17 Ocak 2012 Salı

Bilim, füzeler ve milli beraberlik

Geçtiğimiz sene, ülkemizin bilimi desteklemekle görevli ana kurumlarından birisi olan TÜBİTAK'ta görev değişimi oldu. Sekiz senedir başkanlık (önce başkan vekilliği) yapmış olan Nükhet Yetiş yeniden görevlendirilmeyip yerine o sırada TOBB üniversitesi rektörü olan Yücel Altunbaşak getirildi. Benim ilk tepkim, en azından sonunda gerçek bir araştırma kariyeri olan (mesela kendisine yapılan atıf sayısı tek haneden fazla sayı olan) birisini buldular diye sevinmek olmuştu. Türkiye'ye dönmeden önce Georgia Tech üniversitesinde tam profesör olan Altunbaşak, böyle bir görev için gerekli yetkinliğe sahip gözüküyordu. Öte yandan, Altunbaşak'ın seçilmesinde ağır basan faktörlerlerden birisi muhtemelen endüstri ve akademik alanların arasında gidip gelen deneyimleriydi. Burdan yola çıkarak, TÜBİTAK'ın ileride daha çok uygulamalı ve piyasa ya da kamu sektörüne yönelik işlere ağırlık vereceği sonucunu çıkarabilirdik. Son haberler bu öngörüleri doğrular nitelikte.

Önce, bir kaç hafta önce yapılan Bilim Teknik Yüksek Kurulu toplantısıyla ilgili haberler geldi. NTVMSNBS'nin haberine göre, toplantıda Başbakan elimizdeki yerli üretim füzelerin menzilinin düşük (150 km) olmasından yakınmış, ve TÜBİTAK'tan 2500 km menzilli füze yapmasını istemiş. Bu istek karşısında anladığımız kadarıyla sayın Altunbaşak bu hedefi hemen kabullenmiş. Milli bilim politikamız da böylece çizilmiş durumda: ilk hedefimiz 2500 km ötesi, ileri!

Ankara'dan 2500km neresidir diye merak edeniniz varsa diye. Lüksemburg'u uzun zamandir gözümüz tutmuyordu zaten; yeni füzemiz sayesinde ayağını denk aldığından emin olabiliriz.

Gelelim diğer habere: TÜBİTAK, geçtiğimiz cuma günü başkanla basın mensuplarını bir araya getirecek bir kahvaltı toplantısı düzenlemiş. Bence oldukça olumlu bir fikir; bilim medyada çok az yer buluyor, bulunca da  keşke bulmasaydı dedirtiyor. Ülkenin en önemli bilim kuruluşlarından birisinin başkanının medyayla bağlantılar kurması takdire şayan. Tabi olumlu görüşler sayın Altunbaşak'ın toplantıda söylediklerini duyana kadar devam ediyor. Çoğu kişi Darwin yorumuna takıldı, ama toplantının geri kalanında başka türlü konuşmuş olsa tek başına bu dedikleri o kadar batmazdı bana. Ne yazık ki öyle olmadı.

Sol.org'un haberine göre, TÜBİTAK'ın projeleri arasında, Acun Ilıcalı diye bir karakterin sunacağı, bilimadamlarına yönelik bir yetenek yarışması, raftan indirecekleri 300 "çok değerli" proje ve İngiltere'nin 5. zengin kişisinden (şu listeye göre Ernesto ve Kristi Bertarelli çifti) alacakları 20 100 milyon dolarla (20 milyon TÜBİTAK'ın koyacağı miktarmış) yapmayı planladıkları "bir şeyler" var. Kusura bakmayın ama bunlardan TÜBİTAK başkanının düzgün bir bilim politikası varmış izlenimi çıkmıyor. Ya da Altunbaşak topladığı gazetecileri sadece magazinle ilgilenecek insanlar olarak görüyor, bilemiyorum.

Basın mensupları ile kahvaltıdan bir görünüm (kaynak: TÜBİTAK)

Aslında TÜBİTAK'ın bilim politikasıyla ilgili bir çok resmi ve ciddi dökümanı var, web sayfasından ulaşabileceğiniz. Bir sürü yöneylem lingosu ve minimum editlenmiş rakam/grafiklere boğulmuş bu dökümanları okumak biraz eziyetli, ama benim bunlarla geçirdiğim saatlerden çıkardığım açık sonuç, TÜBİTAK'ın var gücüyle uygulamalı alanlara yöneliyor olması. Daha anlaşılır bir döküman isterseniz, mesela Yücel Altunbaşak'ın Bilim Teknoloji Yüksek Kurulu'ndaki sunuşuna göz atın. Sunuşun neredeyse tamamı, AR-GE çalışmalarının özel sektörle nasıl daha iyi entegre edileceği üstüne. Öte yandan, uygulamalı bilimler içinde bile geçmişe yönelik bir bakış açısı var, gelişmiş ülkelerin 20-30 sene öncesinde yapıp bitirdiği şeylerle (uçak, füze) ilgilenme eğilimi. Örneğin 21. yüzyılın ortalarında iklim değişikliği büyük teknolojik ihtiyaçlar doğuracak ama bu konu hiç bir politika belgesinde zikredilmiyor.

Gelelim Darwin'e. Ne bekliyorduk bilmiyorum ama, yine de hayal kırıcı. Belli ki Altunbaşak tartışmalı konulara girmek istemiyor, hay hay, girmesin. Ama tartışmadan kaçınmanın 150 senelik bilim tarihini bir kalemde silip atmadan izlenebilecek yolları var. Deseydi ki, "Evrim olgusu ve bilimi, verilerle desteklenmiş, artık doğruluğu su götürmeyen şeyler. Bunları tartışmayalım. Ama evrim olgusunun dini inanç, Tanrı'nın varlığı yokluğu konusunda ne anlama geldiği konusunda bir çok görüş var, ben bunlar hakkında yorum yapmam. Vicdan özgürlüğü var, isteyen istediğine inanır, bize yanlışsın demek düşmez," desin. Biz de bunu yazmak zorunda kalmayalım.

Ancak TÜBİTAK başkanımız belli ki hem bilimin hem de onu üreten ulusun değerinin, yaptıkları füzelerin sayısı ve menziliyle ölçüldüğü görüşünde. Üzüntü verici.

