16 Aralık 2009 Çarşamba

Kopenhag ve Türkiye, devam

Kopenhag'daki iklim değişikliği zirvesinde Türkiye ne yapıyor, pozisyonu nedir diye merak edenlerin aradıkları bilgiye ulaşması pek kolay değil. Zira Türkiye zirveye bir heyet gönderdiyse de bu heyet pek etkin değil, bunun da sebebi Türkiye'nin çok da açık bir politikası olmaması.


Türk heyeti bugün Kopenhag'daki ilk etkinliğini gerçekleştirerek iklim değişikliğiyle ilgili stratejini açıklamak için bir toplantı düzenlemiş. Belgenin kendisini okumadan çok da detaylı bir şey söylemek mümkün değil, ancak anlaşılan Türkiye emisyonarın azaltılması için enerji verimliliği yoluna ağırlık veriyor. Bina yalıtımı, toplu taşıma, atık geri dönüşümü gibi başlıklar öne çıkıyor. Aslına bakarsanız bu yaklaşım o kadar da kötü değil, zira kısa vadede ekonomik ve iklim hedeflerin birbiriyle örtüşebileceği alanlar bunlar, dolayısıyla iyi bir politikayla hem ekonomik gelişme hem de iyi bir emisyon azalımı gerçekleştirilebilir. Ama herşey izlenecek politikanın ve geliştirilecek programların detaylarına bağlı.

Anladığım kadarıyla Türkiye'nin şu anki resmi "önerisi" emisyonlarını 2020'ye kadar yüzde 11 azaltması, ancak bu çoğu ülkenin açıkladığı belli bir yıldaki (mesela 1990) emisyonların miktarı değil, şu anda 2020 yılında olmasını öngördüğümüz emisyonların yüzde 11'i. 1990'dan bu yana emisyonların iki katına çıktığı düşünülürse, bu muhtemelen bizim emisyonların da artmaya devam edeceği anlamına geliyor. Türkiye'nin bu öneriye gösterdiği sebep OECD üyesi olmasına rağmen hala gelişmekte olan bir ülke olması ve emisyonlarının diğer OECD ülkelerinin altında olması. Anladığım kadarıyla Türkiye, daha fazlasını yapabilirse yapabileceğini, ancak bağlayıcı hedefler koyup da sonra cezaya maruz kalmak istemediğini belirtiyor.

Buradaki varsayım emisyonları daha çok azaltmanın ekonomik gelişmeyi olumsuz etkileyeceği. Ancak bunun doğru olup olmadığı çok da açık değil. Bu toplantıda kesin bir karar çıkmasa da önümüzdeki bir kaç yıl içerisinde sera gazı emisyonları uluslararası ticaretde geçerli olan fiyatlara girmeye başlayacak. O noktada emisyonlarını azaltmış ülkeler yarışa önde başlamış olacak. Öte yandan zaman zaman gündeme gelen doğalgaz anlaşmalarının gösterdiği üzere, enerji Türkiye için pahalıya malolabiliyor. Dolayısıyla enerji verimliliğini artırmak kısa vadede ekonomi açısından da muhtemelen iyi olacak bir şey. Kısacası bence kısa vadede enerji verimliliğine yüklenen, kısa ve orta vadede ise yenilenebilir enerji kaynaklarını devreye sokacak bir strateji ekonomik açıdan da Türkiye'ye iyi gelebilir, hem de emisyonları azaltmamızı sağlar.

Bağlayıcı emisyon hedeflerinin bu noktadaki rolü, ileride gerekli politika değişikliklerinin gerçekten yapılacağına dair güçlü bir sinyal olması; bu da ilgili sektörlerdeki aktörler kendilerini buna göre hazırlamasını sağlıyor. Enerji gibi hatırı sayılır yatırım gerektiren bir alanda büyük değişiklikler için bunun gibi güvenceler gerekli, "elimizden geldiği kadar yapacağız" genelde yeterli bir güvence değil.

Burada bir uyarı: bunlar genel prensipler, elde pek rakam olmadığı için neyin nasıl sonuçlanacağını bilmek zor. Bu konuda yardımcı olabilecek bazı kaynaklar buldum, ama çok değil. Eğer sizin bildiğiniz bir kaynak varsa (özellikle işin ekonomisiyle ilgili) lütfen bizi mahrum bırakmayın.

Son olarak, Kopenhag'daki gelişmeler ve Türkiye'nin konumuyla ilgili şu adreste işe yarar bilgiler var.

13 Aralık 2009 Pazar

Kopenhag zirvesi devam ederken iklim değişikliği ve Türkiye

Yine uzun bir ara verdik yazmaya, ama yakında gerçekleştireceğimiz bazı gelişmelerle bu ayıbımızı örteceğiz, diyerek ağzınıza bir parmak bal çalayım.

Bizim basında neredeyse hiç yer bulamıyor, ama şu anda Danimarka, Kopenhag'da büyük bir küresel iklim değişikliği zirvesi devam etmekte. Türkiye'de iklim değişikliği pek gündemde olmamıştır hiç, şimdi de, hele karmaşık bir iç gündem varken, manşetlere taşınmaması şaşırtıcı değil. Bu iklim değişikliğinin bize etkisi az olacak, ya da bir noktada ciddi olarak bu konuda ne yapmamız gerektğini tartışmamız gerekmeyecek anlamına gelmiyor, ama hali hazırda daha tartışma olmadığı gibi, bütün dünyanın dikkatle izlediği uluslararası zirveyi de görmezden geliyoruz.

O yüzden, Amerikan politikasıyla ilgili takip ettiğim bir blogda gördüğüm küresel bir Gallup anketi biraz şaşırttı beni. Gallup, çok basit iki soru sormuş, 128 ülkeden bir çok insana: 1) Küresel ısınma hakkında bilgi sahibi misiniz? 2) Küresel ısınmanın size kişisel olarak bir tehdit oluşturduğunu düşünüyor musunuz? Türkiye'de anket yapılanların yüzde 74'ü küresel ısınmadan haberdar olduklarını söylerken, yüzde 66'sı bunu kendisine "kişisel olarak ciddi bir tehdit" olarak görüyor. Buna iki yönden bakmak mümkün: bir, nüfusun yüzde 25'i küresel ısınma diye bir şey duymadığını söylüyor, ve bu da kötü bir şey. Ama yine de olayın ne kadar az gündemde olduğunu düşünürseniz o kadar da korkunç değil bence. Yine de, bilgilendirilecek çok insan var daha Türkiye'de. Öte yandan, küresel ısınmayı ciddi bir tehdit olarak görenlerin oranı cesaret verici, yine gündemdeki yeri göz önüne alınınca. Konu hakkında biraz bilgi sahibi olanların yüzde 89'u küresel ısınmanın ciddi bir tehdit olduğunu düşünüyor. Bu, örneğin Amerika'daki orandan (yüzde 97 haberdar, yüzde 63 ciddi tehdit olarak görüyor) çok daha iyi, ve de gelecekte iklim değişikliği konusunda bir şeyler yapılması için umut verici.

Yine de burada bir paradoks var: bu kadar çok insan küresel ısınmanın ciddi bir tehlike olduğunu düşünüyorsa, neden gündemde hiç yer almıyor bu konu?

Türkiye bu noktaya kadar iklim değişikliği konusunda pek de parlak bir sicile sahip değil: Kyoto Protokol'ünü daha bu sene onayladık (2012'de geçerliliği sona erecek). Daha kötüsü, protokolün emisyonlarını azaltmasını öngördüğü ülkeler listesinde olmamıza rağmen, biz sera gazı emisyonumuzu katlayarak artırdık (bkz. aşağıdaki grafik; zaten bir emisyon hedefi de koymamıştık). Bu konuda Türkiye yalnız değil elbet, hedef koyan ülkeler arasında da hedefini tutturamayacak olan çok. Hükümet bu konuda biraz hareketlendi son birkaç senede, bu ilerisi için bir değişimi getirebilir, ancak şimdilik yapılanlar çok da büyük bir fark yaratmışa benzemiyor. Bu da demek oluyor ki daha fazla önlem alınması gerekiyor.


Kopenhag zirvesiyle ilgili biraz arkaplan bilgisi içeren, Cumhuriyet Bilim Teknik'den bir yazı şurada asılmış, okumanızı tavsiye ederim.

(Grafik, Türkiye'nin 2007'de Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi yükümlülükleri gereği hazırladığı ulusal rapora dayanarak oluşturulmuş; kaynağı şurada. GHG: Greenhouse gases, yani sera gazları demek. Şekilde, 1990 senesindeki emisyon 100 kabul edilerek, o zamandan 2007'ye kadar olan değişiklik gösterilmiş.)

21 Temmuz 2009 Salı

Einstein curutulmus ?!?!?!


Bu blog'un fizikcilerinden biri olarak ben de konuyla ilgili dusuncelerimi paylasmak istiyorum. Konu bir deneyden elde edilen sonuclarin medya araciligi ile aciklanmasi uzerine. Ilk bakista bircok kisi icin neden bu konuya degindigimiz sacma olabilir. Dunyada bircok ornegi olan birsey bu diye dusunenler olmustur ve haklilar. Ornegin, bu sene icinde veya onumuzdeki senenin ilk aylari tekrar calistirmasi beklenen LHC'yi dusunelim. Bu deneyde bilmeyenler icin Higgs bosonun ve supersimetrinin varligi arastirilacagi gibi madde/anti-madde asimetrisi de anlasilmaya calisilacak (bunlarin disinda daha teknik sorular tabiki var cevaplari bekleyen). Ilk aranan Higgs bosonu. Bulunmasi veya bulunmamasi durumunda eminim ki CERN bir basin toplantisi yapip bunu dunyaya aciklayacaktir. Ayni zaman da hakemli dergilerde birden fazla yayin yapilacagindan hic kuskum yok. O zaman biz neden blogumuzda rahatsizlik yasiyoruz. Cevabi cok basit: olayin sunulus sekli: "Einstein curutuldu!" HAYIR, curutulmedi... Cok acik ve net soyluyorum curutulmedi! Bununla ilgili daha detayli asagida kendi dusuncelerimi paylasmaya calisacagim.
Eger Higgs bosonu bulunursa, Standard model'in teorisyenler tarafindan ortaya atilan bir mekanizmasinin doganin bir parcasi oldugunu anlamis olacagiz. Diyelim ki bulunamadi (LHC'nin en onemli ozelliklerinden biri Higgs'i su an kalan butun enerji seviyelerinde arayacak olmasi). O zaman kimse beklemesin herhangi ciddi bir bilimsel dergide veya gazetede su basliga benzer bir baslik: "Standard model oldu!" veya "Verilen Nobeller geri alinsin" veya "Ustad yanilmis, Higgs curudu!" (Bu arada Higgs mekanizmasini ortaya atan sadece Higgs degil, bu bircok bilim adaminin yogun madde fiziginde aslinda kullandigi bir mekanizma, Higgs diye anilmasi tarihi sebeplerden). Problem iste bu yapilan (sadece) bir deneyle hemen 100 yillik teorinin curutuldugunun iddia edilmesi. Ki soru su, Einstein ozel ve genel gorelilik kuramlarini ortaya attigi zaman Newton curutuldu mu ? Ya da Bohr, Heisenberg, Schrodinger, Dirac ve adini saymadigim bir cok cok degerli fizikci quantum mekanigini yazdiklari zaman Newton mekaniginin sonu mu geldi? Cevap HAYIR! Butun teorilerin belli bir uygulama alani vardir ve bu sinirlar icinde dogru cevaplar verirler. Einstein gosterdi ki eger cisimler isik hizina yakin hareket ederse Newton mekanigi artik yanlis cevaplar vermeye baslayacak, benzer sekilde Schrodinger gosterdi ki elektron gibi temel paraciklar icin F=ma yerine kendi adiyla anilan Schrodinger dalga denklemi kullanilmasi dogru olacak. Adi bu blogda su ana kadar gecmeyen quantum alanlar teorisi, hem ozel goreliligi hem quantum mekanigini icine aliyor, Standard model de bir alanlar teorisi, peki bu teori eksiksiz mi, hayir, cok kucuk mesefeleri (Planck uzunluguna yakin uzunluklari) incelemek istedigimiz zaman biliyoruz ki bir yer gelecek ki yercekiminin quantum teorisine ihtiyac duyacagiz. Kisacasi inceledigimiz fizige gore kullanmamiz gereken fizik kuramlari degisiyor, gectikleri yerin disinda verdikleri cevaplar yanlis diye bu teorilere yanlis demek yanlis. Bu sekilde sunulus sekli sonuclarin bir de sunu merak ettirdi bana: Acaba Einstein veya Bohr cikip basin toplantisi yaptilar mi, "Biz Newton'i curuttuk!" diye. Hic sanmiyorum, nerdeyse olay yuz yil once oldugu halde.
Einstein curutulmedi dedim. Kimse yanlis anlamasin, eksikleri olamaz, degistirilmesi gerekmez demiyorum. Zaten biliyoruz ki gorelilik teorisi aslinda fiziklerin efektif teori dedikleri bir teori, yani altinda yuksek enerjilerde gecerli olan baska bir teori var, ne oldugunu da bir cok bilim adami bulmaya calisiyor. String teori ya da bazilarina gore loop quantum gravity denen bir teori genel goreliligin arkasindaki teori olabilir (ya da ikisi de degil su ana kadar aklimiza gelmeyen cok daha ilginc bir teori). Zaman gosterecek... Peki neden bu kadar sert bir sekilde curutuldugu iddiasina karsiyim. Cok basit: zamaninda yapilmis bir deney var, teoriye uygun cevaplar veriyor, sonra bu deney tekrarlaniyor farkli sonuclar bulunuyor, hemen sonuc, "Einstein curutuldu". Ne malum ikinci deneyin yanlis olmadigi? Birincisi icin hemen yafta yapistiriliyor, onlar yanlis olctu diye. Ilginc degil mi? Bilmeyenler icin gunumuzden, 2009 yazindan bir ornek verelim. Uc adet birbirinin benzeri buyuklukleri olcen deney yapildi: ATIC, PAMELA ve MILAGRO. ATIC ve PAMELA farkli sonuclar verdi, ama bazilari bu iki deneyin aslinda dikkatli incelenirse ayni sonucu verdigine inaniyor. Ama son aciklanan MILAGRO sonuclari ATIC ile kesinlikle celisiyor, PAMELA'nin sonuclarina daha yakin. Bircok kisi bilinmeyen yeni bir fizik teorisinin bu gozlemlerin arkasinda oldugunu dusunerek modeller yaziyorlar. Bu arada bazi fizikciler aslinda bu uc deneyin de yeni fizik habercisi degil ama bazi seylerin hesaba katilmadigini iddia ediyor ve kendilerince aciklama getiriyor. Bu uc deneyin de arkasinda onlarca belki de yuzlerce doktorali bilim adami var. Ama kimse de cikip onu bunu curuttugunu iddia etmiyor aninda. Demege calistigim, deneye takilan, makaleyi yazan kisi sayisina veya sadece bir deneyin sonucuna gore bircok testi cok basarili bir sekilde gecmis bir teoriyi curuttugunu iddia etmek cok buyuk bir hata. Gunun birinde baska gruplar da benzer sonuclar bulur, bilim adamlari tartisir hatalar veya eksikler bulunur duzeltilir. Hatta yerine yenisi de yazilir teorinin. Buna akli basinda kim karsi cikar? Zaten bilim bu sekilde ilerlemiyor mu? Bu arada bilim kabul edersiniz ki demokratik degil, sonuclar bilim adami sayisina gore degil, doganin ta kendisine gore yanlis veya dogru oluyor!

