Wednesday, July 1, 2009

Einstein'ı çürütmek -- II

Efendim, blogumuz uzun bir süredir durgun, biliyorsunuz. Ancak görünen o ki, bazı "eski" yazılarımız (internet zamanında) sonradan keşfediliyorlar. Bir süre önce bir Türk fizikçisinin Einstein'in görelilik kuramını "çürütmesi" ve bunu basın açıklamasıyla dünya kamuoyuna sunması konusunda yazdığım yazı da öyle oldu.

Yazı ilk yayınlandığında bir kaç yorum almıştı. Çoğu yorum "ben de anlamadım bu işin aslını," diyordu. Birkaç hafta önce ise yazı belli ki söz konusu fizikçi Sayın Prof. Dr. Tolga Yarman'a daha yakın çevrelere ve sonunda da hocamızın kendisine ulaşmış. Hocamız da sağolsunlar nacizane blogumuza birkaç satır yorum yazmaktan gocunmamış, dahası üşenmeden neredeyse cümle cümle yanıt vermiş. Ben biraz daha genel olarak devam edeceğim, kusura kalınmaz ise.

Öncelikle hocamız kendisi ve üniversitesi hakkında yazdıklarımın üslubundan alınmış sanırım. Ben de yazıyı tekrar okuyunca bazı sert kaçan ifadeler gördüm; bugün yazsaydım başka türlü yazardım herhalde. Gerçi blog gibi dinamik bir ortamda bunlar olabilecek şeyler, ama yine de, fazla ileri gittiysek affola. Öte yandan, sayın Yarman'ın yazdıkları, konu hakkındaki fikrimi pek değiştirmedi maalesef.

Bu basın açıklaması olayında bana esas ters gelen şey yöntemle ilgili idi: hakemli bir dergide yayınlanmak üzere daha gönderilmemiş bir deneyin sonuçlarını basın açıklamasıyla, hem de sansasyonel olarak ("Einstein'i çürütmek" gibi sözlerle) duyurmak, kabul edilen bilimsel normların dışında ve "reklam kokan" bir hareket. Bu akran denetimi geleneğinin (peer review), tıpkı demokrasi gibi, eksikleri var (özellikle bunun gibi tartışmalı konularda) ama buna rağmen elimizdeki en iyi yöntem. Basın açıklamalarıyla yeri tutulabilecek bir şey değil. Sayın Yarman'ın yorumunda belirttiği gibi basın açıklamasını tek başına değil, çalışma ortaklarıyla yapmış olması da durumu kurtarmaya yetmez, mesele Yarman'a kişisel olarak güvenmememiz değil, sonuçların ne de anlatılış şeklinin bağımsız bir denetimden geçmemiş olması.

Sayın Yarman bir çok link vermiş yorumlarında, bilimsel makalelerine örnek olarak (gerçi linklerden bazıları çalışmıyor), bunların arasında bahsi geçen deneyin yayınlandığı makale de var. Öncelikle kendisini ve çalışma arkadaşlarını bu yeni yayınlanan makaleleri için tebrik ederim. Ama bunun yayınlanması yöntem ile ilgili dediklerimde bir değişiklik yaratmıyor, zira makale ben yazıyı yazdıktan sonra, Ocak 2009'da dergiye gönderilmiş. Benim dediğim ise (40. baskı), insanların bloglarında hakkında ileri geri konuşacağı basın toplantıları düzenlemeden önce bu sonuçları hakemli dergide yayınlamak gerektiği. Hayır, sonuçlar dünyaya yaklaşan bir göktaşının yörüngesi ya da domuz gribinin DNA sekansı ile ilgili olsa anlardık, ama sanırım bu teorinin o kadar da aciliyeti yok. (Gereksiz bilgi: domuz gribinin sekansı elde edildiği gibi açıklanmasına rağmen, hiç vakit geçirmeden, bir kaç hafta sonra Nature'da da yayınlandı.)