İkinci Dünya Savaşı'nda Amerikalılar'ın milli beraberliği pekiştirip füze ve uçak üretimini artırmak amacıyla hazırladığı posterler. Yurtçapında kurulması planlanan bilim merkezlerinde bu tarz posterlere rastlayabileceğimizi öngörüyorum. Çift kafalı Nazi-Japon canavarı yerine mesela Darwin-Wallace kullanılabilir. (kaynak: Wikipedia)

7 Ocak 2012 Cumartesi

Türkiye'nin tehdit altındaki doğası

Müspet İlimler Kumpanyası'ndan herkese mutlu seneler. Yine uzun bir sessizlikten sonra karşınızdayız; sessizliğimizi önemli bir konu için bozuyoruz.

Geçtiğimiz Eylül ayında, hükümet TÜBA'nın niteliğini temelden değiştirecek kararları sonrasında, Science dergisinin editörü ve Amerikan Bilimler Akademisinin eski başkanı Bruce Alberts, bu kararın yanlışlığını vurgulayan bir başyazı kaleme almıştı. Bizde hükümetin gelişigüzel, tartışma yapılmaksızın ferman buyurması çok da az rastlanan bir durum değil, ama bu sefer bu kararın yanlışlığı uluslararası bilim toplumunun gündemine de girdi. Ancak hükümetin bu tarz kararlarından zarar gören sadece akademikler değil ülkemizde; Türkiye'nin bütün doğal varlığını ve yaşamı bu doğal varlıklara bağlı bütün vatandaşlarımız da son bir kaç senedir değiştirilen yasalar ve yönetmeliklerden büyük zarar görmekte.

O yüzden, Doç. Dr. Çağan Şekercioğlu'nun başını çektiği bir ekip olarak Science dergisinde yayınladığımız yazımızda (tam metne buradan ulaşabilirsiniz) bu sorunlara dikkat çektik. İlk amacımız, Türkiye'nin yüksek derecede çeşitlilik içeren doğasını kısa bir şekilde tanıttık, zira özellikle batıdaki araştırmacıların önemli bir kısmı Türkiye'nin evsahipliği yaptığı çeşitlilikten haberdar değil. Bir kaç ay önce, bu çeşitliliği tanıtan detaylı bir makalemiz Biological Conservation dergisinde çıkmıştı; umuyoruz bu eksikliğin giderilmesinde bir ilk adım olacak. (Bu makalenin tam metnine buradan ulaşabilirsiniz.)
Fırtına deresi
Ancak bu büyük çeşitlilik, özellikle son bir kaç senedir giderek artmakta olan yapılaşma ve enerji üretimi planları tarafından tehdit edilmekte. Hükümetin son senelerde aldığı bir dizi karar, Türkiye'de doğa koprumasının --zaten halihazırda da çok güçlü olmayan-- yasal ve pratik altyapısını büyük ölçüde erozyona uğrattı. Bu kararların bazıları şöyle:

-- Haziran 2010'dan beri, yaban hayatı koruma alanlarında madencilik yapılmasının öne açıldı
-- 2010 Ağustos'unda nehirler ve kıyı alanları sulak alanları koruma kapsamından çıkarıldı, böylece korunması gereken alanlarda baraj ve turistik tesis yapılmasının önü açıldı
-- Sivil toplumun katılımı minimize edilerek hazırlanan tabiatı ve biyoçeşitliliği koruma kanunu taslağında "koruma-kullanma dengesi", "sürdürülebilir kullanım", "ortak fayda" gibi kavramların yeniden tanımlanarak korunan alanlar yapılaşmaya daha açık hale getirildi.
-- Temmuz 2011'de, 475 bin hektarlık 2-B orman arazilerinin şu anda ev sahipliği yaptıkları önemli ekolojik toplulukları korumak yerine, satılıp yapılaşmaya açılmaları sağlandı.
-- Ağustos 2011'de 1923'den beri ilan edilmiş bütün Doğal SİT alanları (1261 adet), yeniden değerlendirilmeye alındı. Çoğu SİT alanının bu sürecin sonunda koruma statüsünü kaybedip yapılaşmaya ve baraj inşaatlarına açılacağı bekleniyor.

Hükümetin önceliklerinin bir göstergesi, eski Çevre ve Orman bakanlığının ikiye ayrılıp Çevre ve Şehircilik, ve Orman ve Su İşleri bakanlıklarının kurulması ve bunların başına sırasıyla eski TOKİ genel müdürü ve eski DSİ genel müdürünün getirilmesi. Belli ki doğa koruma bu iki bakanlıkta da geri planda kalacak.

Türkiye, Yale Üniversitesinin Çevre Performansı endeksinde yaşam alanı ve biyoçeşitlilik koruma kategorisinde 163 ülke arasında 140. sırada. Ülkemiz alanının sadece yüzde 1.2'si sıkı koruma altında (milli parklar gibi), ama zaten yetersiz olan bu alanlar bile artık tehdit altında. Aynı zamanda ülkemizin sera gazı salınımları giderek artan bir hızla yükseliyor. Bu eğilimlere karşı önlem almaktansa, hükümet ülkemizin zengin doğasını ve bu doğadan geçinen insanlarımızı hiçe sayıyor. Umuyoruz ki bu yazı, hükümetin zararlı politikalarının değiştirilmesi için hem yurtiçinde hem de dışında kamuoyu oluşturmaya yardımcı olacak.

(Konuyla ilgili, Işıl Öz'ün T24'deki haberini de okumanızı tavsiye ederim. Biological Conservation dergisindeki makalemiz, NY Times'ın çevre blogunda da yer buldu.

Son olarak, bu yazıdan sonra doğal zenginliğimiz konusunda ümitsizliğe kapıldıysanız, antidot olarak Çağan Şekercioğlu ve arkadaşlarının Doğu Anadolu'da yürüttüğü fevkadale projelere bir göz atın ve Kuzeydoğa derneğini destekleyin.)

