Yine uzun süren bir sessizliğe büründük; kusura kalmayın. Yazacak şey olmadığından ya da yazmak istemediğimizden değil de, vakitsizlikten muzdaribiz. Neyse ki biz batonu düşürdüğümüz zaman yakalayıp koşmaya devam eden arkadaşlar var. Bugün sizlere Dr. Nihal Engin Vrana'nın, evrim hakkında sık rastlanan yanılgıları ve bunlara nasıl yanıt verilmesi gerektiğini irdeleyen yazısını sunuyoruz.
Yazarımızı biraz tanıtalım önce: Dr. Vrana, lisans ve lisansustu egitimini sirayla ODTU Biyoloji ve Biyoteknoloji bolumlerinde tamamladiktan sonra, doktorasını Dublin City Üniversitesinde bir Marie Curie Erken Donem Araştırmacı bursuyla almıştır. Şu anda da Strasbourg Üniversitesine bağlı INSERM UMR977 Biyomalzeme ve Doku Muhendisligi ünitesinde, yapay soluk borusu gelistirmek uzere bir projede doktora sonrası araştırmacı olarak çalışmaktadır. Temel ilgi alanlari yapay doku üretimi ve biyomalzeme-hücre etkileşimleri olan Dr. Vrana’nın, bu alanlarda 2 uluslararasi patent başvurusu ve 10'un üzerinde yayını vardır. Akademik hayatı dışında bilim-kurgu okumayı ve yazmayı seven Dr. Vrana, bugünün kurgusunu geleceğin gerçeği yapma konusunda caba sarfetmektedir. Kendisinin Kumpanyamızın devamlı üyelerinden birisi olması dileğiyle.
Evrimi anlamama kılavuzu -- Nihal Engin Vrana
Internet basininda cok sevdigim bir sey var: Insanlarin yorumlarini okumak. Cunku gazetelerin mesreplerine gore ne yazacaklari 3 asagi 5 yukari belli iken; onu okuyan insanlarin ne anlayip ne yazacaklari simdilik bir muamma. Bu sebepten dolayi da oldukca eglendirici ve bilgilendirici. Biyolojiyle ugrasan biri olarak beni bu konuda en cok ilgilendiren haberler de acikcasi evrim haberleri.
Turkiye’de evrim konusu cok cetrefillidir. Ozellikle 80 sonrasi donemde “Akilli tasarim”in biyoloji ders kitaplarina da girmesiyle Turkiye’de evrim karsitligi ciddi bir guc kazanmis; sehirlerde bedava dagitilan “Evrim Yalani” kitaplari bir cok kisinin basucu kitaplari olmustur.
Bunun sonucu ne olmustur? Bir kac yil once Amerika’daki durumun vahimligini gostermek amacli yapilan bir karsilastirmali arastirmada Turkiye’de durumun daha da vahim oldugu ortaya cikmistir![1] Bu konuda Turkiye’deki guclulerin pozisyonu da cok net oldugundan, Turkiye evrim karsitlari icin kurtarilmis bolge olarak gorulebilir. Bu ortamdan dolayi bir cok ulke basinina karsit olarak Turk basininda evrim haberlerine rastlamak oldukca zordur; hatta yakin zamanda bir ulusal televizyon kanali bu da Darwin’e kapak olsun diye inanilmaz seviyeli bir habere imza atmayi dahi basarmistir. Tum Dunya’da yanki bulan Bilim ve Teknik dergisinin kapagindan Darwin’in cikarilmasi da bu konudaki resmi durusu sergilemistir.