Bir de tabi yapılan araştırmanın gerçekten Einstein'ı çürütüp çürütmediği meselesi var. Çok uzatmadan söylemek gerekirse deney, 1963 yılında yapılmış, genel göreliliğin öngördüğü zaman yavaşlamasını ölçen başka bir deneyi (biraz değiştirerek) tekrarlıyor, ve orijinal sonuçlardan farklı sonuçlara varıyor. Bunun önemi, ilk deneydeki sonuçların genel göreliliğin dayalı olduğu yerçekimiyle ivmeli hareketin birbiriyle eşdeğer olması ilkesinden yapılabilecek öngörüyle örtüşmesi, yeni sonuçların ise örtüşmemesi*. Yeni bulgu genel göreliliğin öngördüğünden daha fazla yavaşlama olduğunu gösteriyor, ki bu üstüne gidilmesi gereken ilginç bir bulgu olabilir. Ancak bu bulgu genel göreliliği çürütüyor demek için çok erken, zira genel görelilik (ve zamanın yavaşlamasıyla ilgili öngörüleri) başka bir çok gözlem tarafından destekleniyor, başka bir çok problem için hesaplamalarda başarılı olarak kullanılıyor**. Bu deneyde sonuçların farklı çıkması ilginç, ama bu deney sonunda "Türk bilimadamı Einstein'i çürüttü" demek, bence en iyi ihtimalle abartma.

Bütün bunlar bir yana, bu makale esas sorunumu tam çözmüyor da. Yazarlar makalenin sonunda sonuçlarının klasik görelilikle çeliştiğini ama Yarman'ın teorisine daha yakın olduğunu söylüyorlar, ama ne teori var ortada, ne de en azından kabaca bir paragrafda o teorinin ne farkı olduğundan bahsedilmiş. Sayfalarca teoriden bahsetmek zorunda değiller elbette, makale bir deney makalesi sonuçta. Ama başa dönersek, basın toplantısının konusu, bir Türk bilimadamının kuramının Einstein'ınkini altetmesi. Şu halde elimizde olan ise, anormal gözüken bir deneysel sonuç, ve tam olarak ne yaptığını bilmediğimiz bir teori -- yalnızca bu deneyleri motive ettiği ifadesiyle Yarman'ın 2005 ve 2007 senelerinde Rusya'da yapılan iki konferansta sunduğu bildirilere atıf yapılmış. Teknik olarak bunlar yayınlanmış sayılabilir, ama bu kadar önemli olduğu söylenen bir teorik gelişmenin, ve Yarman'ın teorisinin neyi öngördüğünün en azından internetten erişilebilir bir dergide yayınlanması iyi olurdu.

Lafı daha fazla uzatmanın gereği yok. Kişisel olarak tartışmalı işlere el atan, anaakım düşüncesine karşı çıkanlara sempatim büyük. Ben de kendi çapımda böyle birşey yapmaya çalışıyorum (hatırlatın da bir ara anlatayım ne yaptığımı). Bilimsel yayın işinde ne kadar haksızlık ve politika, çıkar vs. olduğunu ilk elden defalarca gördüm. Ama bunları bahane edip sansasyonel basın toplantılarına girişmek arabayı atın önüne koymak demek. Hele bizim ülkemiz gibi bilim okur-yazarlığının yerlerde süründüğü, gazetelerde bilim haberciliğinin acınası durumda olduğu yerlerde, en hafif tabirle, büyük sorumsuzluk. Bütün bu basın toplantıları ve fantastik iddialar, en sonunda bilimin toplum nezdinde karikatürleşmesine ve mesleğin itibarının azalmasına yol açacaktır. Benim tepkim de bunadır.


*Merak edenler için ilk deneyi yapan Walter Kündig'in makalesi burada. Deneyin ana fikri, zamanın yavaşlamasını, dönen bir platform üstüne yerleştirilmiş bir gama ışını kaynağının frekansındaki değişimi gözlemleyerek ölçmek. Yeni deneyi yapan, aralarında Yarman'ın da bulunduğu ekip, başka bir makalede aslında bu ilk deneyde de verilerin işlenmesinde bazı hataların yapıldığını ve onun sonuçlarının da genel göreliliği desteklemediğini iddia ediyor.