21 Mart 2011 Pazartesi

Konuk yazar Nihal Engin Vrana: Evrimi anlamama kılavuzu

Yine uzun süren bir sessizliğe büründük; kusura kalmayın. Yazacak şey olmadığından ya da yazmak istemediğimizden değil de, vakitsizlikten muzdaribiz. Neyse ki biz batonu düşürdüğümüz zaman yakalayıp koşmaya devam eden arkadaşlar var. Bugün sizlere Dr. Nihal Engin Vrana'nın, evrim hakkında sık rastlanan yanılgıları ve bunlara nasıl yanıt verilmesi gerektiğini irdeleyen yazısını sunuyoruz.

Yazarımızı biraz tanıtalım önce: Dr. Vrana, lisans ve lisansustu egitimini sirayla ODTU Biyoloji ve Biyoteknoloji bolumlerinde tamamladiktan sonra, doktorasını Dublin City Üniversitesinde bir Marie Curie Erken Donem Araştırmacı bursuyla almıştır. Şu anda da Strasbourg Üniversitesine bağlı INSERM UMR977 Biyomalzeme ve Doku Muhendisligi  ünitesinde, yapay soluk borusu gelistirmek uzere bir projede doktora sonrası araştırmacı olarak çalışmaktadır. Temel ilgi alanlari yapay doku üretimi ve biyomalzeme-hücre etkileşimleri olan Dr. Vrana’nın, bu alanlarda 2 uluslararasi patent başvurusu ve 10'un üzerinde yayını vardır. Akademik hayatı dışında bilim-kurgu okumayı ve yazmayı seven Dr. Vrana, bugünün kurgusunu geleceğin gerçeği yapma konusunda caba sarfetmektedir. Kendisinin Kumpanyamızın devamlı üyelerinden birisi olması dileğiyle.

Evrimi anlamama kılavuzu -- Nihal Engin Vrana

Internet basininda cok sevdigim bir sey var: Insanlarin yorumlarini okumak. Cunku gazetelerin mesreplerine gore ne yazacaklari 3 asagi 5 yukari belli iken; onu okuyan insanlarin ne anlayip ne yazacaklari simdilik bir muamma. Bu sebepten dolayi da oldukca eglendirici ve bilgilendirici. Biyolojiyle ugrasan biri olarak beni bu konuda en cok ilgilendiren haberler de acikcasi evrim haberleri.
Turkiye’de evrim konusu cok cetrefillidir. Ozellikle 80 sonrasi donemde “Akilli tasarim”in biyoloji ders kitaplarina da girmesiyle Turkiye’de evrim karsitligi ciddi bir guc kazanmis; sehirlerde bedava dagitilan “Evrim Yalani” kitaplari bir cok kisinin basucu kitaplari olmustur.

Bunun sonucu ne olmustur? Bir kac yil once Amerika’daki durumun vahimligini gostermek amacli yapilan bir karsilastirmali arastirmada Turkiye’de durumun daha da vahim oldugu ortaya cikmistir![1] Bu konuda Turkiye’deki guclulerin pozisyonu da cok net oldugundan, Turkiye evrim karsitlari icin kurtarilmis bolge olarak gorulebilir. Bu ortamdan dolayi bir cok ulke basinina karsit olarak Turk basininda evrim haberlerine rastlamak oldukca zordur; hatta yakin zamanda bir ulusal televizyon kanali bu da Darwin’e kapak olsun diye inanilmaz seviyeli bir habere imza atmayi dahi basarmistir. Tum Dunya’da yanki bulan Bilim ve Teknik dergisinin kapagindan Darwin’in cikarilmasi da bu konudaki resmi durusu sergilemistir.

Gecen sene Biyoloji, Biyoloji ve Fen bilimleri ogretmenligi bolumlerinde yapilan ve yayinlanan bir baska arastirma da gosteriyor ki[2], Turkiye’de evrim kabul edilmeyen bir gorustur, youtube’da bazi videolarda gorulebilecegi gibi dava kazanilmis; Turk insani evrim’in pencesinden kurtarilmistir! Bu makalenin bulgulari iki acidan ilginc, birincisi Turkiye’de bir ogrenciye 4 yil biyoloji egitimi veriyorsunuz ve bu ogrenci hala evrim yoktur diyebiliyor. Yanlis anlasilmasin, diyebilir hakkidir bizim bolumde (ODTU Biyoloji) de diyenler vardi, ama bu ogrencinin durumu disaridaki karsitliga benzemiyor. Bu ogrenciler hayatlarini oyle ya da boyle adadiklari bir dalin bir kismini kategorik olarak reddediyorlar. Hal boyleyken, bence bu ise en tabandan tekrar girismenin gerekliligi asikar. Sevindirici olan yan ise, arastirmanin her alaninda 1. Sinif ogrencilerinden 4. Sinif ogrencilerine evrimin kabulunde bir artis gorulmesi; bu da gosteriliyor ki saglikli veri insanlara ulasinca insanlar goruslerini degistirebiliyorlar.

Akilli tasarim gibi iddialarla bilimsellik arasindaki celiski su; bilim olaylari gozlemleyerek belli sonuclara ulasir oysaki bu tarz iddialar daha cok bir sonucla ise baslayip dogada bu iddiayi dogrulayacak verilerin pesine dusuyorlar. Bu da bulunan ilk tasi somut delil, ikinciyi de karsi cikilamaz kanit olarak goren bir bakis acisi yaratiyor. Bu yaklasim olarak sakat, cunku ozunde bilginin artmasi yonunde kendiliginden bir engelle baslayan bir surece yol aciyor. Cunku eger soyleminiz belliyse, daha az gozlemle daha az karsit bulursunuz degil mi? Biyoloji derslerinde akilli tasarimin okutulmasi yonundeki bilim dunyasindaki karsi durusun sebebi de budur; eger altyapisi olusturulmamis bir iddia sadece kulaga hos geldigi icin kitaplara girerse, diger her turlu iddiayi kitaplardan ne uzak tutacak?