Bu blogda yazilan elestirlere verilen cevap ise bence hayli ilginc. Eger bir bilim adami yuz yillik teoriyi curuttum diyorsa o zaman kendisine "deli" denmesine bile hazirlikli olmali (Altini cizmek istiyorum, kesinlikle direk ve dolayli olarak bunu soylemiyorum. Aklimdaki ornek Lubos Motl ve Peter Woit arasinda string teori ile ilgili gecen 2-3 yillik blog tartismasi, hatta savasi, ilgilenenler gidip bakabilirler tartisma hangi boyutlara kayabiliyor, biz kesinlikle buna karsiyiz zaten elestirecegimiz nokta da bu). Bircok ornegi var "deli" sayilan, dislanan bilim adamlarinin sonunda tarihe gectigi ve onlara "deli" diyenlerin kimse tarafinda hatirlanmadigi ile ilgili olarak. Eger cidden aciklanan sonuca guven duyuyorsa bilim adami, elestiriye de acik olmali, rahatsiz olmamali, "sen sunu bunu bilmiyorsun" diye elestireni ezmeye calismamali kanimca. Ozellikle bu durumda yaziyi yazan Erol da bir fizikci, bilmeyenlere duyuruyorum! Erol'un yazisinda sahsa yonelik hic bir elestiri yok, sadece sonuclarin aciklama sekliyle ilgili elestiri var. "Sayin Akcay" diye baslayan cevap, sona dogru dalga gecme boyutuna geliyor. Erol "zar atarak" falan yazi yazmiyor, elestirilmek herkesin hosunu gitmez, ama bu bile "sen olme e mi" gibi alayci bir uslup kullanma hakkini kesinlikle kimseye vermiyor. Yakismiyor...

Yorumumu fizikci olmayanlar icin biraz bunaltici bir sekilde bitiriyorum ama genel gorelilik yerine kanulmaya calisilan teoriyle ilgili teknik sorularim var:
-Hamilton veya Lagrange tanimlari nedir yeni teorinin, sistemin dinamigini nasil belirleniyor ?
-Hamiltonian veya Lagrangian olmadan nasil quantum teorisi nasil yaziliyor?
-Local korunma kanunlari hangi simetrilerin sonucu ortaya cikiyor? Noether teorimini kullanarak bu koruma yasalarini cikartabiliyor olmamiz lazim.
-Teorinin arkasinda hangi temel presipler var?
-Kara delik var mi yeni teoride? Varsa information paradox'u aciklanabiliyor mu?
-Kara delikler icin entropi event horizon'in alaniyla bagli, hala gecerli bu baglanti?
-Dark energy veya dark matter ile ilgili ne soyluyor yeni teori?
-Yercekimsel dalgalar var mi yeni teoride, yoksa neden NASA LISA icin bosuna mi para harciyor?
-Yercekimi olan bir yerde parcaciklarin quantum statelerini tanimlamak mumkun mu yeni teoride?
-Buyuk patlamadan sonra evrenin gelisimi ile ilgili model nedir? Kozmik alan isimasini aciklayabiliyor mu yeni teori?
-AdS/CFT hesaplarinda genel gorelilik her zaman kullaniliyor? Bu hesaplar yanlis mi bu yeni teoriye gore ?
Not: Yazimda Turkce karakter kullanmadigim icin umarim kimse kusuruma bakmaz.

16 Temmuz 2009 Perşembe

Küçülen koyunların sırrı

Vakit darlığı ve seyahat halinde olmaktan fırsat olmadı bir türlü yazmaya, ama es geçmek olmazdı, en azından bir link vereyim dedim. İki hafta önce, Dr. Arpat Özgül'ün doktora sonrası araştırmaları kapsamında hazırladığı bir makalesi Science'da çıktı. İskoçya'daki ufak bir adada yaşayan vahşi Soay koyunlarının küçülmesinin nedenlerini ortaya koyan veriler, doğal seçilim ve iklim değişikliğinin etkilerine dair önemli şeyler öğretiyorlar bize. Uzun vadede klasikler arasına girebilecek bu makale için Arpat'a tebrikler! Makale ve Arpat'ın bulguları hakkında daha ayrıntılı bilgi isteyenlere, Evrim Çalışkanları'ndaki güzel hazırlanmış yazıyı şiddetle tavsiye ederim.

(Bu arada bu haftaki Cumhuriyet Bilim Teknik'te de Arpat'la yapılan bir söyleşi yayınlandı.)

1 Temmuz 2009 Çarşamba

Einstein'ı çürütmek -- II

Efendim, blogumuz uzun bir süredir durgun, biliyorsunuz. Ancak görünen o ki, bazı "eski" yazılarımız (internet zamanında) sonradan keşfediliyorlar. Bir süre önce bir Türk fizikçisinin Einstein'in görelilik kuramını "çürütmesi" ve bunu basın açıklamasıyla dünya kamuoyuna sunması konusunda yazdığım yazı da öyle oldu.

Yazı ilk yayınlandığında bir kaç yorum almıştı. Çoğu yorum "ben de anlamadım bu işin aslını," diyordu. Birkaç hafta önce ise yazı belli ki söz konusu fizikçi Sayın Prof. Dr. Tolga Yarman'a daha yakın çevrelere ve sonunda da hocamızın kendisine ulaşmış. Hocamız da sağolsunlar nacizane blogumuza birkaç satır yorum yazmaktan gocunmamış, dahası üşenmeden neredeyse cümle cümle yanıt vermiş. Ben biraz daha genel olarak devam edeceğim, kusura kalınmaz ise.

Öncelikle hocamız kendisi ve üniversitesi hakkında yazdıklarımın üslubundan alınmış sanırım. Ben de yazıyı tekrar okuyunca bazı sert kaçan ifadeler gördüm; bugün yazsaydım başka türlü yazardım herhalde. Gerçi blog gibi dinamik bir ortamda bunlar olabilecek şeyler, ama yine de, fazla ileri gittiysek affola. Öte yandan, sayın Yarman'ın yazdıkları, konu hakkındaki fikrimi pek değiştirmedi maalesef.

Bu basın açıklaması olayında bana esas ters gelen şey yöntemle ilgili idi: hakemli bir dergide yayınlanmak üzere daha gönderilmemiş bir deneyin sonuçlarını basın açıklamasıyla, hem de sansasyonel olarak ("Einstein'i çürütmek" gibi sözlerle) duyurmak, kabul edilen bilimsel normların dışında ve "reklam kokan" bir hareket. Bu akran denetimi geleneğinin (peer review), tıpkı demokrasi gibi, eksikleri var (özellikle bunun gibi tartışmalı konularda) ama buna rağmen elimizdeki en iyi yöntem. Basın açıklamalarıyla yeri tutulabilecek bir şey değil. Sayın Yarman'ın yorumunda belirttiği gibi basın açıklamasını tek başına değil, çalışma ortaklarıyla yapmış olması da durumu kurtarmaya yetmez, mesele Yarman'a kişisel olarak güvenmememiz değil, sonuçların ne de anlatılış şeklinin bağımsız bir denetimden geçmemiş olması.

Sayın Yarman bir çok link vermiş yorumlarında, bilimsel makalelerine örnek olarak (gerçi linklerden bazıları çalışmıyor), bunların arasında bahsi geçen deneyin yayınlandığı makale de var. Öncelikle kendisini ve çalışma arkadaşlarını bu yeni yayınlanan makaleleri için tebrik ederim. Ama bunun yayınlanması yöntem ile ilgili dediklerimde bir değişiklik yaratmıyor, zira makale ben yazıyı yazdıktan sonra, Ocak 2009'da dergiye gönderilmiş. Benim dediğim ise (40. baskı), insanların bloglarında hakkında ileri geri konuşacağı basın toplantıları düzenlemeden önce bu sonuçları hakemli dergide yayınlamak gerektiği. Hayır, sonuçlar dünyaya yaklaşan bir göktaşının yörüngesi ya da domuz gribinin DNA sekansı ile ilgili olsa anlardık, ama sanırım bu teorinin o kadar da aciliyeti yok. (Gereksiz bilgi: domuz gribinin sekansı elde edildiği gibi açıklanmasına rağmen, hiç vakit geçirmeden, bir kaç hafta sonra Nature'da da yayınlandı.)

Bir de tabi yapılan araştırmanın gerçekten Einstein'ı çürütüp çürütmediği meselesi var. Çok uzatmadan söylemek gerekirse deney, 1963 yılında yapılmış, genel göreliliğin öngördüğü zaman yavaşlamasını ölçen başka bir deneyi (biraz değiştirerek) tekrarlıyor, ve orijinal sonuçlardan farklı sonuçlara varıyor. Bunun önemi, ilk deneydeki sonuçların genel göreliliğin dayalı olduğu yerçekimiyle ivmeli hareketin birbiriyle eşdeğer olması ilkesinden yapılabilecek öngörüyle örtüşmesi, yeni sonuçların ise örtüşmemesi*. Yeni bulgu genel göreliliğin öngördüğünden daha fazla yavaşlama olduğunu gösteriyor, ki bu üstüne gidilmesi gereken ilginç bir bulgu olabilir. Ancak bu bulgu genel göreliliği çürütüyor demek için çok erken, zira genel görelilik (ve zamanın yavaşlamasıyla ilgili öngörüleri) başka bir çok gözlem tarafından destekleniyor, başka bir çok problem için hesaplamalarda başarılı olarak kullanılıyor**. Bu deneyde sonuçların farklı çıkması ilginç, ama bu deney sonunda "Türk bilimadamı Einstein'i çürüttü" demek, bence en iyi ihtimalle abartma.