Gecen sene Biyoloji, Biyoloji ve Fen bilimleri ogretmenligi bolumlerinde yapilan ve yayinlanan bir baska arastirma da gosteriyor ki[2], Turkiye’de evrim kabul edilmeyen bir gorustur, youtube’da bazi videolarda gorulebilecegi gibi dava kazanilmis; Turk insani evrim’in pencesinden kurtarilmistir! Bu makalenin bulgulari iki acidan ilginc, birincisi Turkiye’de bir ogrenciye 4 yil biyoloji egitimi veriyorsunuz ve bu ogrenci hala evrim yoktur diyebiliyor. Yanlis anlasilmasin, diyebilir hakkidir bizim bolumde (ODTU Biyoloji) de diyenler vardi, ama bu ogrencinin durumu disaridaki karsitliga benzemiyor. Bu ogrenciler hayatlarini oyle ya da boyle adadiklari bir dalin bir kismini kategorik olarak reddediyorlar. Hal boyleyken, bence bu ise en tabandan tekrar girismenin gerekliligi asikar. Sevindirici olan yan ise, arastirmanin her alaninda 1. Sinif ogrencilerinden 4. Sinif ogrencilerine evrimin kabulunde bir artis gorulmesi; bu da gosteriliyor ki saglikli veri insanlara ulasinca insanlar goruslerini degistirebiliyorlar.
Akilli tasarim gibi iddialarla bilimsellik arasindaki celiski su; bilim olaylari gozlemleyerek belli sonuclara ulasir oysaki bu tarz iddialar daha cok bir sonucla ise baslayip dogada bu iddiayi dogrulayacak verilerin pesine dusuyorlar. Bu da bulunan ilk tasi somut delil, ikinciyi de karsi cikilamaz kanit olarak goren bir bakis acisi yaratiyor. Bu yaklasim olarak sakat, cunku ozunde bilginin artmasi yonunde kendiliginden bir engelle baslayan bir surece yol aciyor. Cunku eger soyleminiz belliyse, daha az gozlemle daha az karsit bulursunuz degil mi? Biyoloji derslerinde akilli tasarimin okutulmasi yonundeki bilim dunyasindaki karsi durusun sebebi de budur; eger altyapisi olusturulmamis bir iddia sadece kulaga hos geldigi icin kitaplara girerse, diger her turlu iddiayi kitaplardan ne uzak tutacak?
Ben bir bilim insani olarak Turkiye’de egitimin sulandirilmamasi ve ogrencilerin net , her turlu yan icerikten arindilmis (dini, siyasi ne olursa olsun) bilgiye ulasmasini saglamak acisindan kendimi sorumlu hissediyorum. Turkiye’de evrimin anlasilmasi yonunde takdire sayan cabalar icinde olan bir cok akademisyen ve gonullu mevcut. Benim gibi evrim konusunda uzman olmayan kisilerin de bu alanda verebilecegi baska bir katki var; evrimin ne olmadigini anlatmak. Insanlarin gozlerinin onundeki yanlis filtreleri kaldirabilirsek, ben elde edilen verileri okuduklarinda gerisinin kendiliginden gelecegine yurekten inaniyorum. Bu sebeple, gazete sayfalarinda evrim karsiti yorumlarin altinda yatan bazi fikirleri genellemeye ve cevaplamaya calistim:
1) Akrabalik yanilgisi (Tezahuru: Evrim insan maymundan gelmistir diyor; salak misiniz insan nasil maymundan gelir?)
Evrim her canli turunun takip edilebilir bir dogal gecmisi vardir diyor, bu akrabalik kurma isi insanlarin maymundan gelme kavramina karsi duydugu icrek hosnutsuzlugu kullanmak icin ortaya atilan bir kavram. Burada uzerinde durulmasi gereken evrimin canlilar arasindaki baglar uzerine bir teori oldugu; emmiogluluk uzerine degil.
2) Yap evrimi getir yanilgisi (Tezahuru:Madem canlilar birbirleriyle ilintili hadi o zaman kopekten inek yapta gorelim)
Buradaki sorun 1. Yanilginin bir yan etkisi ve yaninda evrimin isleyisinin cok uzun zaman araliklarinda oldugunun gozardi edilisi var. Eger her bir turun olusma surecinin uzunlugu dusundurulebilinirse bence bu gorus de hizla ortadan kalkar.