Ben bir bilim insani olarak Turkiye’de egitimin sulandirilmamasi ve ogrencilerin net , her turlu yan icerikten arindilmis (dini, siyasi ne olursa olsun) bilgiye ulasmasini saglamak acisindan kendimi sorumlu hissediyorum. Turkiye’de evrimin anlasilmasi yonunde takdire sayan cabalar icinde olan bir cok akademisyen ve gonullu mevcut. Benim gibi evrim konusunda uzman olmayan kisilerin de bu alanda verebilecegi baska bir katki var; evrimin ne olmadigini anlatmak. Insanlarin gozlerinin onundeki yanlis filtreleri kaldirabilirsek, ben elde edilen verileri okuduklarinda gerisinin kendiliginden gelecegine yurekten inaniyorum. Bu sebeple, gazete sayfalarinda evrim karsiti yorumlarin altinda yatan bazi fikirleri genellemeye ve cevaplamaya calistim:

1)    Akrabalik yanilgisi (Tezahuru: Evrim insan maymundan gelmistir diyor; salak misiniz insan nasil maymundan gelir?)

Evrim her canli turunun takip edilebilir bir dogal gecmisi vardir diyor, bu akrabalik kurma isi insanlarin maymundan gelme kavramina karsi duydugu icrek hosnutsuzlugu kullanmak icin ortaya atilan bir kavram. Burada uzerinde durulmasi gereken evrimin canlilar arasindaki baglar uzerine bir teori oldugu; emmiogluluk uzerine degil.

2)    Yap evrimi getir yanilgisi (Tezahuru:Madem canlilar birbirleriyle ilintili hadi o zaman kopekten inek yapta gorelim)

Buradaki sorun 1. Yanilginin bir yan etkisi ve yaninda evrimin isleyisinin cok uzun zaman araliklarinda oldugunun gozardi edilisi var. Eger her bir turun olusma surecinin uzunlugu dusundurulebilinirse bence bu gorus de hizla ortadan kalkar.

3)    Evrim Ahlaksizlik kaynagi yanilgisi (Evrim dogruysa ne ahlak kalir ne duzen, herkes birbirine durur rezilimiz cikar vallah)

Bu belki de en onemli baslik, insanlarin evrim teorisine ilk mesafesini bu belirliyor. Bunu sahsen anlayamiyorum, cunku ben evreni cevremdeki herseyi benimle baglayan onlarla ortak yanlarimi vurgulayan bir bakis acisiyla algiladigimda kendimi etrafimda olan herseye karsi daha sorumlu hissediyorum. Etrafimdaki canlilara kullanabilecegim malzeme olarak degil de, benim sorumlulugumda olan Dunya’nin zenginligi olarak yaklastigimda yasamdaki amacim ve yerim daha net belirleniyor. Bunun herhangi bir inanc pratigiyle celistigi noktayi da gormuyorum. Bu baslik bir yanlis anlamadan cok, bir nevi hakaret oldugu icin aslinda sanildigi gibi “ahlaksiz” olunmadigini gostermek tek yontem sanirim.

4)    Tesaduf Yanilgisi (Tezahuru:Boylesine mukemmel bir sistem sansla nasil olusur? Tesadufle teori mi olur?)

Burada tesaduf genellikle hic yoktan bir anda bir hucrenin olusuvermesi fikrinin yarattigi hissiyata oynamak icin kullaniliyor. Halbuki boyle bir durum yok, nasil ki radyoaktif yari yasamlar milyon yillarla ifade edilebiliyor, nasil ki bazi reaksiyonlar yuksek enerjiler ya da uzun zamanlar gerektiriyor, evrim esnasinda olan da dusuk olasikli bazi olaylarin uzun zamanlar icinde gerceklesmesi. Buna tepeden bakip “Mucize” deniliyor belli cevreler tarafindan ama soyle dusunmek de olasi: bir odaya giriyorsunuz iceride 2 kisi var ve biri yazi-tura oynuyorlar, adam parayi atiyor ve yazi geliyor. Gayet normal bir durum, ama sonra ikinci adam diyor ki “Nasil olur da 100 defa ustuste yazi atabilirsin?” ki dusuk olasilikli da olsa olabilecek bir durum; simdi gercek hangisi? Bir mucizeye mi tanik oldunuz yoksa cok siradan bir olaya mi? Evrimin asamalarindaki olaylari da bu acidan parca parca dusununce ortada inanilmayacak gariplikte bir adim kalmiyor.

5)    Komplo Teorisi Yanilgisi
(Tezahuru: Darwinizm bizi dinimizden sogutmak icin ortaya atilmis bir propaganda aracidir, bu oyuna gelmeyelim.)

Evrim teorisine Turkiye’de israrla Darwinizm denmesinin sebebi onunla Marksizm, Komunizm, fasizm vs. gibi halka gecmiste kotu gosterilmis dusunce akimlariyla baglantisi daha rahat saglayabilmek aslinda. Bunun Turkiye’de inanilabilir olmasi acikcasi daha da genis olan, kisaca “Turk’un turk’ten baska dostu yoktur sendromu” olarak tarif edilebilecek bir sey. Turkiye’de bir komplolar sarmali icinde buyutuluyoruz, bu da bizim gerceklikle garip bir iliski kurmamizi sagliyor. ABD, Rusya, Cin, Avrupa, Japonya bunlar Dunya konusunda degisik hirslari ve dusunceleri olan, birbiriyle cekisen gucler; ama is evrime gelince bu ulkelerin icinde yasayan binlerce biliminsani bir klik olusturup Dunya’yi kandirmaya calisiyor oyle mi? Ve bu kandirma duzeni asil gucune Dunya iki kutuplu iken, iki kutbun ortaklasa calismasiyla cikti oyle mi?

6)    Ejderha Yanilgisi
(Tezahuru: Nerede bu ara formlar? Bana yari ordek yari kalkan, yari kanguru yari tazmanya canavari formlari gosterin o zaman.)