** Merak ettim, bu ne kadar önemli bir deneydi diye, genel göreliliği destekleyen, bahsi geçen 1963 makalesine SCI'de yalnızca 45 atıf yapılmış. Yani bu makale bu tarz işleri yapanlar arasında az çok bilinen, ama genel göreliliğin en önemli kanıtlarından biri olmaktan çok uzak bir deney.

Başka bir not: Yarman'ın şu anda sitede bulunan yorumlarının altında yaklaşık aynı uzunlukta, İngilizce bir kaç yorumu da vardı. Ancak bu yorumlar hem İngilizce oldukları, hem de bizimle alakası olmayan, başka bir blogdaki eleştirilere yanıt verdikleri için onları sildim. Aynı yorumlar, söz konusu diğer blogda mevcut, ilgilenenlere bakmalarını tavsiye ederim. Ayrıca Tolga Yarman'ın yorumlarından yalnızca birkaç dakika sonra (ne büyük bir tesadüf), bizim için bir ilk daha gerçekleşti; blog sahibi olmanın insan egosu üstündeki etkilerine dair bir mani içeren bir yorum geldi. Anatomik referansları nedeniyle maalesef onu da silmek zorunda kaldık. Kullanıcı adı Oz. olan kişinin alınmayacağını umuyoruz.

Son not: Sayın Yarman'ı "Wikipedia sorumluları" tarafından hazırlanan sayfası için de kutlarız. Büyük düşünür Dr. Stephen Colbert'in bize öğrettiği üzere, Wikipedia'da yazıyorsa, doğru demektir, biz birşey diyemeyiz.

Tuesday, May 12, 2009

Gerçekler mi, kim takar gerçekleri?

Uzun süren sessizlikten dolayı özür dilerim -- oldukça yoğun bir dönemdi, hala da öyle.

Ancak internette gördüğüm iki yazı nedeniyle duramadım, bir iki laf etmem gerekecek. Birincisi bir blog yazısı: Yazıda 1999 Marmara Deprem'inin Amerika ve İsrail'in geliştirdiği yeni bir teknolojinin denemesi sonucunda oluştuğu iddia ediliyor. Bu normalde gördüğünüz "İsrail'liler sadece müslüman DNA'sına etki eden mutasyon geliştirdi" haberlerinden biraz daha sofistike. Teknoloji deprem yaratıp yıkmak için değil de fay hattında biriken gerilimi kontrollü boşaltıp depremi önlemek için geliştirilmiş. Ama çok gizli nedense, ve insan hayatının ucuz olduğu Türkiye'de denenmiş. O gün Gölcük'teki İsrail heyeti de ondan ordaymış hatta (İsrail'liler gerçekten var mıydı o gün Gölcük'te bilmiyorum). Ama gelin görün ki deney umulduğu gibi gitmemiş, insanlar ölmüş.

Bu hikaye öylesine, zararsız ve sentimental bir tuhaflık olarak görülebilirdi. Ama işin aslı öyle değil. Zira bütün bu hikayeler hedef şaşırtmaca: Türkiye'nin aktif fay hatları üstünde olduğu bilinmesine ve 30-40 senede bir olan büyük depremlere rağmen (herhalde 1855 Bursa depremlerini de İsrail'lilerin elektromagnetik dalgaları yaratmadı) binaların yapısal eksikliklerinden, deprem yönetmeliklerinin uygulanmamasından, afet planlaması yapılmamasından bahsedilmemesi için ortaya atılan hikayeler bunlar. Yazının bir yerinde Avrupa'daki ekiplerin çabucak mobilize olurken Türkiye'de kargaşa yaşanmasının bunun planlı bir deprem olduğunun kanıtı olarak bahsedilmesi trajik ironinin tepe noktası.

Hadi bunu yazan ne idüğü belirsiz, politik amaçları olan birisi, bloguna post eden de bu işten anlamayan saf bir vatandaşımız. Türkiye'nin en kaliteli gazetelerinden olma iddiası taşıyan Radikal'de çıkan şu saçmalığa ne demeli?

