın bölüm başkanı Prof. Dr. Fikrettin Şahin alıyor. Hoca efendi acaba araştırmayı bizzat yürüten öğretim üyesi mi yoksa sadece bölüm başkanı olduğu için mi konusuyor bilemiyoruz -- haberin hiç bir yerinde bu söylenmiyor. Prof. Dr. Şahin'in web sayfasına göre kendisi bitki patojeni olan mikroorganizmalara karşı bütünleşik mücadele yöntemleri üzerine çalışıyor, o yüzden araştırmayı kendi yapmış olması pek olası değil. Araştırmayı bizzat yapan kimseden (ki bu kimse öğretim üyesi değil, muhtemelen bir doktora ya da master öğrencisi) hiç bir şekilde bahsedilmiyor. Onun yerine sahneyi mütevelli heyeti başkanı ve bölüm başkanı paylaşmışlar gözüküyor. Bölüm sayfasına bakınca kök hücrelerini doğrudan araştırma alanları arasında listeleyen iki genç (ve kadın) öğretim üyesi var, onların ismi haberin hiç bir yerinde anılmıyor. Belki de gerçekten bu araştırmada parmakları yoktu, ama gazeteciler kimsenin ismini vermediği için bu soru akıllarına geldi mi gelmedi mi bilmiyoruz bile.

Neyse efendim geçelim bu "credit" meselesini. Yapılan işin kendisine gelelim. Efenim yukarıda belirttiğim gibi sanırım olay 20 yaş dişinden elde edilen kök hücrelerin yeniden programlarak embriyonik kök hücre haline getirilmesi. Sanırım diyorum, çünkü ne Dalan'ın (ki kendisi bu yüzden suçlanamaz) ne de Prof. Dr. Şahin'in açıklamalarından pek bir şey anlaşılmıyor. Prof. Dr. Şahin'in açıklamaları biraz daha anlamlı, ama akılda yine o kadar çok soru kalıyor ki hiç bir şey söylemese de çok farketmeyecek. Diyor ki Prof. Dr. Şahin "dental folikül hücreleri [dental yerine diş dese olmaz çünkü] doğumdan sonra doku üreten tek kök hücre türü. Şimdi: kök hücre ne demek, doku üretmek ne demek, bunlar neden önemli? Neden bu bizi ilgilendirmeli? Bu soruların yanıtları ne Prof. Dr. Şahin'in beyanatında var ne de gazeteci arkadaş bu konuda bir açıklama vermiş. Neyse ki Türkçe Vikipedi'de bu konuda biraz bilgi var, o yüzden ben de girmeyeceğim bu konulara. Zaten esas mesele de bu değil. Aynı eleştiri plazmiler, virüs vektörleri (vektörleri fizik konusu mu sanırdınız?) vesaire gibi yazının sağına soluna serpilmiş bir çok terim ve kavram ile ilgili de yapılabilir. Prof. Dr. Şahin bu kelimeleri öylesine atıyor ortaya, ama ne teknik açıdan yeterli detay içeren bilgi verdiği ne de adam gibi temel düzeyde açıklama yaptığı için hiç bir şey söylememiş oluyor. Biyoloji okuyalı uzun zaman olmuş (ya da hiç okumamış) nüfusumuzun büyük çoğunluğu için bu laflar muhtemelen aşağı yukarı "hobo hobo hobo" anlamına geliyordur. Sebep de bu insanların cahil ya da aptal olması değil, anlatanın anlatamaması. Bu bahsedilen şeyleri 7 yaşındaki ilkokul öğrencisine bile anlatmak mümkün, ama bu öyle yarı türkçe yarı ingilizce-latince terimleri arka arkaya sıralayarak olmaz. Ben biyolog olmama rağmen baya düşünmek ve biraz araştırma yapmak zorunda kaldım bu açıklamanın ne anlama geldiğini. O zaman bile bir çok varsayım ve açıklanmamış nokta kalıyor. Mesela viral vektörler yerine plazmid kullanınca neden kanser riski azalıyor, bu konuda hiç bir şey söylenmemiş ki araştırmanın en önemli noktası bu gibi. Daha temel olarak, viral vektörler ya da plazmidler neden lazım, o bile söylenmemiş. (Cevap: Kök hücreyi yeniden programlayıp embriyonik kök hücre haline getirmek için içine birkaç tane yeni gen koymak gerekiyor, ondan bu yöntemler kullanılıyor, ama bundan yazının hiç bir yerinde bahsedilmiyor.)