Bu ara form itirazi bana hep sunu hatirlatiyor. Bir cinayet isleniyor ve detektifler cinayette kullanilan silahi buluyorlar, silahin kalibresi vucuttaki mermi deligine uyuyor; olaydan once ve sonra maktulu olay yerinde goren taniklar var. Sonra birisi soruyor: “Peki katilin kurbani vurdugu anin fotografi var mi?” Yok denilince de “O zaman bu adam eceliyle olmustur” deniliyor. Bir de araformlari canavarimsi mahlukatlar olarak resmetme ve bu sayede onlari inanilmaz kilma cabasi var. Halbuki araformlari su videoda goreceginiz yuruyen baliklar cercevesinde dusunmek lazim:



Bu baliklari Dunya’da bir cok hayvanat bahcesinde gorebilirsiniz; goruldugu uzere gayet ilginc bir yontemle, degismis yuzgeclerinin olusturdugu bacagimsi uzuvlarin uzerinde yuruyorlar. Ama benzeri uzuvlara sahip kara canlilari gibi bir simetriye sahip olmadikarindan, daha cok vucutlarinin arka kismini cekmek durumundalar. Ne muthis tasarim, oyle degil mi? Araform olma boyle bir durum ve kimyasal reaksiyonlardaki cok aktif olduklarindan belirlenmesi zor olan ara asama molekulleri gibi bulunmalari zor. Ama bazi benzeri asamalar bu tip canlilarin nislerinde sabitlenmis durumda ve gozlemlenebiliyor.

Turkiye’de bilimin yaygin kanilarla catismasi konusunda koklu bir gecmis yok, bu sebeple su makalede de belirtildigi gibi [3] uclar arasinda savruluyoruz. Turkiye’de izledigim bir cok evrim tartismasini hatirliyorum, verilerle kanaatlerin uyumsuz catismasi halinde saatlerce suren programlar (2010’daki HaberTurk’teki program guzel ibretlik bir ornek).  Bence bu mecralarda biz biliminsanlarinin temel yaptigi hata evrimi savunmaya (ve de aliskanliklarimizdan dolayi bilimsel olarak) calismak. Halbuki icine dusulen genelde mantikli degil hamasi bir kavga oluyor; orada da kimin sesi daha guclu cikiyorsa o hakliymis gibi gozukuyor. Bence asil yapilmasi gereken karsi tarafin neden hicbir zaman bakteri kamcisi, ya da ayni kalan karincalarin otesine gidemedigini ifsa etmek. Kavramlarinin icinin boslugunu gostermek. Indirgenemez karmasiklik mesela ne demektir? Karmasiklik bir algi meselesidir; bana karmasik gelen sana gelmez, bunda bir son indirgenemezlik durumu yoktur; olsaydi maddenin yapitaslarinda da olurdu. Bu yaziyi yazmadan evvel, bir akilli tasarim filmi izledim ve gordum ki tum akilli tasarim evrim teorisini cekerseniz coker; cunku tum argumanlari karsitlik uzerine, kendi soyledigi “Bir tasarimci var” disinda hicbir sey yok; biyolojiye hic bir katkisi yok. Bence bilim kelimesini kendi cikarlari icin yozlastirmaya calisanlara (bilimsel gozukebilmek icin derneklerine bilimi cagristiran isimler koyanlar, “Bak cok bilimsel konusuyorum ben” gibi cumleleri bilimle alakasi olmayan fikirlerini suslemek icin kullananlar) en buyuk ders; bilim denen milyonlarca insanin yuzlerce yillik emegi olan payandayi propagandalarinin altindan cekmek ve topluma onun altinda nasil ezildiklerini gosterebilmektir. Ondan sonra dogru veriye ulasabilen herkes, zaten dogru sonuclara ulasacaktir. Mesela Evrimi Anlamak sitesi gibi.

Kaynakca:

1)    Jon D. Miller, Eugenie C. Scott, Shinji Okamoto. 2006 “Public Acceptance of Evolution”, Science 313: 765.
2)    Deniz Peker, Gulsum G. Comert, Aykut Kence. 2010 “Three Decades of Anti-evolution Campaign and its Results: Turkish Undergraduates’ Acceptance and Understanding of the Biological Evolution Theory”  Sci & Educ 19:739
3)    Salman Hameed. 2008 “Bracing for Islamic Creationism” Science 322: 1637.

6 Kasım 2010 Cumartesi

Çardakkuşlarından rönesans numaraları


Çardakkuşları, kargalar ve kuzgunlarla beraber Corvidae infra-takımında yer alan Avustralya ve Yeni Gine'de bulunan bir kuş familyasıdır. Bir kuşun kargalar ve kuzgunlarla yakın akraba olması bu kuştan özel bir şeyler beklemeniz için yeterli zaten. Netekim bu çardakkuşları da beklentinizi boşuna çıkarmıyorlar.

Çardakkuşları isinlerini erkeklerin kurduğu çardaklardan alıyor. Bugünkü konuğumuz olan Büyük Çardakkuşu (Chlamydera nuchalis) çubuklardan iki tane duvar yapmak suretiyle bir koridor gibi bir çardak kuruyor, resimdeki gibi (bu çardakkuşlarının kurduğu iki çardak tipinden biri, diğeri ise merkezi bir çubuğun etrafında bir kulube gibi kurulan çardaklar). Koridorun iki ucunda da beyaz-gri taşlar ve objeleri koyduğu bir alan var. Bu taşlar, gösterinin esas parçaları olan renkli objeler için bir arka plan oluşturuyor.

Bu çardaklar erkeklerin çiftleşmesinde merkezi bir yere sahip çünkü dişiler erkenlerin yaptığı çardakları değerlendirip ona göre o erkekle çiftleşmeye karar veriyorlar. Dişiler erkekleri ziyarete geldiklerinde çardağın bir ucundan bakarak erkeklerin gösterisini izliyor. Bu gösteri, erkeklerin hem öterek (çardak kuşları aynı zamanda çok iyi taklitçiler), hem de renkli objelerini gagalarında kaldırıp dişiye göstermesinden ibaret. Dişi eğer bu gösteriyi beğenirse erkekle çiftleşiyor, yok beğenmezse uçup gidiyor.

Dişi çiftleştikten sonra yuvayı kendisi yapıyor, yavrulara kendi bakıyor, kısacası erkeğin yavruların bakımına hiç bir katkısı yok. Erkeklerin işi gücü ise çardakları üzerine çalışmak, öyle ki sanki bir sanatçı gibi devamlı taşların yerlerini azıcık değiştiriyor sonra çardaklarının öbür ucuna giderek acaba oldu mu dermişcesine bakıyorlar. Çardaklarını "güzelleştirmek" için komşularından objeler çalmaları çok sık rastlanan bir olay.