Bütün bunlar bir yana, bu makale esas sorunumu tam çözmüyor da. Yazarlar makalenin sonunda sonuçlarının klasik görelilikle çeliştiğini ama Yarman'ın teorisine daha yakın olduğunu söylüyorlar, ama ne teori var ortada, ne de en azından kabaca bir paragrafda o teorinin ne farkı olduğundan bahsedilmiş. Sayfalarca teoriden bahsetmek zorunda değiller elbette, makale bir deney makalesi sonuçta. Ama başa dönersek, basın toplantısının konusu, bir Türk bilimadamının kuramının Einstein'ınkini altetmesi. Şu halde elimizde olan ise, anormal gözüken bir deneysel sonuç, ve tam olarak ne yaptığını bilmediğimiz bir teori -- yalnızca bu deneyleri motive ettiği ifadesiyle Yarman'ın 2005 ve 2007 senelerinde Rusya'da yapılan iki konferansta sunduğu bildirilere atıf yapılmış. Teknik olarak bunlar yayınlanmış sayılabilir, ama bu kadar önemli olduğu söylenen bir teorik gelişmenin, ve Yarman'ın teorisinin neyi öngördüğünün en azından internetten erişilebilir bir dergide yayınlanması iyi olurdu.

Lafı daha fazla uzatmanın gereği yok. Kişisel olarak tartışmalı işlere el atan, anaakım düşüncesine karşı çıkanlara sempatim büyük. Ben de kendi çapımda böyle birşey yapmaya çalışıyorum (hatırlatın da bir ara anlatayım ne yaptığımı). Bilimsel yayın işinde ne kadar haksızlık ve politika, çıkar vs. olduğunu ilk elden defalarca gördüm. Ama bunları bahane edip sansasyonel basın toplantılarına girişmek arabayı atın önüne koymak demek. Hele bizim ülkemiz gibi bilim okur-yazarlığının yerlerde süründüğü, gazetelerde bilim haberciliğinin acınası durumda olduğu yerlerde, en hafif tabirle, büyük sorumsuzluk. Bütün bu basın toplantıları ve fantastik iddialar, en sonunda bilimin toplum nezdinde karikatürleşmesine ve mesleğin itibarının azalmasına yol açacaktır. Benim tepkim de bunadır.


*Merak edenler için ilk deneyi yapan Walter Kündig'in makalesi burada. Deneyin ana fikri, zamanın yavaşlamasını, dönen bir platform üstüne yerleştirilmiş bir gama ışını kaynağının frekansındaki değişimi gözlemleyerek ölçmek. Yeni deneyi yapan, aralarında Yarman'ın da bulunduğu ekip, başka bir makalede aslında bu ilk deneyde de verilerin işlenmesinde bazı hataların yapıldığını ve onun sonuçlarının da genel göreliliği desteklemediğini iddia ediyor.

** Merak ettim, bu ne kadar önemli bir deneydi diye, genel göreliliği destekleyen, bahsi geçen 1963 makalesine SCI'de yalnızca 45 atıf yapılmış. Yani bu makale bu tarz işleri yapanlar arasında az çok bilinen, ama genel göreliliğin en önemli kanıtlarından biri olmaktan çok uzak bir deney.

Başka bir not: Yarman'ın şu anda sitede bulunan yorumlarının altında yaklaşık aynı uzunlukta, İngilizce bir kaç yorumu da vardı. Ancak bu yorumlar hem İngilizce oldukları, hem de bizimle alakası olmayan, başka bir blogdaki eleştirilere yanıt verdikleri için onları sildim. Aynı yorumlar, söz konusu diğer blogda mevcut, ilgilenenlere bakmalarını tavsiye ederim. Ayrıca Tolga Yarman'ın yorumlarından yalnızca birkaç dakika sonra (ne büyük bir tesadüf), bizim için bir ilk daha gerçekleşti; blog sahibi olmanın insan egosu üstündeki etkilerine dair bir mani içeren bir yorum geldi. Anatomik referansları nedeniyle maalesef onu da silmek zorunda kaldık. Kullanıcı adı Oz. olan kişinin alınmayacağını umuyoruz.

Son not: Sayın Yarman'ı "Wikipedia sorumluları" tarafından hazırlanan sayfası için de kutlarız. Büyük düşünür Dr. Stephen Colbert'in bize öğrettiği üzere, Wikipedia'da yazıyorsa, doğru demektir, biz birşey diyemeyiz.

12 Mayıs 2009 Salı

Gerçekler mi, kim takar gerçekleri?

Uzun süren sessizlikten dolayı özür dilerim -- oldukça yoğun bir dönemdi, hala da öyle.

Ancak internette gördüğüm iki yazı nedeniyle duramadım, bir iki laf etmem gerekecek. Birincisi bir blog yazısı: Yazıda 1999 Marmara Deprem'inin Amerika ve İsrail'in geliştirdiği yeni bir teknolojinin denemesi sonucunda oluştuğu iddia ediliyor. Bu normalde gördüğünüz "İsrail'liler sadece müslüman DNA'sına etki eden mutasyon geliştirdi" haberlerinden biraz daha sofistike. Teknoloji deprem yaratıp yıkmak için değil de fay hattında biriken gerilimi kontrollü boşaltıp depremi önlemek için geliştirilmiş. Ama çok gizli nedense, ve insan hayatının ucuz olduğu Türkiye'de denenmiş. O gün Gölcük'teki İsrail heyeti de ondan ordaymış hatta (İsrail'liler gerçekten var mıydı o gün Gölcük'te bilmiyorum). Ama gelin görün ki deney umulduğu gibi gitmemiş, insanlar ölmüş.

Bu hikaye öylesine, zararsız ve sentimental bir tuhaflık olarak görülebilirdi. Ama işin aslı öyle değil. Zira bütün bu hikayeler hedef şaşırtmaca: Türkiye'nin aktif fay hatları üstünde olduğu bilinmesine ve 30-40 senede bir olan büyük depremlere rağmen (herhalde 1855 Bursa depremlerini de İsrail'lilerin elektromagnetik dalgaları yaratmadı) binaların yapısal eksikliklerinden, deprem yönetmeliklerinin uygulanmamasından, afet planlaması yapılmamasından bahsedilmemesi için ortaya atılan hikayeler bunlar. Yazının bir yerinde Avrupa'daki ekiplerin çabucak mobilize olurken Türkiye'de kargaşa yaşanmasının bunun planlı bir deprem olduğunun kanıtı olarak bahsedilmesi trajik ironinin tepe noktası.

Hadi bunu yazan ne idüğü belirsiz, politik amaçları olan birisi, bloguna post eden de bu işten anlamayan saf bir vatandaşımız. Türkiye'nin en kaliteli gazetelerinden olma iddiası taşıyan Radikal'de çıkan şu saçmalığa ne demeli?

"'Domuz gribi'ne ilişkin inanılmaz iddia"

Diyor ki Radikal'in "haberi" (neden tırnak içine aldığımı anlayacaksınız): Avustralya'dan tanınmış virüs araştırmacısı Adrian Gibbs, domuz gribi virüsünün insan yapımı olduğunu iddia etti. (İsrail'liler burda muhtemelen yakayı sıyırıyorlar, zira domuz kosher değil.) Haber, ana sayfada "Virüs yoksa biyoloji silah mı?" alt başlığıyla verilmiş. Sorun şu ki, gerçekte kimse virüsün biyolojik silah olduğunu iddia etmiyor. Gibbs'in (ki kendisi gerçekten tanınmış ve saygıdeğer bir virüs araştırmacısı) hipotezi, bu virüslerin aşı geliştiren lablardan birinden hata sonucu (örneğin biyolojik atıkların uygun bir şekilde işlenmemesi) domuzlara geçmiş olabileceği yönünde. Bunu destekleyen veriler de oldukça dolaylı (bu virüsün iki farklı virüs soyunun melezi gibi gözükmesi ve domuzlardaki diğer virüslerden daha hızlı mutasyona uğramış olması gibi). Her halikarda ne olup bittiğini anlamak için çok daha fazla DNA sekansının karşılaştırılması gerek. Gibbs'in kendisi de bu olayda art niyet olmadığını düşündüğünü, muhtemelen bu virüslerle çalışan bir laboratuvarda şans eseri iki virüsün bir araya geldiğini söylüyor.

(Burda da bir ironi var; bu sefer daha komik: o da bizde ve dünyadaki onca telaşa rağmen, domuz gribi pek de öldürücü bir virüs çıkmadı; her sene dünya da onbinlerce kişiyi --çoğu çocuk ve yaşlı-- öldüren normal gripten pek bir farkı yok. Yani silah olsaydı herhalde havalı tabanca y da su tabancasıyla eşdeğer bir silah olabilirdi.)

Peki o zaman Radikal neresinden uyduruyor biyolojik silah meselesini? Radikal'in bilim muhabiri (ya da bilimden az çok anlayan herhangi bir editoryal kadrosu--Sayın Berkan kusura bakmasın) olmadığı gibi, böyle işleri haber yapabilecek bir dış muhabiri de yok. Dolayısıyla bu haber de Bloomberg haber ajansında çıkan daha geniş bir haberin kısaltılmış, basitleştirilmiş ve çarpıtılmış versiyonu. Orijinal haberin linki şurada. Ama Türk halkının detaylı ve doğru bilgiye değil "aman Tanrım, insanlık nereye gidiyor" şeklinde sansasyonlara layık olduğunu düşünen Radikal yazarları ve editörleri, hikayenin kafalarına esen tarafını alıp gerisini de malum anatomik bölgeden uydurmakta sakınca görmemişler.

Radikal'e diyoruz: gerçekten de "Daha mükemmel olmalısınız".

24 Mart 2009 Salı

Darwin ırkçı mıydı...

... konusunda Evrim Çalışkanları blogunda iki satır yazıverdim, buyrun buradan.

17 Mart 2009 Salı

Akyol'lar Darwinizm'e karşı

(Bu yazıyı, Tübitak'taki Darwin skandalı patladığında yazmış, asmış, sonra da bazı düzeltmeler yapmak için çekmiştim; sonra da düzeltmeleri yapmadan bırakmışım. Kısmet bir sene sonrasınaymış. Bu arada Tübitak'daki vaka ile ilgili pek bir gelişme olmadığını da belirtelim -- olayla ilgili bir soruşturma, araştırma olmadı. Editör Çiğdem Atakuman önce görevine iade edildi, sonra daha tekrar görevden alındı sessizce. Bilim ve Teknik, Haziran sayısında Evrim kapağıyla çıktı...)

Bugünkü konuklarımız, baba-oğul Taha ve Mustafa Akyol'lar. Hemen belirteyim, bu iki beyefendiyi, bozuk plak gibi "DNA'nın şans eseri oluşması ihtimali trilyonda bilmemkaçtır"da takılmış yaratılışçı arkadaşlara her zaman tercih ederim. Keşke bütün yaratılış savunucuları onlar gibi olsa. Akyol'lar profesyonel yazar olmanın hakkını vererek, Türkçe'yi iyi kullanan, ve temelde ne dediği anlaşılan yazılar yazıyorlar. Darwin konusundaki tartışmalara hoşgörü mesajları ile başlamalarını da gerçekten takdir ediyorum. Ama yazılarının geri kalanında savundukları görüşlere katılmak mümkün değil.

Taha Akyol, Milliyet'teki köşesinde Darwin konusunu iki kere ele aldı: burada ve şurada. Birincisinde Darwin'in sansürlenmesine karşı olduğunu belirttikten sonra (yürekten bir bravo!) Darwin'in bilim değil metafizik olduğunu bombasını sakince odanın ortasına atıveriyor. Bomba diyorum, zira yüz elli senedir hayatlarını Darwin'in teorisini deneyler ve gözlemlerle test etmeye adamış binlerce bilimadamı bu haberi alınca, aralarından ölmüş olanları şüphesiz ki öte dünya'da Darwin'in yakasına yapışacak, ölmemişleri de zaten kalp krizi ve depresyondan kısa zamanda bunların arasında katılacaktır. Zira metafizik dediğiniz şey genelde rahat koltuklarında oturup piposunu tüttüren entellektüellerin aralarında dönen tartışmaların konusudur, metafizik yapmak için kalkıp tropik yağmur ormanlarında günlerce kuş ya da böcek peşinde koşmanız (Wallace), ya da Afrika'da HIV virüsünün insanlara nasıl geçtiğini araştırırken sıtmaya yakalanıp hayatınızı kaybetmeniz (W. D. Hamilton) gerekmez.