"'Domuz gribi'ne ilişkin inanılmaz iddia"

Diyor ki Radikal'in "haberi" (neden tırnak içine aldığımı anlayacaksınız): Avustralya'dan tanınmış virüs araştırmacısı Adrian Gibbs, domuz gribi virüsünün insan yapımı olduğunu iddia etti. (İsrail'liler burda muhtemelen yakayı sıyırıyorlar, zira domuz kosher değil.) Haber, ana sayfada "Virüs yoksa biyoloji silah mı?" alt başlığıyla verilmiş. Sorun şu ki, gerçekte kimse virüsün biyolojik silah olduğunu iddia etmiyor. Gibbs'in (ki kendisi gerçekten tanınmış ve saygıdeğer bir virüs araştırmacısı) hipotezi, bu virüslerin aşı geliştiren lablardan birinden hata sonucu (örneğin biyolojik atıkların uygun bir şekilde işlenmemesi) domuzlara geçmiş olabileceği yönünde. Bunu destekleyen veriler de oldukça dolaylı (bu virüsün iki farklı virüs soyunun melezi gibi gözükmesi ve domuzlardaki diğer virüslerden daha hızlı mutasyona uğramış olması gibi). Her halikarda ne olup bittiğini anlamak için çok daha fazla DNA sekansının karşılaştırılması gerek. Gibbs'in kendisi de bu olayda art niyet olmadığını düşündüğünü, muhtemelen bu virüslerle çalışan bir laboratuvarda şans eseri iki virüsün bir araya geldiğini söylüyor.

(Burda da bir ironi var; bu sefer daha komik: o da bizde ve dünyadaki onca telaşa rağmen, domuz gribi pek de öldürücü bir virüs çıkmadı; her sene dünya da onbinlerce kişiyi --çoğu çocuk ve yaşlı-- öldüren normal gripten pek bir farkı yok. Yani silah olsaydı herhalde havalı tabanca y da su tabancasıyla eşdeğer bir silah olabilirdi.)

Peki o zaman Radikal neresinden uyduruyor biyolojik silah meselesini? Radikal'in bilim muhabiri (ya da bilimden az çok anlayan herhangi bir editoryal kadrosu--Sayın Berkan kusura bakmasın) olmadığı gibi, böyle işleri haber yapabilecek bir dış muhabiri de yok. Dolayısıyla bu haber de Bloomberg haber ajansında çıkan daha geniş bir haberin kısaltılmış, basitleştirilmiş ve çarpıtılmış versiyonu. Orijinal haberin linki şurada. Ama Türk halkının detaylı ve doğru bilgiye değil "aman Tanrım, insanlık nereye gidiyor" şeklinde sansasyonlara layık olduğunu düşünen Radikal yazarları ve editörleri, hikayenin kafalarına esen tarafını alıp gerisini de malum anatomik bölgeden uydurmakta sakınca görmemişler.

Radikal'e diyoruz: gerçekten de "Daha mükemmel olmalısınız".

Tuesday, March 24, 2009

Darwin ırkçı mıydı...

... konusunda Evrim Çalışkanları blogunda iki satır yazıverdim, buyrun buradan.

Sunday, March 15, 2009

Erkekler daha mı evrimci?


Bir süredir aklıma takılan bir konuda birşeyler yazayım dedim. Malum bizim evrimianlamak.org sitesinin Facebook'da bir "fan grubu" var (kaydolmadıysanız hala, olmanızı tavsiye ederim). Herhangi bir yere reklam vermememize rağmen (websitesi dışında) açıldığından beri üye sayısı üstel olarak artıyor (ikiye katlanma hızı sabit gözüküyor). Bu son Tübitak olaylarında üye kaydolma hızı da normalin çok üstüne çıktı, kalıcı olur mu bilmiyorum, ama olmasa da iyi bir gelişme.

Yalnız, geçenlerde Facebook'un grup için üye istatistiklerini gösterdiğini öğrendiğimden beri kafamı kurcalayan bir durum var: üyelerimizin çoğunluğu erkek. En son üye olma dalgası başlamadan önce 60:40 idi erkek:kadın oranı, şimdi daha da erkekler lehine kaymış durumda. İnsanın aklına gelen soru: erkeklerin evrimci olma olasılıkları daha mı yüksek?