3) Evrim Ahlaksizlik kaynagi yanilgisi (Evrim dogruysa ne ahlak kalir ne duzen, herkes birbirine durur rezilimiz cikar vallah)
Bu belki de en onemli baslik, insanlarin evrim teorisine ilk mesafesini bu belirliyor. Bunu sahsen anlayamiyorum, cunku ben evreni cevremdeki herseyi benimle baglayan onlarla ortak yanlarimi vurgulayan bir bakis acisiyla algiladigimda kendimi etrafimda olan herseye karsi daha sorumlu hissediyorum. Etrafimdaki canlilara kullanabilecegim malzeme olarak degil de, benim sorumlulugumda olan Dunya’nin zenginligi olarak yaklastigimda yasamdaki amacim ve yerim daha net belirleniyor. Bunun herhangi bir inanc pratigiyle celistigi noktayi da gormuyorum. Bu baslik bir yanlis anlamadan cok, bir nevi hakaret oldugu icin aslinda sanildigi gibi “ahlaksiz” olunmadigini gostermek tek yontem sanirim.
4) Tesaduf Yanilgisi (Tezahuru:Boylesine mukemmel bir sistem sansla nasil olusur? Tesadufle teori mi olur?)
Burada tesaduf genellikle hic yoktan bir anda bir hucrenin olusuvermesi fikrinin yarattigi hissiyata oynamak icin kullaniliyor. Halbuki boyle bir durum yok, nasil ki radyoaktif yari yasamlar milyon yillarla ifade edilebiliyor, nasil ki bazi reaksiyonlar yuksek enerjiler ya da uzun zamanlar gerektiriyor, evrim esnasinda olan da dusuk olasikli bazi olaylarin uzun zamanlar icinde gerceklesmesi. Buna tepeden bakip “Mucize” deniliyor belli cevreler tarafindan ama soyle dusunmek de olasi: bir odaya giriyorsunuz iceride 2 kisi var ve biri yazi-tura oynuyorlar, adam parayi atiyor ve yazi geliyor. Gayet normal bir durum, ama sonra ikinci adam diyor ki “Nasil olur da 100 defa ustuste yazi atabilirsin?” ki dusuk olasilikli da olsa olabilecek bir durum; simdi gercek hangisi? Bir mucizeye mi tanik oldunuz yoksa cok siradan bir olaya mi? Evrimin asamalarindaki olaylari da bu acidan parca parca dusununce ortada inanilmayacak gariplikte bir adim kalmiyor.
5) Komplo Teorisi Yanilgisi (Tezahuru: Darwinizm bizi dinimizden sogutmak icin ortaya atilmis bir propaganda aracidir, bu oyuna gelmeyelim.)
Evrim teorisine Turkiye’de israrla Darwinizm denmesinin sebebi onunla Marksizm, Komunizm, fasizm vs. gibi halka gecmiste kotu gosterilmis dusunce akimlariyla baglantisi daha rahat saglayabilmek aslinda. Bunun Turkiye’de inanilabilir olmasi acikcasi daha da genis olan, kisaca “Turk’un turk’ten baska dostu yoktur sendromu” olarak tarif edilebilecek bir sey. Turkiye’de bir komplolar sarmali icinde buyutuluyoruz, bu da bizim gerceklikle garip bir iliski kurmamizi sagliyor. ABD, Rusya, Cin, Avrupa, Japonya bunlar Dunya konusunda degisik hirslari ve dusunceleri olan, birbiriyle cekisen gucler; ama is evrime gelince bu ulkelerin icinde yasayan binlerce biliminsani bir klik olusturup Dunya’yi kandirmaya calisiyor oyle mi? Ve bu kandirma duzeni asil gucune Dunya iki kutuplu iken, iki kutbun ortaklasa calismasiyla cikti oyle mi?
6) Ejderha Yanilgisi (Tezahuru: Nerede bu ara formlar? Bana yari ordek yari kalkan, yari kanguru yari tazmanya canavari formlari gosterin o zaman.)