Bakın Taha Akyol bu önemli buluşunu nasıl kanıtlıyor:
Bilim felsefecisi Popper’e göre, Darwinizm “bilimsel” değildir, “metafizik”tir! Çünkü bilimsel metotlarla ‘sınamak’ imkânı yoktur; ne aritmetiğe başvurabilirsiniz ne de deney ve gözleme... Hatta Popper, Toplum Bilimlerinde Öndeyi ve Kehanet adlı ünlü akademik konferansında “Evrim yasası diye bir şey yoktur, yalnızca bitkilerin ve hayvanların değiştiğine, daha doğrusu, değişmiş olduğuna ilişkin tarihsel veriler vardır” diye vurgulamıştır.
Karl Popper "Darwinizm bilim değildir," demiş. Eh, Popper "bilim felsefesi" demek olduğuna göre (yanlışlanabilirlik prensibiyle anılır kendisi), demek ki hakkikatten Darwinizm bilim değilmiş.

Tabi burada üç sorun var:

Birincisi, Popper da bir insan, ve o da hata yapabilir. Her halikarda, kimin dediğinden bağımsız olarak, Darwinizm'in gözleme dayalı olarak sınanamadığının iddia edilmesi bir hata: doğal seçilim, Darwin kitabını bastığı anda zaten deneyler ve gözlemlerle iyi sınanmış bir teoriydi. 1839'dan 1859'a kadar geçen sürede Darwin şirket kurup yumurta satmadı -- fikirlerini test etmekle ve kanıt toplamakla meşguldü. son 150 senedir de sınama işi devam etmekte, ve Darwin'in dediklerinin bir kısmı yanlış çıksa da (mesela kalıtım teorisinin çöpü boylaması çok uzun sürmedi), ve doğal seçilim dışında başka evrimsel süreçlerin varlığını öğrenmiş olsak da (örneğin genetik sürüklenme), Darwin'in temelini attığı kuram sınamalardan başarıyla geçti. Daha başarıyla geçip geçmediği belli olmayan alanlar da var, örneğin eşeysel seçilim, o konularda da tartışma, model geliştirme ve sınama devam ediyor (nacizane yazarınız da bu işe bulaşmış durumda).

İkincisi, Taha Bey, Popper'ın "gençlik hali"ne dayandırıyor argümanını: 1978'da Popper'ın kendisi evrim teorisinin metafiziksel bir program olduğu yolundaki görüşlerinin hatalı olduğunu belirtti (Popper'in 1978'de yaptığı konuşmasının tam metnine şuradan (abonelik gerekebilir) erişebilirsiniz).

Üçüncüsü de, Popper'in neyin bilim olup neyin olmadığını söylediklerinin yanlışlanabilir olup olmadığına göre ayırma yöntemi bilim felsefecileri tarafından uzun zaman önce terkedilmiş durumda. Bunun temel sebeplerinden biri de, yanlışlanabilirlik ilkesinin ilk bakışta çok açık ve net gibi dururken gerçek dünyada uygulaması neredeyse imkansız, fazla katı bir ilke olması. Aslına bakarsanız felsefede "demarkasyon problemi" diye anılan bilim denen şeyin etrafının çizilmesi problemi, günümüzde üzerinde doğrudan çok çalışılan bir alan değil -- 1960'ların sonunda Lakatos ile Feyerabend'ın efsanevi tartışmalarından sonra bilim felsefesi kendini daha çok bilimin nasıl işlediğiyle ve elde edilen sonuçların diğer felsefe alanlarına etkisiyle meşgul etmiş.

Sonuç olarak, Taha Akyol'a evrimsel biyolojiyle ilgilenen herhangi bir hakemli bilimsel derginin bu ayki sayısını okumasını öneriyorum, o zaman evrim teorisinin nasıl hergün her dakika sınanmakta ve yenilenmekte olduğunu görecektir.

Bu dediklerime benzeyen bir şeyi, Celal Şengör de Akyol'a yazdığı mektupta belirtmiş. Zaten Taha Bey de bu mektuba gösterdiği tepkide ilk yazıda ileri sürdüğü test edilemez, sınanamaz görüşünden geri adım atıp, "sınanmıştır, şimdilik başarılıdır" cümlesindeki "şimdilik" kaydına vurgu yapmayı tercih ediyor gibi gözüküyor. 150 sene sonra "şimdilik" kaydına vurgu yapmak ya aşırı iyimserlik, ya da insafsızlık; kararı siz verin.

Mustafa Bey'in derdi ise farklı. O da Darwin'in sansürlenmesine karşı olduğunu belirttikten sonra (tekrar, yürekten bir bravo!), ortada başka türlü bir sansürün olduğunu iddia ediyor. Zira Tübitak Dawkins, Gould gibi ateist yazarların kitaplarını yayınlarken, Conway Morris gibi dini yorumlara daha yakın evrimcilerin kitaplarını yayınlamazmış. Efendim Conway Morris'in ismi Akyol'un yazılarında çok geçer oldu. Bunun da sebebi Conway Morris'in doğada bazı örüntüler olduğunu iddia etmesi, evrim yönsüz olmadığını, daha özelde de insanarın ortaya çıkmasının kaçınılmaz olduğunu savunması. Bu, Tanrı'nın planı gibi dini fikirlerle örtüşen bir görüş, zaten Conway Morris de inançlı bir bilimadamı.

Conway Morris'in argümanlarının detayını çok takip etmediğimi itiraf edeyim, ama görünen o ki yakınsayan evrime dayalı bir argüman. Yakınsayan evrim, farklı atalardan gelme iki soyda birbirine benzer özellikler evrilmesi. Buna örnek, yarasaların ve kuşların kanatları. Anatomik açıdan birbirinden farklı olan bu yapılar, birbirinden bağımsız olarak, ama aynı problemi çözmek için (uçuş) evrilmiş. Akyol'un verdiği örnek ise, ahtapot ile insan gözleri arasındaki benzerlik. Argüman şöyle devam ediyor: birbirinden bağımsız soylar benzer özellikleri geliştiriyorlarsa burada bir şablon olmalı.

Fakat bu argüman çok da güçlü değil, zira yakınsayan evrimi şablonsuz açıklamak da oldukça kolay. Bunun üç sebebi var. (1) Örneğin, ahtapotlar ve insanlar birbirinden evrimsel olarak oldukça uzak da olsalar, gelişim mekanizmalarının bir çoğu ortak. O yüzden tam olarak birbirinden bağımsız kabul edemeyiz bunları. Dolayısıyla doğal seçilimin üstüne etki ettiği malzeme tamamen farklı değil, aynı öğeleri içeriyor. (2) Yakınsayan evrim, canlılar aynı problemi çözmeleri gerektiği zaman ortaya çıkan bir şey. Bu da zaten kendi başına olabilecek özelliklere bazı kısıtlamalar getiriyor. Örneğin gözlerin çalışması için ışığı belli bir düzleme odaklaması, orada da ışığa duyarlı moleküller bulunması gerekiyor. Bunun için mesela gözün hacmini dolduran maddenin şeffaf olması zorunlu. Ya da kanatların iyi bir süzülme açısına sahip olması gerekiyor, bu da kanatları yassı ve geniş olması anlamında. Fizik kanunlarının empoze ettiği bu kısıtlamalara şablon demek isterseniz ne ala, ama o zaman ayakta durmak için altımızda katı bir yüzeyin olması gerekmesi de bir şablon. (3) Yakınsayan evrim ürünü olan özellikler hiçbir zaman birbirinin tıpa tıp kopyası değil. Yine yarasalar ile kuşların kanatlarını karşılaştırırsanız görürsünüz ki birisi el parmakları arasında gerilmiş bir deriden, diğeri kol boyunca dizilmiş tüylerden oluşur. Tabi bunun açıklaması çok kolay: memelilerin tüyleri olmadığı için uçmak için tüy evrilmesi yerine kemiklerin arasında bir deri gerilmesi daha olası. Bu bir şablonu izleyen bir "şef ahçı"dan ziyade evdeki malzemeyle çabucak ne yapılabiliyorsa onu yapmaya çalışan bir ev hanımını andırıyor.

Mustafa Akyol'un argümanının, yakınsayan evrimin neyi kanıtlayıp neyi kanıtlamadığından başka büyük problemleri de var. Öncelikle Akyol, Conway Morris'in görüşlerini tamamıyla yansıtmıyor: Conway Morris evrim kuramının hemen hepsini kabul ediyor, bazı yorumlarında problem görüyor. Daha özel olarak, Akyol'un yakın zamana kadar ateşli savunucusu olduğu Akıllı Tasarım görüşünün hem bilimsel olmadığını, hem de "kötü ilahiyatçılık örneği" olduğunu savunuyor (9. soruya verdiği yanıtı dinleyin). Dolayısıyla Akyol'un Conway Morris'i sanki Akıllı Tasarım görüşünü savunuyormuş gibi göstermesi düşünsel açıdan pek de dürüstçe değil.

Bilimsel konuların, evrimin gerçekliği ya da nasıl işlediği gibi, dini ve metafiziksel konulardan ayrılması gerektiği konusunda Mustafa Akyol'a katılıyorum. Ama Akyol, ateist dediği kesimden beklediği özeni kendisi göstermiyor; tam tersine metafiziksel görüşlerini beğendiği yazarların argümanlarını eksik halleriyle kendi pozisyonunu savunuyormuş gibi gösteriyor.

Dahası, Dawkins'in aynı zamanda ateist olması, onun evrim konusundaki fikirleri hakkında bir şey ifade etmez. Tübitak tarafından çevirilen kitaplarda da din hakkındaki görüşlerinden bahsetmiyor Dawkins. Akyol'un bahsettiği kitapların Dawkins ya da Gould ateist olduğu için Tübitak tarafından yayınlandığını düşündürecek bir ibare de yok (en azından Akyol bu konuda bir kanıt sunmuyor). Dawkins ve Gould bütün dünyada popüler evrimin en çok okunan yazarları. Gen Bencildir kitabı çıkalı neredeyse 35 sene oldu ve biyolojide en çok satan ve en etkili olmuş kitaplardan birisi. Gould için de durum böyle. Popüler bilim alanında yayın yapan herhangi bir yayınevinin bu kitapları çevirip yayınlaması kadar doğal bir şey olamaz. Öte yandan, Dawkins'in dini görüşlerini savunduğu kitabı Tübitak tarafından değil, özel bir yayınevi tarafından çevirildi (üstüne üstlük yayımcısı da dava edildi ve Dawkins'in sitesine erişim yasaklandı).

Conway Morris'in kitaplarının çevirilmesini ben de çok isterim, hatta onunla birlikte yine kendileri Hristiyan olan Ken Miller ve Joan Roughgarden'ın kitapları da çevrilsin. Ama evrim üzerine çevrilen kitapların iki elin parmaklarını zor geçtiği ülkemizde Dawkins'in evrim üzerine olan kitaplarının yayınlanmasını ateist sansürcülük olarak nitelemek, üstelik bunu aynı yazarın din üzerine olan kitapları ve web sayfası apaçık sansüre ve baskıya uğrarken yapmak, düpedüz insafsızlık.

Sonuç olarak, baba-oğul Akyol'ların Darwin konusunda hoşgörü çağrısına katılmamak elde değil. Öte yandan ihtiyacımız olan daha fazlası: bir yandan yazıp çizdiğimiz konular hakkında yeterli bilgi, diğer yandan da başkalarında eleştirdiklerimizi kendimiz de yapmamayı becerecek düşünsel dürüstlük.

15 Mart 2009 Pazar

Erkekler daha mı evrimci?