Buraya kadar çardakkuşlarının en ilginç kuşlardan biri olduğuna ikna olmadıysanız, buyrun buradan yakın. Geçtiğimiz aylarda Current Biology dergisinde basılan bir makale büyük çardakkuşlarının çardaklarının iki tarafındaki beyaz-gri objeleri kullanarak, görsel sanatlarda zorlama perspektif olarak bilinen optik bir yanılsamayı yarattıklarını gösterdi. Buna göre erkekler büyük taşları çardaktan uzağa, küçük taşları ise çardağın yakınına diziyorlar. Çardağın bir ucundan bakan bir dişi için bu çardağın arkasındaki gri alanın olduğundan daha küçük görünmesi demek. Araştırmacılar bu zorunlu perspektifin rastgele bir şey değil, erkekler tarafından özellikle dikkat edilen bir nevi mimari bir tercih olduğunu göstermek için 15 çardakta küçük ve büyük taşların yerlerini değiştirip bu zorunlu perspektif etkisini tersine çevirmişler. Üç gün sonra aynı çardaklara geri geldiklerinde çardak sahibi erkeklerin taşları eskisi gibi boyutlarına göre tekrar dizdiklerini bulmuşlar. Bu da erkeklerin çardakları üzerinde çalışırken taşları özellikle bu boyutlarda dizdikleri anlamına geliyor.

Çardakkuşlarının kullandığı zorlama perspektif bizim türümüzün mimarisi ve sanatında da yaygın olarak kullanılan bir etki. Örneğin ünlü Potemkin (Odessa) merdivenleri aşağı tarafında daha geniş yukarısında da daha dar olduğundan alttan bakıldığında olduğundan daha uzun, yukarıdan bakıldığında da olduğundan daha kısa görünüyor. Keza, zorlama perspektif Bizans sanatında yaygın olarak kullanılan ve ön plandaki objeye dikkati çekmeye yaradığı düşünülen bir teknik. İlginç bir not olarak, insanların perspektifi tam olarak anlaması ancak Rönesans zamanında mümkün olmuş.

Çardakkuşlarının zorlama perspektifi neden kullandıklarını henüz bilinmiyor. Bizanslı sanatçılar gibi belki onlarda dişileri kendilerini izlerken ön plandaki objeye (yani kendilerine ve gagalarında tuttukları objeye) dikkati yoğunlaştırmay çalışıyor olabilirler, ama henüz bu olasılığı test eden deneyler yapılmadı. İlginç bir nokta da, bir çok davranışta olduğu gibi erkeklerin ne kadar zorunlu perspektif etkisi yarattığında da erkekler arasında farklar var: Nasıl her insan aynı seviyede resim çizemiyorsa, erkek çardakkuşlarının bazıları da bu görsel etkiyi yaratmakta diğer erkeklerden daha başarılı. Araştırmayı yapan John Endler ve arkadaşlarına göre bu farklar dişilerin erkekleri değerlendirmesinde rol oynuyor olabilir. Bu da ilerideki araştırmaların konusu olacak bir sorun. Şimdilik tek bildiğimiz bir sebepten dolayı erkek çardakkuşları perspektife önem veriyor.

Daha fazla okumak isteyenler için
Çardakkuşları için genel bilgi (İngilizce): http://en.wikipedia.org/wiki/Bowerbird
ScienceDaily sitesinde makale hakkında çıkan yazı: http://www.sciencedaily.com/releases/2010/09/100909122801.htm
Makalenin kendisi
resim: (c) Graeme Chapman







3 Kasım 2010 Çarşamba

Volkanik küller, plankton patlamaları ve som balıkları: Bir "Yer Sistemi" öyküsü

Sizce Alaska'nın bir ucunda, Aleut Adalari'ndaki bir volkan patlaması, 2000 km ötede Kanada'nın batısındaki nehirlerdeki som balığı (salmon)* populasyonlarını etkiler mi? Etkilemeyi bırakın, ya bu nehirlerdeki 20 yıldır azalan stokları daha önce görülmemiş bolluk seviyelerine taşıdığını söylersek inanır mısınız? Geçtiğimiz ay (Ekim 2010) yayınlanan bir çalışma ve bunu takip eden bir teori, bu harika ekosistem ilişkisinin gayet olası olduğunu gösteriyor.

Hikayemiz British Columbia - Kanada'daki Victoria Üniversitesi'nden okyanusbilimci Roberta Hamme'nin başını çektiği bir çalışmayla başlıyor. Geophysical Research Letters'ın Ekim 2010 sayısında çıkan bu makale, Ağustos 2008'de Aleut Adaları'ndaki Kasatochi Volkanı'nın patlamasıyla havaya yayılan küllerin, aynı ayın sonlarında Kuzeydoğu Pasifik'de bir fitoplankton patlamasına neden olduğunu ortaya koydu (haritaya bakabilirsiniz). Üstelik bu patlama, sürekli gözlemlerin yapılmaya başlandığı son 12 yıl içindeki en büyük fitoplankton patlaması! Peki, bu nasıl mümkün olmuş, volkan külüyle fitoplanktonun ne ilgisi var?


Fitoplankton, daha özelinde okyanusta fotosentez yapan tek hücreli canlılar, organik bileşenleri üretmek, çoğalmak için çeşitli besin elemanlarına ihtiyaç duyarlar: nitrat ve fosfat, kimisi icin silikat (ışık ve inorganik karbonun okyanus yüzeyinde zaten yeterli miktarda bulunduğunu düşünelim). Bir de fitoplanktonun az da olsa metallere gereksinimi vardır, özellikle de demire. Fakat, okyanusun ücra yerlerine demir pek ulaşamaz, zira demir ya kıtalardan denizlere taşınır, veyahut deniz tabanındaki hidrotermal kaynaklardan okyanusa pompalanır, ama bu ikinci kaynağın da okyanus yüzeyine ulaşabildiğinden henüz emin değiliz. Dolayısıyla bu ücra denizlere demirin ulaşmasının en önemli yolu, çöl tozlarının atmosfer vasıtasıyla bu yörelere ulaşmasıdır, ancak bu da çok episodiktir. İşte Kuzeydoğu Pasifik Okyanusu da böyle demir azlığı çeken ve dolayısıyla fitoplankton üretiminin demirle sınırlanmış olduğu bir bölge. Aleut Adaları'ndan yayılan volkanik küller de demir içeriyor ve Hamme ve arkadaşlarının yazdığına göre 1.5-2 milyon km2 kadar bir alanda bu küller denize karışıyor. Ardından da demir limitasyonu ortadan kalkmış ve görülmemiş ölçekte bir fitoplankton patlaması yaşanmış.