Bu, bilim yaparken sıklıkla karşılaşılan bir durum: bir örüntü görürsünüz, burada üyelerin cinsiyet oranı, ve bunun sebebi için bir hipotez geliştirirsiniz. Hipoteziniz kulağa gayet mantıklı geliyor olabilir, ima ettiği sonuçlar ilginç olabilir, vs. ama bunların hiçbiri hipotezi doğru yapmaz. Buradaki problem, bu sadece bir gözlem olduğu için, gözlemlemediğimiz değişkenlerin etkisini bilemememiz. İdeal olan kontrollü bir deney yaparak gözlemlemediğimiz bir şey bırakmamak. Ama Facebook'da bunu yapmak zor (yaş, coğrafi konum, sosyoekonomik durum gibi başka açılardan benzer bir grup erkek ve kadına siteye üye olmak ister misiniz diye sormak gerek). Bu durumda yapabileceğimiz şey, bu örüntünün olası daha basit açıklamalarını düşünüp onları elemeye çalışmak. Eğer daha basit açıklamayı eleyemiyorsak, Ockham'ın usturasına dayanarak daha karmaşık açıklamalara gerek yok diyebiliriz. Bu istatiksel çıkarsamalrın dayandığı temel prensip: Elinizeki sistemde birşeylerin döndüğünden şüpheleniyorsanız, verilerinizi şüphelendiğiniz şeylerin dönmediği daha basit bir modelle karşılaştırırsınız. Eğer verileriniz bu basit modelden önemli bir farklılık gösteriyorsa birşeylerin döndüğü sonucuna varırsınız.

Benim de ilk aklıma gelen, "acaba Facebook'daki Türklerin kadın erkek oranı 1:1'den farklı olabilir mi," oldu. Bulabildiğim verilerin bu soruya verdiği yanıt: evet, profilinde cinsiyetini açıklayan Türk erkeklerin Facebook'daki oranı kadınlara göre çok daha fazla. 2007 Kasım'ındaki bir araştırmaya göre (metodlarından tam emin olmasam da), cinsiyetini açıklayanlar arasında (ki bunlar karşılaştırmamız gereken grup), 30:19'a yakın bir oran var. Dikkat ederseniz bu, bizim grupta gördüğümüz oranla hemen hemen aynı. İstatiksel test yapmadım, ama yapmaya da gerek yok. Bizim grubun cinsiyet oranının Facebook'daki Türkler arasındaki orandan farklı olmadığı bariz.

Dolayısıyla başlıktaki sorunun yanıtı: Hayır, elimizde bunu destekleyecek bir kanıt yok.

Tabii, bu beraberinde bazı sorular getiriyor: örneğin, neden Türkiye'de kadınlar cinsiyetlerini açıklamada erkeklerden daha çekingen? Cinsiyetini açıklamayanların çoğu kadın mı, erkek mi? Bu soruları bu yazının kapsamı dışında kalıyor...

Tübitak vs. evrim devam ediyor

Haber blogu olmadığımız için gelişmeleri dakikası dakikasına aktaramıyoruz. Yine de olan biteni bir not düşmekte fayda var. En son yazdığımdan beri Tübitak, temelde Zaman Gazetesi'ndeki haberi tekrarlayan bir basın açıklaması yapıp durumu Çiğdem Atakuman'ın dengesiz davranışı ve "yetki aşımı" ile açıklamaya çalıştı. Çiğdem Atakuman ise, ertesi gün yazılı basın açıklaması yaparak bunu yalanladı -- olayın gazetelere ilk yansıdığı haliyle geliştiğini tekrar iddia etti.

Benim olaydan anladığım Bilim ve Teknik hasbelkader bir Darwin sayısı yapacak iken (o da nasıl oldu bilinmez, zira BvT'in evrimi en son kapak konusu yapması tam 10 sene önce, 1999 Şubat'ı), o zamana kadar Bilim ve Teknik'e en az düzeyde ilgi göstermiş Prof. Dr. C., buna bir "Dur!" demeye karar veriyor, ve Prof. Dr'luk ve diğer bilimum makamlarından gelen güçlerini bir araya toplayarak "Thou shall not pass!" diyor Darwin iblisine.