Bir süredir aklıma takılan bir konuda birşeyler yazayım dedim. Malum bizim evrimianlamak.org sitesinin Facebook'da bir "fan grubu" var (kaydolmadıysanız hala, olmanızı tavsiye ederim). Herhangi bir yere reklam vermememize rağmen (websitesi dışında) açıldığından beri üye sayısı üstel olarak artıyor (ikiye katlanma hızı sabit gözüküyor). Bu son Tübitak olaylarında üye kaydolma hızı da normalin çok üstüne çıktı, kalıcı olur mu bilmiyorum, ama olmasa da iyi bir gelişme.

Yalnız, geçenlerde Facebook'un grup için üye istatistiklerini gösterdiğini öğrendiğimden beri kafamı kurcalayan bir durum var: üyelerimizin çoğunluğu erkek. En son üye olma dalgası başlamadan önce 60:40 idi erkek:kadın oranı, şimdi daha da erkekler lehine kaymış durumda. İnsanın aklına gelen soru: erkeklerin evrimci olma olasılıkları daha mı yüksek?

Bu, bilim yaparken sıklıkla karşılaşılan bir durum: bir örüntü görürsünüz, burada üyelerin cinsiyet oranı, ve bunun sebebi için bir hipotez geliştirirsiniz. Hipoteziniz kulağa gayet mantıklı geliyor olabilir, ima ettiği sonuçlar ilginç olabilir, vs. ama bunların hiçbiri hipotezi doğru yapmaz. Buradaki problem, bu sadece bir gözlem olduğu için, gözlemlemediğimiz değişkenlerin etkisini bilemememiz. İdeal olan kontrollü bir deney yaparak gözlemlemediğimiz bir şey bırakmamak. Ama Facebook'da bunu yapmak zor (yaş, coğrafi konum, sosyoekonomik durum gibi başka açılardan benzer bir grup erkek ve kadına siteye üye olmak ister misiniz diye sormak gerek). Bu durumda yapabileceğimiz şey, bu örüntünün olası daha basit açıklamalarını düşünüp onları elemeye çalışmak. Eğer daha basit açıklamayı eleyemiyorsak, Ockham'ın usturasına dayanarak daha karmaşık açıklamalara gerek yok diyebiliriz. Bu istatiksel çıkarsamalrın dayandığı temel prensip: Elinizeki sistemde birşeylerin döndüğünden şüpheleniyorsanız, verilerinizi şüphelendiğiniz şeylerin dönmediği daha basit bir modelle karşılaştırırsınız. Eğer verileriniz bu basit modelden önemli bir farklılık gösteriyorsa birşeylerin döndüğü sonucuna varırsınız.

Benim de ilk aklıma gelen, "acaba Facebook'daki Türklerin kadın erkek oranı 1:1'den farklı olabilir mi," oldu. Bulabildiğim verilerin bu soruya verdiği yanıt: evet, profilinde cinsiyetini açıklayan Türk erkeklerin Facebook'daki oranı kadınlara göre çok daha fazla. 2007 Kasım'ındaki bir araştırmaya göre (metodlarından tam emin olmasam da), cinsiyetini açıklayanlar arasında (ki bunlar karşılaştırmamız gereken grup), 30:19'a yakın bir oran var. Dikkat ederseniz bu, bizim grupta gördüğümüz oranla hemen hemen aynı. İstatiksel test yapmadım, ama yapmaya da gerek yok. Bizim grubun cinsiyet oranının Facebook'daki Türkler arasındaki orandan farklı olmadığı bariz.

Dolayısıyla başlıktaki sorunun yanıtı: Hayır, elimizde bunu destekleyecek bir kanıt yok.

Tabii, bu beraberinde bazı sorular getiriyor: örneğin, neden Türkiye'de kadınlar cinsiyetlerini açıklamada erkeklerden daha çekingen? Cinsiyetini açıklamayanların çoğu kadın mı, erkek mi? Bu soruları bu yazının kapsamı dışında kalıyor...

Tübitak vs. evrim devam ediyor

Haber blogu olmadığımız için gelişmeleri dakikası dakikasına aktaramıyoruz. Yine de olan biteni bir not düşmekte fayda var. En son yazdığımdan beri Tübitak, temelde Zaman Gazetesi'ndeki haberi tekrarlayan bir basın açıklaması yapıp durumu Çiğdem Atakuman'ın dengesiz davranışı ve "yetki aşımı" ile açıklamaya çalıştı. Çiğdem Atakuman ise, ertesi gün yazılı basın açıklaması yaparak bunu yalanladı -- olayın gazetelere ilk yansıdığı haliyle geliştiğini tekrar iddia etti.

Benim olaydan anladığım Bilim ve Teknik hasbelkader bir Darwin sayısı yapacak iken (o da nasıl oldu bilinmez, zira BvT'in evrimi en son kapak konusu yapması tam 10 sene önce, 1999 Şubat'ı), o zamana kadar Bilim ve Teknik'e en az düzeyde ilgi göstermiş Prof. Dr. C., buna bir "Dur!" demeye karar veriyor, ve Prof. Dr'luk ve diğer bilimum makamlarından gelen güçlerini bir araya toplayarak "Thou shall not pass!" diyor Darwin iblisine.

Tamam, biraz abarttım. Demeye çalıştığım, Tübitak'ın hikayesinin inanılabilirliği çok düşük. Atakuman'ın dedikleri ise olup bittiğini bildiğimiz diğer şeylere (Nisan ayında BvT ekibindeki toplu istifalar, yayın kurulunun boş kalması, yayın kurulundan bu olay sonrasında gelen istifa) uyumlu bir tablo çiziyor.

Her halikarda bu olayın iç yüzü, ilgili kişilerin konuyla ilgili emailleri ve diğer yazışmaları kamuya açılmadıkça belli olmayacak. Tübitak doğruyu söylüyorsa ve temize çıkmak istiyorsa bunları açıklamalı. Açıklayamıyorlarsa Cebeci istifa etmeli ya da görevden alınmalı. O da olmuyorsa bütün yönetimin görevden alınması gerek.

(Bununla ilgili bir hikaye: ABD'de devlet memurlarının yaptıkları işlerle ilgili yazışmaları çok sıkı kayıt altında ve haberama hakkı yasaları sayesinde gazeteciler ve sivil toplum örgütleri -aksini gerektirecek bir şey yoksa- bunlara ulaşabiliyorlar. Bu kayıtlara devlet memurlarının iş adresinden attıkları emailler de dahil. Tabi, en önemli devlet memuru da Başkan, ve başkanın yazışmalarının arşivlenmesini düzenleyen ayrı bir yasa var. Bu yasanın getirdiği kısıtlamalar yüzünden şimdiye kadarki başkanlar göreve başladıktan sonra e-mail kullanmayı bırakıyorlardı. Obama, ofisteyken email kullanacak olan ilk ABD başkanı, ve o bile resmi emaillerini arşivlemek zorunda. O yüzden Tübitak'tan konuyla ilgili emaillerin açıklanmasını istemek hiç de aşırı bir istek değil. Bu insanlar bizim vergilerimizle çalıştıkları için, bize hesap verebiliyor olmaları gerek.)

Biyolokum'un yazısına da bakınız.

11 Mart 2009 Çarşamba

Doğru söz ve peri masalları...

Tübitak'ta yaşanan rezalet hakkında yazan çizen çok oldu, ama Tarhan Erdem'in bugünkü yazısı benim okuduklarım arasında hedefi 12'den vuran tek yazi. Ne eksik ne de fazla söylemiş.

Bunu yazarken merak ettim, bizim muhafazakar basın ne demiş bu konuda diye diye. Etmez olaydım. Buyrun buradan yakın. Zaman Gazetesi'nin hikayesine göre bu iş, Cumartesi gecesi kendi başına kapağı değiştirmeye karar veren, nasıl bulduysa bir yerlerden 15 sayfalık içerik bulan, ama Pazartesi günü bu kararından kendi rızasıyla 180 derece dönen Çiğdem Atakuman'ın suçu. Hatta sayın hocamız Prof. Dr. C., yetişmeyeceğini düşünerek, kalsın böyle bile demiş, ama Atakuman ısrar etmiş. Yalnız Çiğdem Hanım'ın neden böyle bir tutarsızlık yaptığı konusunda herhangi bir spekülasyon yapılmamış, belki de kadın olduğu için böyle şeyleri olağan karşılamamızı bekliyorlar.

Bu haberin güvenilirliğini merak ediyorsanız, hemen başında ortaya atılan şu iddiaya bir bakın:
"TÜBİTAK'ın aylık popüler bilim dergisi Bilim ve Teknik'in 42 yıllık yayın hayatında Darwin ve evrimle ilgili çok sayıda dosya yayınlamasına rağmen hiç kapak yapmadığı ortaya çıktı."
Sonra da şu bağlantıya gidip 1999 yılı sayılarını bulun, Şubat 1999 sayısının kapağını ve içeriğini okuyun.

10 Mart 2009 Salı

"Hamdolsun Darwin bizi teğet geçmiş..."

Sağır sultan duydu: Tübitak'ın binlerce (yüksekten attığımı sanmıyorum) çocuğun kafasını çelip de anası babasına rağmen fizik, biyoloji okumasını sağlayan popüler bilim dergisi Bilim ve Teknik, resmi olarak sahibinin sesi dergisi haline dönüştü. Darwin yılı nedeniyle nazlanarak da olsa çıkarılacak olan evrim konulu Mart sayısı, Prof. Dr. Ömer Cebeci'nin emriyle durdurulmuş, sayıyı hazırlama gafletinde bulunan genel yayın yönetmeni görevden alınmış, Prof. Dr. C. de "Ben kapakta Darwin göremiyorum" diyerek Türk milletine verdiği bu üstün hizmetten duyduğu gururu(!) ifade etmiş.

Olayın iç dinamikleri hakkında pek bir şey bilmiyoruz. Ama bilmemize de gerek yok, zira olayın elle tutulacak bir yanı yok. Basın özgürlüğüne müdaheleden tutun, bilimsel gerçeklere zerre kadar saygı gösterilmemesi, ve bilimsel bir kurumda bir bireyin kafasına göre (hem de sıfır yetkinliği olan bir konuda) karar verebilmesine kadar yanlışlar üstüste. Bu rezaleti temizlemenin tek yolu derginin Nisan sayısında bir açıklama ve özür metni yayınlanması, Mart sayısından çıkarılan evrimle ilgili içeriğin yine sansürlenen kapakla yayınlanması ve belki de en önemlisi Prof. Dr. C'nin istifa etmesi ya da görevden alınması

Halinden memnun bir Prof. Dr. Cebeci

Sonuncusu en önemli diyorum, zira yanlışların sonuçları olmalı. Bilim tarihinin gelmiş geçmiş en başarılı kuramını ve onun kurucusunu bir popüler bilim yayınında sansürlemeye çalışmak da bir bilim yöneticisinin yapabileceği en vahim yanlışlardan biri. Bunu Prof. Dr. C'ye sinir olduğum ya da kötülüğünü istediğim için yazmıyorum. Bu olay, herhangi bir Prof. Dr.'un egosundan, politik pozisyonundan, kafasının içinde olup bitenden çok daha büyük bir olay. Türk biliminin ve bilim insanlarının güvenilirlikleri, akranları tarafından ciddiye alınmaları ve en önemlisi, kendilerine saygılarıyla ilgili bir şey. Düşünün Nüket Yetiş'siniz: başkan yardımcınız Darwin'i sansürlemeye kalkıyor ve hiç bir şey olmamış gibi konumunu koruyor, üstüne üstlük bir de pişkin demeçler veriyor. Yarın yurtdışına gittiğinizde "Biz aynen NSF* gibiyiz, onlar kadar objektif ve verimli çalışıyoruz" dediğinizde gülerler size. NSF Darwin'i sansürlemeye çalışmıyor, tam tersine Darwin'in kurucusu olduğu bilim dalının en büyük destekçilerinden birisi. Avrupa'daki akranlarınız da size sorarlar: neden Darwin'in yayınlanmasını engellediniz? Neden bunu yapan insanı hala yardımcınız olarak yanınızda dolaştırıyorsunuz? O noktada Nature gibi dergilere mektuplar yazıp "bizim bilimsel proje değerlendirme sistemimiz tamamen objektif" demenize kimse inanmaz artık.

Prof. Dr. C'nin istifasını ya da görevden alınmasını gerçekten bekliyor muyum? 70 makaleyi aşırdığı ortaya çıktıktan sonra bile dekanlık koltuğundan ayrılmayanların olduğu bir ülkede bu biraz iyimserlik olurdu. Ama doğru olanı söylemek, gerçekleşmesini sağlamak için atılması gereken ilk adım.