Peki, ya som balıkları?

British Columbia nehirlerindeki som balığı stokları 1913 yılından beri takip ediliyor ve son yirmi yıldır da stoklarda endişe verici bir düşüş gözlemlenmiş. Ancak 31 Ağustos'da yetkililerin açıklamasına göre, 1913'den beri görülen okyanustan nehirlere en büyük som balığı göçü bu yıl gerçekleşmiş! Yaklaşık 34 milyon balığın yumurtalarını bırakmak amacıyla Fraser Nehri'ne giriş yaptığı tahmin ediliyor. Uzmanlar da yirmi yıllık trendin tersine dönmesini ve tarihin en büyük stoğunu öngörememiş olmanın verdiği saşkınlık içinde modellerinin sistemin karmaşıklığını ne derece temsil ettiğini sorgulamaya başlamışlar. Balık endüstrisi de böylesine büyük bir stoğu avlayamadığı için (zira azalan stoklar avlanmaya da önemli kısıtlamalar getirmiş) sert bir tepki göstermiş. Yani kaçan balık büyük olmuş!

Henüz bu yıl gerçekleşen stok patlamasının nedeni tam olarak bilinmiyor, ama Kanada'nın önde gelen balıkçılık uzmanlarından Tim Parsons, buna neden olarak yukarıda bahsettiğimiz "patlamaları" - yani önce volkanik ve ardından gelen fitoplanktonik olanı- öne sürüyor. Som balığı, fitoplankton üzerinden beslenmiyor, ancak fitoplanktonu yiyen zooplankton bu balığın yiyeceği. 2010 yılında nehirlere dönen som balıklarının da 2008 sonbaharında okyanusta fitoplankton bolluğundan faydalanan zooplanktondan beslenmiş olması olası. Elbette ki bu yılki som balıklarının bu kadar büyük sayılarda nehire dönüş yapıyor olmasının başka faktörleri var ve şimdiden araştırmacılar bu konuya eğilmiş durumda (gerçekten çok karmaşık bir konu). Ancak şurasını belirtmeden geçemeyiz: stokların hayli yüksek olduğu 1958 yılından iki yıl önce de Kamçatka yarımadasında hayli şiddetli bir volkanik patlama olmuş. Yani, en azından demir azlığı çeken Kuzey Pasifik Okyanusu icin som balığı populasyonları ve volkanizma arasında nedensel bir ilişki olasılığı var.

Tim Parsons'un teorisinin ne derece ayakta kalacağını önümüzdeki yıllarda göreceğiz, ama bu son bulgular ve haberler ekosistemin çeşitli bölmelerinin nasıl birbiriyle içiçe olabileceğini çok çarpıcı bir biçimde gösteriyor. Bu anlattıklarımız çok yeni gelişmeler gibi görülebilir, ama arkaplanında (British Columbia özelinde) bir taraftan 100 yıllık bir balıkçılık kaydı, ve buna ek olarak da 12 yıllık sistemli bir Kuzeydoğu Pasifik biyojeokimyasal gözlem etkinliği var. Bu da doğayı anlamaya yaklaşmak icin sürekli ve sistematik gözlemin ne kadar önemli olduğunu bize gösteriyor.


Daha fazla okumak isteyenler için linkler:
NatureNews - Canada sees shock salmon glut
Science Daily plankton patlaması haberi
Roberta Hamme et al. makale
Nature News - Sparks fly over theory that volcano caused salmon boom

* Türün tam adı "sockeye salmon", yani "Oncorhynchus nerka". ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü web sitesindeki deniz biyolojisi sözlüğüne göre salmon'un Türkçe'ye çevirisi somon olarak yapmak yanlışmış - doğrusu "som balığı" olarak geçiyor.

1 Kasım 2010 Pazartesi

Şarkı serçelerinin marifetleri


Herkese yeniden merhabalar,

Bir süredir kumpanyamiz sessizliğe büründü, farkındayız. Ancak sanmayınız ki yazarlarımız bu süre zarfında boş boş oturdu :). İşte bunun son kanıtı, yazarımız Çağlar Akçay'ın son çalışmaları BBC'de haber olarak yeraldı. Çağlar kumpanyamızda ekoloji ve hayvan davranışı yazılarıyla tanınıyor.

Akçay'ın başını çektiği araştırmacılar, Animal Behaviour'da yayınlanan çalışmalarında şarkı serçelerinin kimin kavgacı olup kimin olmadığını ayırt edebildiklerini ortaya koydu. Daha detaylı Türkçe haber için Evrimi Anlamak sitesinin güncesine buradan gidebilirsiniz. BBC'deki haberi de buradan okuyabilirsiniz.

Çok yakında, Müspetilimler'de yeni yazılarla karşınızda olacağız.

18 Mayıs 2010 Salı

Sağlık Bakanlığı etik kurulunda ilahiyatçı olur mu?

"Benim üstümde ilaç denemiyorlar, onun yerine ruhani danışman desteği sağlıyorlar"

Memleketteki ilginç bir tartışmayı kaçırmışız yine: Sağlık Bakanlığı, Mart ayında değiştirdiği "Klinik araştırmalar yönetmeliği"nde, bu araştırmaların hepsinin izin alması gereken etik kurullarına bir adet de ilahiyat mezunu üye atanmasını şart koşmuş. Tahmin edileceği üzere, bu olay basında biraz yankı bulmuş (ama çok da değil herhalde), özellikle "laik" kesim AKP hükümetini dini bilime karıştırmakla suçlamış. Ben konunun politikasına girmeyeceğim -- politik tartışmalar olayın din, bilim ve toplum kümelerinin kesişiminde kalan esasını perdeliyor, "çöp adam" (straw man) argümanları ortalıkta uçmaya başlıyor.