Tabi burda esas sorumluluk gazetecilerin, zira onların işi insanlara anlaşılır ve doğru haber vermek. Ama bu haberde içerikle ilgili tek yaptıkları Dalan ve Prof. Dr. Şahin'in sözlerini olduğu gibi aktarmak. Haberin hazırlanması sırasında hiç bağımsız araştırma yapılmadığı çok bariz.

Son ve en önemli olan nokta da bütün bu yaygaraya karşı bu araştırmanın bilimsel açıdan gerçek önemini bilmiyoruz, bilemeyiz de. Bunun da yukarıdaki araştırmanın ne olduğunu adam gibi anlatamama sorunundan daha ciddi bir sebebi var: bahsi geçen araştırma henüz hiç bir hakemli dergide yayınlamamış. Yayınlanmak üzere hazırlanıp bir dergiye gönderilmiş mi ondan bile hiç bir ses yok. Sadece patent başvurusu yapıldığı söyleniyor. Hakemli dergide yayınlanmak neden önemli? Çünkü aramızda çok az insan kök hücre konusunda uzman, hatta bunların da ancak bir kısmı dişten elde edilen kök hücrelere özelleşmiş. Benim bu konudaki bilgim genel biyoloji eğitimimden, arada okuduğum haberler ve dinlediğim konuşmalardan (ve bu haber üzerine yaptığım ufak bir araştırmadan) geliyor. Ama bu grubun bahsettikleri yöntemin yeniliği, güvenilirliği, deneysel yöntemlerinin kalitesi ve potansiyeli hakkında yargı vermeye yetkin değilim. O yüzden bana anlatılan bu hikayeye güvenemem, her ne kadar Yeditepe Üniversite'sine güvenim sonsuz olsa da -- insanların kendilerini kandırmaları bile o kadar basitken... Halbuki bu araştırma önce bir hakemli dergiye gönderilse, orada değerlendirilse, bu alanda yetkinlik sahibi olan uzmanlar bu araştırmada yapılan işin kalitesi ve ileri sürülen sonuçların ve yorumların doğruluğunu kontrol etmiş olacaktı. Bu kontrol sırasında eğer araştırmanın eksiği varsa bunların kapatılması istenecek ve muhtemelen araştırmacılar tarafından bu eksiklikler kapatılacak, yanlışlar düzeltilecek ve araştırma sonuçları hem daha güçlü hem de daha güvenilir olacaktı. Bizim açımızdan en önemli kısmı da, ileri sürülen iddiaların bağımsız uzmanlar tarafından da onaylandığını bilecek, güvenimiz artacaktı. Burda mesele araştırmanın ileride bir gün hakemli dergide yayınlanıp yayınlanmaması değil (muhtemelen yayınlanacaktır), haberin ve bu tantananın araştırma yayınlanmadan, bu aşamalardan geçmeden ortaya çıkmış olması.

Bütün bunları yazmamım sebebi Yeditepe Üniversite'sindeki Genetik ve Biyomühendislik bölümüne güvensizlik duymam, şarlatanlık yaptıklarını düşünüyor olmam değil. Aksine, bölümün web sayfasındaki bilgilere bakılırsa genç, dinamik ve üretken bir bölüm. Zaten eleştirilerimin hemen hepsi esas gazetecilere (gerçi yayın çıkmadan basın toplantısı düzenlemek muhtemelen bölüm ya da üniversite yönetiminin işgüzarlığıdır -- öğrenci çekmek için mi diye düşünüyor insan). Ama bilimadamları olarak yaptığımız işi halka anlatırken doğru şeyleri yapmalıyız. Yoksa ya ciddiye alınmayız, ya da tam tersine insanlar bu bilim denen şeyin anlamadıkları bir hokus pokus meselesi olduğunu düşünürler. Haberi yapan gazetecilerin öyle düşündüğü belli...

* Diş folikülü, gelişmekte olan dişi çevreleyen torba benzeri bir doku.

8 Ağustos 2008 Cuma

Evrime karikaturde de yer yok

Emre Ulaş'ın Avea için çizdiği reklam karikatürünü Zaman gazetesi "editleyerek" yayınlamış. Karikatürde -muhtemelen biyoloji- dersi anlatan öğretmen üzerinde bir maymun bir de insan resmi bulunan bir panoya işaret edip soruyor: "İnsanoğlu iki ayağı üzerinde ne zaman yürümeye başlamıştır?" Hınzır çoçuklardan biri de "Avea'ya geçince anca doğrulttuk belimizi," cinsinden bir yanıt veriyor.