Politik hayvan ve Biyolokum'un yazılarını da okumanızı öneriyorum.

(Başlık ntvmsnbc.com'dan bir okuyucu yorumu.)

*NSF: National Science Foundation -- ABD'de temel bilim alanındaki araştırmaları destekleyen en büyük devlet kurumu.

1 Mart 2009 Pazar

Lamarck, Mine Kırıkkanat, ve Mustafa Akyol


Türk gazetelerini okumayı akıl sağlığımızı korumak için sınırladığımızdan dolayı bunu kaçırmışız: Mine Kırıkkanat, Vatan Gazetesi'nde Darwin'in dehasını öven bir yazı yazmış. Yaygınca okunan bir köşe yazarımızın Darwin'i ve evrimi tanıtıcı bir yazı yazması elbette sevindirici. Ama neyi nasıl söylediğiniz de önemli. Ben şahsen yazının kavgacı tonunu sevmedim, ayrıca bir bilimsel teori olarak evrimin sürekli toplumsal ve politik bağlamlarda savunulması açıkçası beni rahatsız ediyor. Tüm bunlar yazarın kendi tercihi, benim eleştirim bir yere kadar anlamlı. Ama yazının sonuna doğru Kırıkkanat'ın bir sözü büyük hayal kırıklığı yaratıyor. Buyrun burdan yakın:

Örneğin, ‘biyoloji’ kavramının isim babası Fransız bilim insanı Jean Baptiste Lamarck (1744-1829), Darwin’den tam yarım yüzyıl önce yayınladığı başyapıtı “Zoolojik Felsefe”yle zaten canlı hücrelerin zaman ve çevreye göre değişime uğradığını çözmüş. Canlıların, tekrarlanan hareketle kazandığı fiziki becerinin, kuşaktan kuşağa aktarılarak “evrime” uğradığını zaten gözlemlemiş.

Lamarck, gerçekten de evrim tarihinde önemli bir yer işgal eder. Bunun sebebi, bütün canlıların zamanla değiştiği ve birbirlerinden türediği gözlemlerine dayanan ilk kapsamlı evrim kuramını geliştirmesi. Ancak, ne yazık ki Lamarck'ın öne sürdüğü evrim mekanizmaları neredeyse tamamen yanlış. Darwin'in (ve doğal seçilimin diğer babası Wallace'ın) büyük başarısı evrim fikrini ilk ortaya atmasında değil, doğru mekanizmayı akıl etmesinde. Yukarıdaki paragraftaki ilk cümle o yüzden yanlış değil, ama ikinci cümledeki "edinilmiş karakterlerin kalıtımı" gerçekten de çok uzun zaman önce bırakılmış bir görüş (ama sondaki notu okuyun) . Bu şekilde, doğruluğu kendinden menkul bir gerçekmiş gibi söyleniverilmesi biyologlara saç baş yolduracak cinsten açıkçası.

Bizim yerli "akıllı tasarımcı"mız Mustafa Akyol da sağolsun bu hatayı gözden kaçırmamış. Kırıkkanat'a cevaben yazdığı yazıda, bu hatadan yola çıkarak Kırıkkanat'ın aslında materyalist ve ateist (tabi Akyol'un lügatında bunlar eşittir laik) felsefeyi pazarlamak peşinde olduğu, bunu da yarım yamalak, savunduğu şeyi bile iyi okumadan yaptığını ileri sürüyor. Kırıkkanat'ın neyin peşinde olduğunu tahmin etmek bana düşmez (ama sonraki yazılarından birinde "Ruhun amacını keşfetmek" konulu bir semineri tavsiye etmesine bakılırsa materyalizmi savunduğunu sanmıyorum). Ancak Mustafa Akyol burada çuvaldıza girişmeden önce iğneyi kendinde denemeli, zira karşı tarafta görmeye tahammül edemediği aynı hataları kendisi de sürekli yapıyor. Bir yandan karşı tarafı bilimi ideolojiye alet etmekle suçlarken, öte yandan kendisi de bilimsel olan ya da olduğunu iddia ettiği (Akıllı Tasarım gibi) görüşleri kendi inançları, ideolojik ve metafiziksel bağlılıklarını savunmak, haklı çıkarmak için kullanmaktan geri kalmıyor.

Hadi bunlar bir köşe yazarında olacak şeyler, mesleği gereği bir politik görüş savunacak elbet diyelim. Ama Akyol'un hataları burda da kalmıyor: Akyol, Kırıkkanat'a Lamarckçı kalıtımı yazdığı için biyolojiden sıfır verdikten iki paragraf sonra kendisi Akıllı Tasarım (AT) görüşünü, sanki Darwinci evrim teorisine bir alternatif oluşturuyormuş gibi sunuyor. Halbuki AT, Lamarckçı kalıtımdan bile daha az geçerliliği olan, bilimsel bir hipotez olarak bile değeri olmayan bir görüş. Lamarckçı kalıtımı en azından test edip yanlışlayabilirsiniz (ki doğru olmadığını bu şekilde biliyoruz), ama AT şimdiye kadar "aman Tanrım, bu organizmalar çok karmaşık, hatta sanırım indirgenemez karmaşık, bu evrilmiş olamaz, kesin akıllı bir tasarımcı yaptı bunu," demekten öteye geçebilmiş değil. Dahası, ne zaman AT görüşünü savunanlar bir şeyin "indirgenemez karmaşık" olduğunu ileri sürdülerse, hep "akıllı" birileri çıkıp bunların nasıl evrilebileceğini açıklayan hipotezler geliştirmiş, bunların da hemen hepsi varolan ya da sonradan elde edilen verilerle doğrulanmış (gözün evrimi ve bakteri kamçıcıkları en çok bilinen örnekler). AT'nin bugüne kadar faydalı bir teori ya da veri ürettiğini görmüş, duymuş değilim. Bilen varsa da beri gelsin diyoruz.

Dolayısıyla, üzülerek söylemeliyim ki Akyol da biyoloji dersinden çakıyor. Seneye Kırıkkanat'la beraber tekrar etmekten zevk alacağını düşünüyorum.

(Not: Edinilmiş özelliklerin kalıtımı, ya da Lamarkçı kalıtım, orijinal haliyle yanlışlanmış olsa da, yakınlarda biyoloji sahnesine başka bir şekilde dönüş yaptı. Özellikle son 10-15 yılda hız kazanan bir araştırma dalı, epigenetik, Lamarckçı kalıtım mekanizmalarının imkansız olmadığını, hatta belli parametreler içinde oldukça yaygın olduğunu ortaya çıkardı. Epigenetik, "genin üstüne" demek kabaca, bu mekanizmalar da genelde genler dışında olan "bilgi transferi" mekanizmalarını kapsıyor. Örneğin bir hücre bölündüğü zaman, yavru hücrelere yalnızca genetik malzemeyi değil, aynı zamanda o anda hücrede bulunan diğer molekülleri de (örneğin proteinler) bırakıyor; o moleküllerin miktarları, derişimleri ve pozisyonları çevredeki etkenlere bağlı oldukları için, hücre bölünmesindeki toplam kalıtım, bir anlamda, "edinilmiş karakterleri" de içeriyor. Başka bir örnek, DNA'nın bazı noktalarına metil gruplarının eklenmesi ve çıkarılmasış bu eklemeler ve çıkarmalar genlerin anlatımını, yani DNA'dan protein yapılmasını etkiliyor, bu da yine canlılara kendi tecrübe ettikleri çevre hakkında bir miktar bilgiyi yavrularına aktarabilme olanağı sağlıyor. Dolayısıyla bütün kalıtım DNA ve genlerden ibaret değil. Ancak yine de bu tür epigenetik mekanizmalar, Lamarck'ın zamanındaki fikirlerden çok daha incelikli ve etkileri genlere dayalı bir kalıtım sisteminin bağlamında kendini gösteriyor. Dolayısıyla hiç bir sınırlama getirmeksizin edinilmiş karakterlerin kalıtımını kabul edilmiş bir gerçekmiş gibi söylemek affedilir bir hata değil biyoloji açısından.

Bu arada doğru kalıtım mekanizmasını bulamadı diye Lamarck'a çok da yüklenmemek gerek; Darwin de bu sorun konusunda çok ileri gidememişti. Kalıtımın ana hatlarını çözmek Mendel'e nasip oldu, detayları ise öğrenmeye hala devam ediyoruz.)

Lamarck'ın resmi, Wikipedia'dan aşırmadır.

12 Şubat 2009 Perşembe

Darwin, Newton, Leibnitz

Muspetilimlerde Darwin yili yazilarini okumak guzel oluyor. Bu yazdigimi Erol'un son yazisina yorum olarak yazacaktim, ama "Origin of Species"den alintilar yapacagim, en iyisi ayri bir post yaratmak olacak. Bu arada, ben de cok yakinda, Darwin'in mercan resifleri hakkindaki teorilerini anlatan bir yazi kaleme alacagim (hem de kirk kisim tekmili birden). Zira daha gecen hafta ogrendim ki Darwin'in bu konu ile ilgili bir kitabi varmis ve harika seyler soyluyor bu kitapta (Structure and Distribution of Coral Reefs, 1889). Zaten Darwin'in dinle bir problemi olmadigi (yani dini yanlislamak/dogrulama cabasi yok) bu diger alanlardaki (evrim disindaki) calismalarindan/yazilarindan da anlasilabiliyor. Adamin derdi dogayi anlamak ve ilgi alani sadece turlerin kokeni ile sinirli degil. Zaten tek ilgi alani olsaydi bugun onu konusuyor olmazdik.

Bu din konusuyla ilgili olarak, Darwin "Origin of Species"de konuya girme ihtiyacini hissediyor - hem de meshur Leibniz-Newton cekismesini ornek vererek. Soyle diyor Darwin baba (Conclusion, 637-638):

"...It is no valid objection that science as yet throws no light on the far higher problem of the essence or origin of life. Who can explain what is the essence of the attraction of gravity? No one now objects to following out the results consequent on this unknown element of attraction; notwithstanding that Leibnitz formerly accused Newton of introducing "occult qualities and miracles into philosophy."
I see no reason why the views given in this volume should shock the religious feelings of anyone. It is satisfactory, as showing how transient such impressions are, to remember that the greatest discovery ever made by man, namely, the law of the attraction of gravity, was also attacked by Leibnitz "as subversive of natural, and inferentially of revelaed, religion."

Kitabin son satirlarinda yine Newton'un teorisine atif var:
".. There is grandeur in this view of life, with its several powers, having been originally breathed by the Creator into a few forms or into one; and that, whilst this planet has gone cycling on according to the fixed law of gravity, from so simple a beginning endless forms most beautiful and most wonderful have been, and are being evolved"

Darwin, israrla kendi teorisinin, tipki yercekimi teorisi gibi, fundamental bir prosesi aciklamakta oldugunu, onun kadar "gercek" oldugunu ve gunun birinde tamamiyle yerlesecegini soyluyor... Ne kadar da hakli cikmis! Leibniz'in "occult qualities and miracles" dedigi sey ise modern bilimsel teorilerde bulunan, Imre Lakatos'un pek guzel tarif ettigi "metaphysical hardcore of theories" denilen sey olmali. Leibniz'in elestirisi bu bakima bir bilim felsefesi elestirisi gibi gorunuyor, ote yandan Newton hicbir zaman Darwin'in ugradigi kulturel saldiriya ugramadi saniyorum. Halbuki Darwin din/yaratici konusunda kendi pozisyonunu ozellikle baseserinin sonuc kisminda cok net ortaya koymus.

Bu Darwin-Newton baglantisini bilim felsefesi boyutunda inceleyen bildiginiz calismalar varsa lutfen bendenizi haberdar ediniz, ogrenelim... Sanki Darwin Newton'u kiskaniyor gibi hafiften...

Herkese mutlu bir Darwin yili diliyorun

Mustafa

11 Şubat 2009 Çarşamba

Olivia Judson'dan Darwin için geliyor...

Bir süredir NYT'daki köşesini Aaron Hirsch'e devretmiş olan Olivia Judson, Darwin günü için geri dönmüş. Darwin'in kendisi hakkındaki yazısı burada.

İyi ki doğdun Darwin!

Radikal'e gönderdiğim Darwin Günü yazısı, bakalım yayınlayacaklar mı?