Konuya, başlıktaki soruya yanıt vererek başlayalım: kısaca evet, olabilir. Uzun cevabı, din adamlarının ya da daha da genel anlamıyla ilahiyatçıların tıpla ilgili etik kararlara girdi yapmasınında prensip olarak bir yanlışlık yok. Ancak bu "prensip olarak" yargısı, çok sınırlı bir yargı, bir şeyin prensipte olabileceğini söylemek, ne "olmak zorunda" anlamına gelir, ne de pratikte uygulamasını haklı çıkarır.

Bahsi geçen kurullar hakkında biraz bilgi verelim. Bu kurullar, yeni ilaç ve tedavilerin etkinliğini araştıran klinik araştırmaların etik kurallara uyup uymadığını denetlemekle yükümlü. Yani örneğin yeni bir ilacın tansiyonu düşürmede etkin olup olmadığını araştırmak istiyorsunuz; araştırmayı yapmak için bu kuruldan izin almanız gerekiyor. Kurul, en az 10, en fazla da 15 üyeden oluşuyor. Bu üyelerin içinde temsil edilmesi öngörülen alan ve uzmanlıklar şöyle (bu ilaç klinik araştırmaları etik danışma kurulu için -- kaynak burada):
- Biri çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanı olmak üzere, tercihen İyi Klinik Uygulamaları kurallarına göre düzenlenmiş klinik araştırmalara araştırmacı olarak katılmış en az dört uzman hekim,
- Farmakoloji alanında doktora yapmış veya uzmanlığını almış, tıp doktoru, en az bir farmakolog,
- Bir tıbbi etik uzmanı veya deontolog,
- Bir halk sağlığı uzmanı,
- Bir eczacı,
- Hukuk fakültesi mezunu bir üye,
- Sağlık mesleği mensubu olmayan, sağlıkla ilgili bir kurum veya kuruluşta çalışmayan ve klinik araştırmalarla ilgisi bulunmayan ilahiyat fakültesi mezunu bir üye,
İlk olarak dikkatimi çeken, tıp ve ezcacılık mesleğinden kurula atanacak üyelerin hangi uzmanlık dalından olmaları gerektiği konusunda görece açık (ve kulağa mantıklı gelen) ifadeler varken, hukuk ve ilahiyat fakültesi mezunlarının hangi uzmanlık dalından olacağı hiç belirtilmemiş. (İlahiyat mezunu üyenin tıp mesleği dışından olması gerekmesi sanırım "tıbbın ilerlemesi" amacını topluma olası zararlar riskiyle dengelemek için, ancak tam da çözebilmiş değilim.) Yani tıp bilimiyle önceden hiç bir ilişkiniz olmasa bile, ilahiyat mezunu olmak sizi bu kurul için yetkin yapıyor, ancak doktorsanız, yetkin görülmeniz için bir klinik araştırmaya katılmanız tercih sebebi. Bu farazi bir kaygı da değil; bu kurullarda şu anda görev yapan dört ilahiyatçının arasında iki tefsir uzmanı, iki de islam ceza hukuku uzmanı var. Bu dört üyenin hiçbirisi, görebildiğimiz kadarıyla, tıbbi bir araştırmanın etik sonuçları, riskleri ve getirileri konusunda oturup düşünmüş, yazıp çizmiş değil. Dolayısıyla bu kurula bir şekilde dinle uğraşmaları dışında bir yetkinlik getirdikleri şüpheli.

Bu demek değil ki bir ilahiyatçı ya da din adamı tıbbi etikten anlayamaz, hasta haklarını koruyamaz. Ancak ilahiyatçıların özel olarak konuya getirdikleri bir şey var mı da illaki bir ilahiyatçı olacak diye sormak da yerinde. Örneğin, yukarıdaki listede en az bir tıbbi etik uzmanı ve bir hukukçu yer alması isteniyor; bu uzmanlık alanlarının bir etik kuruluna bir şeyler katacağı bariz bir şekilde ortada. Ama ilahiyatçıların bu kurula ne katacağını açıklayan düzgün bir argüman görmedim ben. Müzmin muhafazakar "apologist"imiz Mustafa Akyol birşeyler yazmış, ama dediği kaba bir "is-ought" ayrımından, yani bilimin bize ahlaki kurallar veremeyeceği argümanından öteye gitmiyor. Bu genel ilke hakkında ne düşünürseniz düşünün (katılan da var katılmayan da) mesele bu değil burada. Mesele, klinik bir araştırmanın olası risklerini değerlendirmede, bu risklere değecek fayda getirip getirmeyeceğini belirlemede ve hasta haklarının korunmasında ilahiyat mezunu olmanın getirdiği özel bir yetkinlik, bakış açısı olup olmadığı.

Mesele eskiden ilahiyatçıların bu kurulda görev yapamıyor olması da değil. Mevzuatın eski halinde bu son üyede sadece üniversite mezunu olmak şartı aranıyordu; yani bu üyeler ilahiyatçı da olabilirdi. Aslına bakarsanız, bu da çok iyi bir düzenleme değil, zira yine masaya konuyla ilgili bir uzmanlık ya da yetkinlik getirme şartı yok, ancak en azından içinden seçilecek kitleyi sebepsiz yere gelişigüzel şekilde kısıtlamıyor.

Bilim, din ve toplum kesişiminde tartışmamız gereken bir çok konu var. Ancak bu tartışmaların yapıcı olabilmesi için ilk başta amacın sorun çözmek ve doğrusu neyse onu yapmak olduğu konusunda uzlaşmamız gerek. Maalesef Türkiye'de bu ilkeyi kabul etmekten çok uzağız. Bunun gibi anlamsız, gerekçesiz ve sorumsuzca mevzuat değişiklikleri, tarafların birbirlerine zaten az olan güvenini daha da azaltıyor. Bu yüzden de tartışılması gerekenler tartışılmıyor, yapılması gerekenler yapılmıyor, yapılmaması gerekenler ise yapılıyor. O yüzden, siyasi görüşümüz, dini inancımız ve felsefi kabüllerimiz ne olursa olsun, özellikle de halk sağlığıyla ilgili böyle düzenlemelerin gerekçeleri ortaya konulup tartılarak yapılmasını talep etmemiz gerek.