Sahnenin zaten Türkiye için biraz olağandışı olmasını bırakın (biyoloji öğretmenlerinin evrime bakışı için şu haberi okuyabilirsiniz), Zaman gazetesinde bu reklamı yayınlama kararı verenlerin bir maymunla insanın aynı panoda gösterilmesine tahammülsüzlüğü düşündürücü. Hani evrimi kabul etmeyebilirsiniz ama bir karikatürde geçmesine dahi dayanamıyorsanız bir sorun var demektir. Reklamların bu şekilde "rötuşlanması" geçenlerde yine -Milli Gazete'de- gündeme gelmişti, o olay hakkında Politik Hayvan'ın yazısını şurdan okuyabilirsiniz.

Konuyla ilgili haber için şu linke buyrun.

30 Temmuz 2008 Çarşamba

Alkolik akrabalarımız!

Bu hafta PNAS'de çıkan bir makale kronik alkol tüketiminin insanlara mahsus olmadığını gösteriyor. Almanya'daki Bayreuth Üniversitesi'nden Frank Wiens ve arkadaşlarının araştırmasına göre Malezya'nın batısındaki yağmur ormanlarında yetişen bir palmiye türünün (Eugeissona tristis) çiçekleri, ortalama yüzde 0.6 oranında alkol içeren nektar üretmekte. Bu nektarı içen de çiçekleri geceleri ziyaret eden birkaç memeli türü. Bu "akşamcı" türler arasında primatlardan sonra en yakın akrabalarımızdan ağaç sivrifareleri takımının iki türü de var. Wiens ve meslektaşlarının hesaplarına göre bu türlerden kalem kuyruklu ağaç sivrifaresi (Ptilocercus lowii) ortalama üç gecede bir sarhoş geziyormuş. Bu ufak hayvanlar alkolü boylarından beklenmeyecek kadar iyi kaldırıyorlar anlaşılan: araştırma sırasında kimse bu hayvanların yalpaladığını ya da herhangi bir sarhoşluk belirtisi gösterdiğini görmemiş. Belli ki "öpüjcem abisii!" davranışı evrimin sonraki bir aşamasında ortaya çıkmış!

Konumuza geri dönersek: nektardaki alkol oranının yüksek olmasının nedeni özel çiçek tomurcuklarında yaşayan bir maya türü. Bu tomurcuklar tıpkı bira yapılan fermentasyon odaları gibi görev görüyor (zaten yazarlar da çiçeklerin bira imalathanesi gibi koktuğunu söylüyorlar). Nektarın neden bu kadar çok alkol içerdiği ise henüz kesin değil: bir olasılık nektardaki uçucu alkolün, çiçeklerin tozlaşlaşmasını sağlayan bu memeli türlerini doğru zamanda çiçeklere çekmeyi kolaylaştırıyor olması. Bu durumda alkol bu tozlaşma mutualizminin işlemesini sağlayan bir sinyal molekülü olarak kabul edilebilir. Başka bir olasılık da alkolün nektarı istenmeyen tüketicilere karşı koruyor olması.

Son olarak: bu kadar alkol kullanmalarının sonucunda bu zavallı hayvanlar nasıl oluyor da siroz olmuyorlar? Bu sorunun cevabı metabolizmalarında gizli görünüyor: bu palmiyenin nektarından beslenen hayvanların kürklerinde çok yüksek miktarda etil glukuronit -- alkolü bertaraf eden metabolik yollardan birinin son ürünü -- bulunmuş. Etil glukuronit'i bertaraf eden metabolik yol insanlarda pek önemli değil, ama bu küçük memelilerde çok daha aktif olma olasılığı var.

Bu uzak akrabalarımız bizden daha iyi içici olmak için evrilmiş gözüküyorlar!

Notlar:
PNAS: Proceedings of the National Academy of Sciences of the USA; Amerikan Bilimler Akademisinin dergisidir. Bütün bilim dallarından makaleler yayınlar ve dünyanın en prestijli bilimsel dergilerinden biridir.
Resim kaynağı: Londra Zooloji Cemiyeti -- Wikimedia Commons üzerinden (bağlantı)

25 Temmuz 2008 Cuma

Günümüzde evrim

NYTimes'da Olivia Judson son kırk yılda gözlemlenen evrimsel değişikliklerdan bazılarını anlatıyor. Örneğin, Princeton'dan ünlü evrimciler Peter ve Rosemary Grant'in 1970'lerden beri dokümente ettiği Galapagos Adaları'ndaki Darwin ispinozlarının gaga büyüklüklerindeki değişimler: büyük gagalı kuşlar büyük tohumları (ve küçük gagalılar küçük tohumları) açabildikleri için her sene değişik büyüklüklerdeki tohumların çokluğu bir sonraki seneki popülasyonun ortalama gaga büyüklüğünü etkiliyor [1]. İşin güzel yanı, Grant'ler ve çalışma arkadaşları, gaga büyüklüğünü kontrol eden genetik ve gelişimsel mekanizmaları da ortaya çıkarmaya başladılar [2].