(Aynı zamanda Biyolokum'un ve Uygar Polat'ın yazılarını da tavsiye ederim.)

İyi ki doğdun Darwin!

12 Şubat 2009, evrim kuramının kurucusu Charles Darwin’in 200. doğumgünü. Aynı zamanda 2009, Darwin’in başeseri Türlerin Kökeni kitabını yayınlanmasının da 150. yıldönümü. Bu vesileyle, dünyanın dört bir yanındaki evrimciler, Darwin ve mirasını kutlayan ve bunları daha geniş bir kitleye ulaştırmaya çalışan etkinlikler düzenleyecekler. Türkiye’de de Darwin’i ve evrim kuramını daha geniş kitlelere ulaştırmaya çalışan giderek büyüyen ve görünürlüğü artan bir kitle boş durmuyor. Bu sene yapılacak etkinliklerden öne çıkan bir tanesi, uluslararası katılımla Mayıs ayında İstanbul’da gerçekleştirilecek olan II. Evrim, Bilim ve Eğitim Sempozyumu (http://www.evrimsempozyumu.org/).

Ancak çoğu gelişmiş ülkedeki akranlarından farklı olarak, Türkiye’deki evrimciler birbiriyle çelişen, biri bilimsel, biri de toplumsal iki olguyu bağdaştırmaya çalışmak zorundalar. Birinci olgu, evrimin kendisi. Biyolojik evrimi, yani türlerin ortak atadan türedikleri ve doğal seçilim yoluyla çevrelerine uyum sağladıkları önermesini destekleyen kanıtlar sayılamayacak kadar çok. Evrim, Dünya’nın güneşin etrafında dönmesi gibi, bir gerçek. Darwin’in başlattığı, evrim olgusunu açıklayan kuram da herzamankinden daha canlı ve bilim tarihinin en sağlam kuramlarından biri olmaya devam ediyor. Rus asıllı Amerikalı biyolog Theodosius Dobzhansky’nin ünlü “Evrimin ışığı altında bakmadan biyolojide hiç bir şeyi anlamak mümkün değildir” sözü, ilk söylendiğinden beri doğruluğundan bir şey kaybetmedi. Tam tersine, evrimsel düşünce hergün yeni alanlara uygulanıyor. Öyle ki, artık “Evrimsel uygulamalar” adında, evrimi uygulamalı bir bilim olarak kabul eden ve tıptan doğa korumaya kadar bir çok alanda uygulamalarını yayınlayan bir bilimsel dergi bile var. Üstelik, evrimsel düşüncenin etkisi yalnızca biyolojiyle de sınırlı değil. Yaygın bir örnek olarak, biyolojik evrimden esinlenerek tasarlanan “genetik algoritmalar” mühendislikte kendine pek çok uygulama alanı buldu.

Bilimsel olarak geçerliliği kanıtlanmış evrim olgusu ile çelişen toplumsal olgu ise, Türkiye’de Darwin ve evrim kuramının geniş kitleler tarafından kabul edilmiyor olması. 2006’da yapılan bir araştırmaya göre evrimi kabul etmeyenlerin en çok olduğu Avrupa ülkesi Türkiye . Başka bir çalışmaya göre, Türkiye’nin yarısından çoğu evrim kuramının doğru olmasının mümkün bile olmadığını düşünüyor . İnternet forumları, Facebook grupları gibi ortamlarda evrim tartışması ateşli bir biçimde (genelde çoğu yaratılışçı olan katılımcılara karşı bir avuç evrim yanlısının çabasıyla) sürüyor. Bu tartışmalarda Darwin’e yapılan kişisel hakaretlere rastlamak bile pek sıradışı değil.

Bu iki olguyu birbiriyle nasıl bağdaştırabiliriz? Eğer evrimin gerçekliği bu kadar açık olarak kanıtlanmış ise neden Türkiye’de bunca insan doğruluğunu kabul etmiyor?

Bu sorunun iki yanıtı var: birincisi evrim hakkındaki bilgi eksikliği ve yanlış bilgilendirme. 1970’lerden itibaren ortaokul ve liselerimizde evrim konusunda giderek daha az şey söyleniyor, daha da kötüsü dini temellere dayalı bir yaratılışçılık görüşü fen bilimleri ve biyoloji kitaplarında ve derslerinde yer buluyor . Evrim kuramını anlatması gereken bir çok biyoloji öğretmeni bile evrimi doğru bulmadıklarını söylüyorlar . En son onaylanan ilköğretim fen bilgisi kitabında yaratılışçılık yer almasa da, evrim ve doğal seçilim konuları anlaşılması zor ve ikna edicilikten uzak bir biçimde anlatılıyor. Hal böyle olunca evrimi “insanın maymundan gelmesi,” ya da “bütün canlıların rastlantısal olarak bir anda meydana geldiği” gibi yanlış biçimlerde tanımlayan çok. Halbuki evrimi destekleyen veriler ve evrim kuramının yapısı çok açık ve net anlatılabilecek, anlaşılabilecek şeyler. Burdaki bir teselli, gönüllü gruplar sayesinde İnternet'te bu konuda giderek daha fazla Türkçe kaynak bulmanın mümkün olması. Özellikle http://evrimianlamak.org sitesini okurlara tavsiye ederim.

Evrimin az kabul görmesinin ikinci sebebi de birincisiyle bağlantılı: toplumumuzda yaygın olan bir kanı, evrim kuramının dinle, özellikle de İslam’la bağdaşmadığı yolunda. Bu iddianın temelinde evrime inanmanın materyalizm felsefesine, yani maddeden başka bir şeyin varolamayacağı iddiasına inanmayı gerektirdiği düşüncesi var. Hatta bir çok yazar ve din adamı, Darwin’in, Karl Marx ve Sigmund Freud ile birlikte materyalizmi yaymaya çalışan bir kumpasın parçası olduğunu kendinen menkul bir gerçekmiş gibi tekrarlayıp duruyor. Bunlar, Darwin gibi hayatının çoğunu İngiltere’de Kent’teki evinden ayrılmadan, kendi halinde araştırmalarını yürütüp kitaplarını yazarak geçirmiş bir bilimadamı için büyük iddialar. Ama yine de sormaya değer: evrimi kabul etmek gerçekten materyalizmi de kabul etmeyi gerektiriyor mu?

Bu sorunun yanıtı hayır, gerektirmiyor. Burada bilimsel yöntemin maddeye dayalı olması ile bir felsefi tutum olarak materyalizmi birbirinden iyi ayırdetmek gerek. Bir felsefe olarak materyalizm gerçekten elle tutulur, gözle görülür maddeden başkasının varlığını yadsır. Dolayısıyla felsefi materyalizmi kabul ederseniz Tanrı kavramını dışlamış olursunuz. Ancak evrimi kabul etmek böyle bir felsefi tutum takınmayı gerektirmiyor. Tek gereken bilimsel yöntemi benimsemeniz, o da gözlemlediğimiz bir olayı elle tutulur, gözle görülür süreçlerle açıklamaya çalışmak anlamına geliyor. Bilimsel yöntemin maddeye dayanması, doğayı anlamak için kullanılan bir yöntemi yansıtıyor, neyin gerçek olup neyin olmadığı konusunda bir iddiayı değil. Bir benzetme kullanırsak, nasıl bir doktor hastasının sorununu anlamak için elle tutulamayacak, cinler ya da periler gibi açıklamalara rağbet etmiyorsa, evrim bilimi de türlerin kökenini anlamak için doğaüstü bir açıklamaya başvurmuyor. Başvurmasına da gerek yok doğrusu, çünkü türlerin kökenini bilimsel yöntemle açıklamada son derece başarılı.

Ancak bu demek değil ki evrim doğaüstü bir yaratıcının olmadığını varsayıyor ya da kanıtlıyor. Tam tersine, evrim konusunda bildiklerimizi Tanrı’nın canlıları nasıl yarattığının bilgisi olarak kabul edenler ve evrim sürecinde milyarlarca yıl devam eden bir yaratılış olayını görenlerin sayısı hiç de az değil. Günümüzde birçok farklı dinden evrimsel biyolog hem mesleğini icra edip hem de inancını yaşıyor. Galileo’yu neredeyse yakacak olan Katolik kilisesi bile evrim kuramının türlerin kökeninin en iyi açıklaması olduğunu kabul ediyor. Papa hakkında birçok sey söyleyebilirsiniz, ama materyalist ve inançsız olmakla suçlayabileceğinizi düşünmüyorum. Dolayısıyla hem evrimi kabul edip hem de inançlı olmak mümkün.

Sonuç olarak evrim kuramının dini zayıflatmaya ve çökertmeye yönelik materyalist bir kumpas olduğu görüşü gerçeklere dayanmıyor. Evrim, materyalist felsefenin ürünü bir propaganda aleti değil, tıpkı yerçekimi ya da elektrik gibi gözlemlenebilen, tutarlı bir kuramla açıklanabilen ve hatta topluma fayda yaratmak için kullanılabilen bir olgu. Bunu inkar etmenin, geceye gündüz demekten farkı yok.

O yüzden gelin Darwin’in 200. doğumgününde evrim hakkında daha çok şey öğrenelim ve öğrendiklerimizi açık fikirle değerlendirelim. Darwin de bundan başka bir şey istemezdi herhalde.

10 Şubat 2009 Salı

Irka (ve etnik kökene) dayalı arama metodları

Müspet İlimler Kumpanyası olarak amacımız bütün bilim dallarını "adil ve dengeli" olarak kapsayan haberleri size ulaştırmak. O yüzden ne kadar canımız istemese de (!) evrimsel biyolojiden başka şeylerden de bahsedelim dedik. Bugünkü makalemiz, PNAS'den, istatistik ve siyaset biliminin (bir nevi) kesişiminde: ırka dayalı arama metodlarının tehlikeli insanları (mesela teröristler) yakalamada etkin olup olmadığını inceleyen bir araştırma.

Irka dayalı arama, örneğin havaalanlarında bavullar kontrol edilirken bazı etnik grupların diğerlerinden daha yüksek olasılıkla, ya da daha dikkatli aranması demek. Bu politik ve etik olarak oldukça çetrefilli bir konu. Bir yandan eğer teröristleri yakalama olasılığınızı artırıyorsa bu herkesin çıkarına olacak bir şey, ama öte yandan masum insanları töhmet altında bırakmak, gereksiz yere eziyet çektirmek gibi problemleri var. Bu makale ise, politik ve etik sorunlara hiç girmeden çok basit bir soru soruyor: bu tip bir arama stratejisinin gerçekten aradığınız teröristi yakalamanın en etkin yolu mu? Makalenin yazarı Texas Üniversitesi ve Los Alamos Laboratuarından William Press, yalnızca temel olasılık hesabı ve optimizasyon teorisi kullanarak çok ilginç sonuçlara ulaşıyor. Birinci sonuç, insanları aradığınız kişi olma ihtimallerine doğru orantılı bir olasılıkla durdurup arama yönteminin herkesi rastgele durdurma yönteminden daha verimli olmadığı yönünde. Yani, örneğin İrlanda kökenli birisinin aradığınız kişi olma olasılığı, atıyorum, Danimarka kökenli birisinden iki kat fazlaysa, İrlandalıları arama olasılığınızı İzlandalıları arama olasılığınızın iki katına çıkarmak bir şey kazandırmıyor -- istediğiniz kişiyi bulma süreniz ortalamada aynı. Bunun sebebi, doğru orantılı arama stratejisinde aslında masum olan ama yüksek risk grubuna dahil olan (bu örnekte İrlandalılar) bir çok insanı aramakla vakit kaybediyor olmanız.

Peki en verimli arama stratejisi ne? Bu sorunun yanıtı, insanları aradığınız kişi olma ihtimallerinin kare köküyle doğru orantılı bir olasılıkla aramak, yani eğer İrlandalıların aradığınız kişi olma olasılığı Danimarkalılardan dört kat fazla ise onları arama olasılığınız iki katına çıkmalı. Bu doğru orantılı arama stratejisine göre çok daha geniş bir dağılım yaratıyor.

Son olarak, Press'in başka bir sonucu da eğer aradığınız kişiyi durdursanız bile elinizden kaçırma ihtimaliniz varsa (örneğin bavulundaki silahı gözden kaçırırsanız), despotik arama yöntemlerinin (herkesi numaralayıp teker teker aramak) daha demokratik yöntemlere (yani insanları değişik olasılıklara göre, ama yine de rastgele seçmek) göre avantajı azalıyor.