Tamam, biraz abarttım. Demeye çalıştığım, Tübitak'ın hikayesinin inanılabilirliği çok düşük. Atakuman'ın dedikleri ise olup bittiğini bildiğimiz diğer şeylere (Nisan ayında BvT ekibindeki toplu istifalar, yayın kurulunun boş kalması, yayın kurulundan bu olay sonrasında gelen istifa) uyumlu bir tablo çiziyor.

Her halikarda bu olayın iç yüzü, ilgili kişilerin konuyla ilgili emailleri ve diğer yazışmaları kamuya açılmadıkça belli olmayacak. Tübitak doğruyu söylüyorsa ve temize çıkmak istiyorsa bunları açıklamalı. Açıklayamıyorlarsa Cebeci istifa etmeli ya da görevden alınmalı. O da olmuyorsa bütün yönetimin görevden alınması gerek.

(Bununla ilgili bir hikaye: ABD'de devlet memurlarının yaptıkları işlerle ilgili yazışmaları çok sıkı kayıt altında ve haberama hakkı yasaları sayesinde gazeteciler ve sivil toplum örgütleri -aksini gerektirecek bir şey yoksa- bunlara ulaşabiliyorlar. Bu kayıtlara devlet memurlarının iş adresinden attıkları emailler de dahil. Tabi, en önemli devlet memuru da Başkan, ve başkanın yazışmalarının arşivlenmesini düzenleyen ayrı bir yasa var. Bu yasanın getirdiği kısıtlamalar yüzünden şimdiye kadarki başkanlar göreve başladıktan sonra e-mail kullanmayı bırakıyorlardı. Obama, ofisteyken email kullanacak olan ilk ABD başkanı, ve o bile resmi emaillerini arşivlemek zorunda. O yüzden Tübitak'tan konuyla ilgili emaillerin açıklanmasını istemek hiç de aşırı bir istek değil. Bu insanlar bizim vergilerimizle çalıştıkları için, bize hesap verebiliyor olmaları gerek.)

Biyolokum'un yazısına da bakınız.

Wednesday, March 11, 2009

Doğru söz ve peri masalları...

Tübitak'ta yaşanan rezalet hakkında yazan çizen çok oldu, ama Tarhan Erdem'in bugünkü yazısı benim okuduklarım arasında hedefi 12'den vuran tek yazi. Ne eksik ne de fazla söylemiş.

Bunu yazarken merak ettim, bizim muhafazakar basın ne demiş bu konuda diye diye. Etmez olaydım. Buyrun buradan yakın. Zaman Gazetesi'nin hikayesine göre bu iş, Cumartesi gecesi kendi başına kapağı değiştirmeye karar veren, nasıl bulduysa bir yerlerden 15 sayfalık içerik bulan, ama Pazartesi günü bu kararından kendi rızasıyla 180 derece dönen Çiğdem Atakuman'ın suçu. Hatta sayın hocamız Prof. Dr. C., yetişmeyeceğini düşünerek, kalsın böyle bile demiş, ama Atakuman ısrar etmiş. Yalnız Çiğdem Hanım'ın neden böyle bir tutarsızlık yaptığı konusunda herhangi bir spekülasyon yapılmamış, belki de kadın olduğu için böyle şeyleri olağan karşılamamızı bekliyorlar.

Bu haberin güvenilirliğini merak ediyorsanız, hemen başında ortaya atılan şu iddiaya bir bakın:
"TÜBİTAK'ın aylık popüler bilim dergisi Bilim ve Teknik'in 42 yıllık yayın hayatında Darwin ve evrimle ilgili çok sayıda dosya yayınlamasına rağmen hiç kapak yapmadığı ortaya çıktı."
Sonra da şu bağlantıya gidip 1999 yılı sayılarını bulun, Şubat 1999 sayısının kapağını ve içeriğini okuyun.

Tuesday, March 10, 2009

"Hamdolsun Darwin bizi teğet geçmiş..."