Diğer bir ilginç örnek de 36 sene önce Hırvatistan'daki Pod Kopište adasındaki popülasyondan alınıp Pod Mrčaru adında başka bir adaya konulan 5 çift duvar kertenkelesinin (Podarcis sicula) başlattığı deneysel popülasyon [3]. Mrčaru adasındaki kertenkeleler Kopište'deki akrabalarına göre çok daha fazla bitki yemeye başlamışlar (diyetlerindeki bitki miktarı hacmen %4-7 civarından %34-61'e çıkmış) ve aynı zamanda önemli morfolojik değişimler geçirmişler. Değişimlerin bir kısmı niceliksel: Mrčaru kertenkelelerin kafaları daha geniş, uzun ve yüksek ve ısırma kuvvetleri daha fazla. Bunun sebebi, yedikleri bitkilerin aşağı yukarı yarısının yaprak ve dal gibi yüksek selüloz içeren bitki kısımları olması. Ama daha ilginci, bu kertenkeleler geldikleri popülasyonda hiç olmayan bir karakter de sergiliyorlar: midelerinde yiyecek geçişini yavaşlatan ve mide bakterilerinin fermentasyon yapıp selülozu sindirmesini kolaylaştıran valfler ortaya çıkıyor (aynı zamanda sindirim sistemindeki bakteri florası da büyük bir değişimden geçmiş). Bu tür valfler başka otobur kertenkelelerde görülse de P. sicula'da daha önce görülmüş değil, hatta bu türün dahil olduğu Lacertid kertenkelelerinde çok nadir rastlanan bir karakter. Böylece sadece 36 senede evrim ata popülasyonda bulunmayan bir karakteri değişik bir seçilim baskısına maruz kalan yeni popülasyonda ortaya çıkarabiliyor. Bu aynı zamanda yakınsayan evrimin de bir örneği kabul edilebilir. Tabi bütün hikaye bitmiş değil; bazı sorular hala yanıt bekliyor. En bariz sorular hangi genlerin bu değişimlere yol açtığını bulmak, ve fenotipik değişkenlik bu değişimlerde bir rol oynuyor mu oynamıyor mu ona bakmak (yumurtadan yeni çıkmış yavrularda bile bu valflerin bulunuyor olması fenotipik değişkenliği biraz daha az olası yapıyor bana kalırsa).

Neyse efendim, Judson'ın yazısına geri dönersek: bahsettiği örneklerin hepsi doğal seçilim yoluyla mikroevrim üzerine; dolayısıyla yaratılışçıların tepkisini öngörmek pek zor değil. Ancak bu örneklerin (ve daha tonlarca var böyle örnekler) hepsinde ortak nokta evrim teorisinin bu değişimleri açıklamanın ve anlamanın tek yolu olması. Bu örnekler ve diğerleri, Judson'ın sözleri ile "evrimin hiçbir zaman tatile çıkmadığının" kanıtı. Bir dahaki sefere birisi sizi çalıntı (ve yanlış tanımlanmış) fosil fotoğraflarıyla evrimin gerçekleşmediğine ikna etmeye çalışırsa, Güney Adriyatik'e bir yolculuk yapmasını önerebilirsiniz.

Referanslar:
[1] Grant, P. R. and Grant, B. R. 2002. “Unpredictable evolution in a 30-year study of Darwin’s finches.” Science 296: 707-711(okumak için bağlantı -- abonelik gerekebilir)
[2] Arhat Abzhanov, Meredith Protas, B. Rosemary Grant, Peter R. Grant, and Clifford J. Tabin "Bmp4 and Morphological Variation of Beaks in Darwin's Finches" Science 305: 1462-1465. (bağlantı -- abonelik gerekebilir)
[3] Herrel, A. et al 2008. “Rapid large-scale evolutionary divergence in morphology and performance associated with exploitation of a different dietary resource.” Proceedings of the National Academy of Sciences USA 105: 4792-4795. (bağlantı -- abonelik gerekebilir)
Podarcis sicula fotoğrafı Hans Hillewaert'a ait