Yazarın da belirttiği gibi bu konu basit bir olasılık hesabından çok daha karmaşık, etik, politik ve sosyal soruları içeriyor. Yine de sadece matematiğe dayalı olarak, ideal durumda bu stratejinin çalışıp çalışmadığını bilmek faydalı. Press'in sonuçları gösteriyor ki ırka dayalı aramanın zayıf bir şekli istediğiniz kişiyi bulmada avantaj sağlasa da güçlü bir ırka dayalı profil çıkarma stratejisi yararlı değil.

Makalenin tam metnine buradan ulaşabilirsiniz.

8 Şubat 2009 Pazar

Darwin'in gölgesindeki adam: Wallace

Evet sevgili okuyucular, Müspet İlimler Kumpanyası Darwin'in doğum haftasını kutlamak için tam zamanında blogosfere dönmüş bulunuyor. Verdiğimiz uzun aradan dolayı özür dilemek gerek; akademik yaşam dikkat etmezseniz sürükleyiveriyor.
Bu hafta ve sonrasında Darwin'den istemediğiniz kadar bahsedeceğimizden, bahisi evrim kuramının diğer kurucusundan, Alfred Russel Wallace'dan açalım dedik. Hikayeyi biliyor olabilirsiniz: 1858 senesinde Darwin doğal seçilim yoluyla evrim fikrini bulalı bir hayli olmuştu, ancak böylesine iddiaki bir kuramı yeteri kadar kanıt olmadan yayınlamak istemediği için bulabileceği bütün kanıtları ve argümanları bir araya toplayıp birkaç ciltlik bir eser yazmayı tasarlıyordu. Kuramını ve taslak manuskiptleri birkaç arkadaşıyla paylaşmış, ama yayınlamak için hehangi bir hazırlık içine girmemişti. İşte bu esnada, bugünkü Endonezya'da örnek toplamakta olan profesyonel doğa tarihçisi Alfred Russel Wallace'dan gelen bir mektup bütün bu planları suya düşürür: zira Wallace, neredeyse kelimesi kelimesine Darwin'in geliştirdiği kuramın aynısını bulmuştur. Darwin'in bu mektuba ilk tepki olarak planı, Wallace'ın kendinden rica ettiği gibi, makaleyi yayınlamak ve bütün krediyi Wallace'ın almasını kabullenmekti. (Darwin bugün yaşasaydı bilim camiasında kolay kazık yiyebilirdi gibime geliyor.) Ancak Darwin'in senelerdir bu kuram üzerine çalıştığını bilen arkadaşları Charles Lyell ve Joseph Hooker, kendisini Wallace'ın makalesi ile aynı zamanda sunmaya ikna ediyorlar, ve 1858 yılının Temmuz ayında, Linnean Society'de, Wallace ve Darwin'in doğal seçilim teorisi bilim dünyasına sunuluyor. (Burada yaygın olarak bilinen ama yine de ironisinden bir şey kaybetmeyen bir dipnot verelim: Linnean Society başkanı Thomas Bell bütün işaretleri kaçırıp 1858 yılı sonunda o yıl büyük bir bilimsel ilerlemenin yaşanmadığını not düşmüştü.) Bu makalelerin okunduğu toplantı hakkındaki bir belgeye bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

Bu hikaye evrimle ilgilenen birçok kişi tarafından iyi bilinir. Bununla ilgili daha az bilinen bir şey ise (en azından benim haberim yoktu), etrafta bazı komplo teorisyenlerinin Darwin'in aslında Wallace'ın mektubunu daha önceden aldığı, ama onun fikrini çalıp kendi makalesini hazırlamak için daha geç almış gibi davrandığını iddia ediyor olmaları. Michael Shermer'in bu iddiayı ele alıp neden gerçekçi olmadığını anlattığı yazısına şuradan ulaşabilirsiniz. Kısaca, Darwin'in doğal seçilim kuramını Wallace'ın mektubundan çok daha önce kağıda geçirdiğini biliyoruz. Zaten Darwin'in Linnean Society'e sunduğu iki makaleden biri, Amerikalı Biyolog Asa Gray'e 1857 yılında yazdığı bir mektubun bir özeti idi. Darwin'in bahsettiği fikirleri 1858'den önce kağıda geçirdiğinin kanıtları oldukça sağlam.

Her halikarda, Wallace, yaşamı boyunca Darwin'in evrim kuramının kurucusu olarak önceliğinden hiç şüphe duymadı. 1889'da evrim üzerine yazdığı ana eserin ismini Darwinizm koyması da bunun göstergesi. Bu olaylar olurken Wallace 35 yaşında ve geçimini profesyonel olarak örnek toplayarak sağlayan bir doğa tarihçisi idi. Ancak, kısmen bu buluşunun etkisiyle, ama esas Malay Takımadalarındaki çalışmaları ve biocoğrafyaya katkısı nedeniyle ilerleyen yıllarda Wallace'ın kendisi ünlü bir bilim adamı oldu. Dolayısıyla, evrim kuramının esas babası Darwin olsa da, Wallace da hem Darwin olmasaydı da bize doğal seçilimi verecek kişi, hem de kendi adına büyük bilimsel başarılara imza atmış bir doğa bilimci olarak saygıyı hakediyor.

Bu konuyla ilgiliyseniz, Alfred Russel Wallace hakkında oldukça yüklü bilgi içeren bir sayfaya buradan ulaşabilirsiniz. Wallace'ın doğal seçilim fikrine nasıl ulaştığının kendi ağzından hikayesi de burada. Burada da görülüyor ki Wallace, 80 yaşında bile, hiç de bu konuda hakkının yenildiğini düşünmüyor.

7 Ocak 2009 Çarşamba

Darwin'in ıskaladığı iguana

Darwin'in 1835'de Galapagos adalarına ziyareti bilim tarihinin akışını derinden etkileyen bir olaydı. O zamandan bu yana bu eşşiz adalar zinciri bir çok doğa tarihçisi ve bilim adamına ev sahipliği yaptı, hakkında tonlarca kitap ve makale yayınlandı. Ama bütün bunlar, Galapagos'un hala evrimsel süprizler sunmasına engel değil. Geçtiğimiz hafta Amerikan Bilimler Akademisinin dergisi PNAS'de yayınlanan bir rapor, Darwin'in gözden kaçırdığı bir iguana türünü tanıtıyor.

Galapagos adalarında iki iguana cinsi bulunuyor: deniz iguanaları (Amblyrhynchus) ve kara iguanaları (Conolophus). Kara iguanalarının arasında da şimdiye kadar tanımlanan iki tür var (Conolophus subcristatus ve Conolophus pallıdus). Ancak İtalya'dan Roma Üniveritesi Tor Vergata'dan Gabriele Gentile ve meslektaşlarının makalesi bu durumu değiştireceğe benziyor. Gentile ve arkadaşları takımadanın en büyük adası olan İsabella'nın en kuzeyindeki Wolf yanardağında yaşayan küçük bir kara iguanası popülasyonunu incelemiş. Bu iguanaların en tuhaf özelliği aynı adada bulunan diğer kara iguanaları (C. subcristatus türü, aşağıdaki resimde A ve D panelleri) sarı renkte iken bunların pembe üstüne siyah çizgili olmaları (B ve C panelleri). Darwin Galapagos'u ziyareti sırasında Gentile ve arkadaşlarının rosada ismini verdiği bu formu gözden kaçırmış, çünkü Wolf Yanardağı'na kadar hiç gitmemiş, ve bu iguana formu başka bir yerde bulunmuyor. Ancak Darwin Wolf Yanardağı'na gitmiş olsaydı bile bu yaratıkları ıskalaması affedilebilirdi, zira kendisinde sonra 150 sene boyunca o civarda dolaşan kimse bu tuhaf iguanaları farketmemiş, ta ki 1986 senesinde park korucuları tarafından şans eseri görülene kadar. Gentile ve meslektaşları bütün kara iguanaları türleri ve deniz iguanalarından topladıkları kan örneklerinden DNA izole etmişler ve bu DNA'nın dizilimini kullanarak iguanaların bir soyoluşunu çıkarmışlar (soyoluş nedir öğrenmek için buraya da bakabilirsiniz). Çıkardıkları soyoluş, rosada formu ile diğer kara ve deniz iguanaları arasındaki evrimsel ilişkiyi ortaya seriyor. Buldukları şaşırtıcı sonuç, rosada formunun diğer iki kara iguanalarından daha eski bir tarihte ayrıldığı. Yani bu pembe iguanalar ile diğer kara iguanaları arasındaki evrimsel uzaklık, hali hazırda kabul edilmiş iki tür arasındaki uzaklıktan daha fazla gözüküyor. Ayrılma tarihi olarak yaklaşık 5.7 milyon yıl veriliyor. (Kara iguanaları ile deniz iguanaları arasındaki ayrılma 10 milyon yıl civarında.) Dolayısıyla pembe iguanalar oldukça eski bir soy.


Bunun şaşırtıcı olmasının sebebi rosada formunun bulunduğu tek yer olan Wolf Yanardağı'nın 0.35 milyon yıldan daha genç olduğunun tahmin edilmesi. Dahası, şu anda su üzerinde olan adaların en yaşlısı da 3.3 milyon yıl civarında olduğu biliniyor. Dolayısıyla bu rosario dalı diğer kara iguanalarından ayrıldığı zaman bugünkü adaların su üzerinde olmadığı bir zamanda şimdi su altında kalmış (Takımada'nın güneydoğusunda eskiden su üstünde olan ama artık suya batmış bir sualtı sırtı bulunuyor) adalarda yaşıyor olmaı gerek. Sonrasında bilinmeyen bir sebepte bu genç İsabella adası üzerindeki genç bir volkana sıkışmış durumdalar.

Rosada'nın bu derin evrimsel geçmişinin şimdi farkedilmiş olması iyi bir şey, zira dar bir yayılım gösteren bu popülasyon nesli tükenme tehlikesi altında. Yazarlar bu formun (daha resmen tür olarak tanımlanmamış olsa da) Uluslararası Doğa Koruma Birliğinin (IUCN) Kırmızı Listesi'nde en büyük nesli tükenme riskini ifade eden "kritik tehlikede" kategorisine girdiğini bildiriyorlar. Umarız bu iguanaları korumak için gerekli önemler alınır ve gelecek nesiller Darwin'in ıskaladığı iguana ile tanışma fırsatını kaçırmaz.

Makale'nin özetine ve tam metnine erişmek için bu bağlantıya tıklayabilirsiniz. Yukarıdaki fotoğraflar makaleden alınma, Gentile ve arkadaşlarına ait.

Referans: Gentile et al. 2009 An overlooked pink species of land iguana in the Galápagos. PNAS. doi: 10.1073/pnas.0806339106

6 Ocak 2009 Salı

2009: Darwin yılı

Yeni yılın ilk yazısında "Hoşgeldin 2009," diyoruz ve okuyucularımıza mutlu yıllar diliyoruz öncelikle. Bu sene Darwin'in 200. doğum yılı, aynı zamanda Türlerin Kökeni kitabının da yayınlanmasının 150. yıldönümü. Darwin modern evrim bilimini neredeyse tek başına kuran insan (Wallace'a da burada hakkını vermek gerek), ve evrim biyolojisi bugün bütün bilimler arasında en heyecan verici gelişmelerin yaşandığı dallardan birisi.

Nature dergisi'nin Darwin yılı için özel içerik hazırladığını daha önceki bir yazıda duyurmuştum. Bu içeriğe geçtiğimiz hafta yeni bir ekleme yapmışlar: son 10 sene içerisinde Nature dergisinde yayınlanmış evrimsel biyoloji makalelerinden bir seçki (buradan ulaşabilirsiniz). Seçkinin içinde yer alan araştırmaların çoğu kendi başlarına birer yazıyı hakediyor. Benim en çok ilgimi çeken dinazorlarda tüyün evrilmesinin ilk başta uçuş değil, yalıtım nedeniyle olduğunu destekleyen fosiller. Bu günümüzde bariz uyarlanım (adaptation) gibi gözüken karakterlerin aslında ardıluyarlanım (exaptation) olabileceklerinin iyi bir örneği.

Bu araştırmalara bir göz atmanızda fayda var derim.

Bu arada bizim medya da Darwin yılını tümden es geçmedi, Radikal'deki ufak haberin bağlantısı burda.