Sağır sultan duydu: Tübitak'ın binlerce (yüksekten attığımı sanmıyorum) çocuğun kafasını çelip de anası babasına rağmen fizik, biyoloji okumasını sağlayan popüler bilim dergisi Bilim ve Teknik, resmi olarak sahibinin sesi dergisi haline dönüştü. Darwin yılı nedeniyle nazlanarak da olsa çıkarılacak olan evrim konulu Mart sayısı, Prof. Dr. Ömer Cebeci'nin emriyle durdurulmuş, sayıyı hazırlama gafletinde bulunan genel yayın yönetmeni görevden alınmış, Prof. Dr. C. de "Ben kapakta Darwin göremiyorum" diyerek Türk milletine verdiği bu üstün hizmetten duyduğu gururu(!) ifade etmiş.

Olayın iç dinamikleri hakkında pek bir şey bilmiyoruz. Ama bilmemize de gerek yok, zira olayın elle tutulacak bir yanı yok. Basın özgürlüğüne müdaheleden tutun, bilimsel gerçeklere zerre kadar saygı gösterilmemesi, ve bilimsel bir kurumda bir bireyin kafasına göre (hem de sıfır yetkinliği olan bir konuda) karar verebilmesine kadar yanlışlar üstüste. Bu rezaleti temizlemenin tek yolu derginin Nisan sayısında bir açıklama ve özür metni yayınlanması, Mart sayısından çıkarılan evrimle ilgili içeriğin yine sansürlenen kapakla yayınlanması ve belki de en önemlisi Prof. Dr. C'nin istifa etmesi ya da görevden alınması

Halinden memnun bir Prof. Dr. Cebeci

Sonuncusu en önemli diyorum, zira yanlışların sonuçları olmalı. Bilim tarihinin gelmiş geçmiş en başarılı kuramını ve onun kurucusunu bir popüler bilim yayınında sansürlemeye çalışmak da bir bilim yöneticisinin yapabileceği en vahim yanlışlardan biri. Bunu Prof. Dr. C'ye sinir olduğum ya da kötülüğünü istediğim için yazmıyorum. Bu olay, herhangi bir Prof. Dr.'un egosundan, politik pozisyonundan, kafasının içinde olup bitenden çok daha büyük bir olay. Türk biliminin ve bilim insanlarının güvenilirlikleri, akranları tarafından ciddiye alınmaları ve en önemlisi, kendilerine saygılarıyla ilgili bir şey. Düşünün Nüket Yetiş'siniz: başkan yardımcınız Darwin'i sansürlemeye kalkıyor ve hiç bir şey olmamış gibi konumunu koruyor, üstüne üstlük bir de pişkin demeçler veriyor. Yarın yurtdışına gittiğinizde "Biz aynen NSF* gibiyiz, onlar kadar objektif ve verimli çalışıyoruz" dediğinizde gülerler size. NSF Darwin'i sansürlemeye çalışmıyor, tam tersine Darwin'in kurucusu olduğu bilim dalının en büyük destekçilerinden birisi. Avrupa'daki akranlarınız da size sorarlar: neden Darwin'in yayınlanmasını engellediniz? Neden bunu yapan insanı hala yardımcınız olarak yanınızda dolaştırıyorsunuz? O noktada Nature gibi dergilere mektuplar yazıp "bizim bilimsel proje değerlendirme sistemimiz tamamen objektif" demenize kimse inanmaz artık.

Prof. Dr. C'nin istifasını ya da görevden alınmasını gerçekten bekliyor muyum? 70 makaleyi aşırdığı ortaya çıktıktan sonra bile dekanlık koltuğundan ayrılmayanların olduğu bir ülkede bu biraz iyimserlik olurdu. Ama doğru olanı söylemek, gerçekleşmesini sağlamak için atılması gereken ilk adım.

Politik hayvan ve Biyolokum'un yazılarını da okumanızı öneriyorum.

(Başlık ntvmsnbc.com'dan bir okuyucu yorumu.)

*NSF: National Science Foundation -- ABD'de temel bilim alanındaki araştırmaları destekleyen en büyük devlet kurumu.