Bu ara form itirazi bana hep sunu hatirlatiyor. Bir cinayet isleniyor ve detektifler cinayette kullanilan silahi buluyorlar, silahin kalibresi vucuttaki mermi deligine uyuyor; olaydan once ve sonra maktulu olay yerinde goren taniklar var. Sonra birisi soruyor: “Peki katilin kurbani vurdugu anin fotografi var mi?” Yok denilince de “O zaman bu adam eceliyle olmustur” deniliyor. Bir de araformlari canavarimsi mahlukatlar olarak resmetme ve bu sayede onlari inanilmaz kilma cabasi var. Halbuki araformlari su videoda goreceginiz yuruyen baliklar cercevesinde dusunmek lazim:
Bu baliklari Dunya’da bir cok hayvanat bahcesinde gorebilirsiniz; goruldugu uzere gayet ilginc bir yontemle, degismis yuzgeclerinin olusturdugu bacagimsi uzuvlarin uzerinde yuruyorlar. Ama benzeri uzuvlara sahip kara canlilari gibi bir simetriye sahip olmadikarindan, daha cok vucutlarinin arka kismini cekmek durumundalar. Ne muthis tasarim, oyle degil mi? Araform olma boyle bir durum ve kimyasal reaksiyonlardaki cok aktif olduklarindan belirlenmesi zor olan ara asama molekulleri gibi bulunmalari zor. Ama bazi benzeri asamalar bu tip canlilarin nislerinde sabitlenmis durumda ve gozlemlenebiliyor.
Turkiye’de bilimin yaygin kanilarla catismasi konusunda koklu bir gecmis yok, bu sebeple su makalede de belirtildigi gibi [3] uclar arasinda savruluyoruz. Turkiye’de izledigim bir cok evrim tartismasini hatirliyorum, verilerle kanaatlerin uyumsuz catismasi halinde saatlerce suren programlar (2010’daki HaberTurk’teki program guzel ibretlik bir ornek). Bence bu mecralarda biz biliminsanlarinin temel yaptigi hata evrimi savunmaya (ve de aliskanliklarimizdan dolayi bilimsel olarak) calismak. Halbuki icine dusulen genelde mantikli degil hamasi bir kavga oluyor; orada da kimin sesi daha guclu cikiyorsa o hakliymis gibi gozukuyor. Bence asil yapilmasi gereken karsi tarafin neden hicbir zaman bakteri kamcisi, ya da ayni kalan karincalarin otesine gidemedigini ifsa etmek. Kavramlarinin icinin boslugunu gostermek. Indirgenemez karmasiklik mesela ne demektir? Karmasiklik bir algi meselesidir; bana karmasik gelen sana gelmez, bunda bir son indirgenemezlik durumu yoktur; olsaydi maddenin yapitaslarinda da olurdu. Bu yaziyi yazmadan evvel, bir akilli tasarim filmi izledim ve gordum ki tum akilli tasarim evrim teorisini cekerseniz coker; cunku tum argumanlari karsitlik uzerine, kendi soyledigi “Bir tasarimci var” disinda hicbir sey yok; biyolojiye hic bir katkisi yok. Bence bilim kelimesini kendi cikarlari icin yozlastirmaya calisanlara (bilimsel gozukebilmek icin derneklerine bilimi cagristiran isimler koyanlar, “Bak cok bilimsel konusuyorum ben” gibi cumleleri bilimle alakasi olmayan fikirlerini suslemek icin kullananlar) en buyuk ders; bilim denen milyonlarca insanin yuzlerce yillik emegi olan payandayi propagandalarinin altindan cekmek ve topluma onun altinda nasil ezildiklerini gosterebilmektir. Ondan sonra dogru veriye ulasabilen herkes, zaten dogru sonuclara ulasacaktir. Mesela Evrimi Anlamak sitesi gibi.
Kaynakca:
1) Jon D. Miller, Eugenie C. Scott, Shinji Okamoto. 2006 “Public Acceptance of Evolution”, Science 313: 765.
2) Deniz Peker, Gulsum G. Comert, Aykut Kence. 2010 “Three Decades of Anti-evolution Campaign and its Results: Turkish Undergraduates’ Acceptance and Understanding of the Biological Evolution Theory” Sci & Educ 19:739
3) Salman Hameed. 2008 “Bracing for Islamic Creationism” Science 322: 1637.
Evrim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Evrim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
21 Mart 2011 Pazartesi
12 Mayıs 2010 Çarşamba
Neanderthal insanlarıyla akraba çıktık
Hala satılıyor mu bilmiyorum; biz küçükken Martin Mystere isimli bir çizgi-roman vardı. Özel dedektif ile İndiana Jones arası bir karakterin maceralarını anlatırdı. Bu Martin amcanın bir yardımcısı vardı, Java isimli bir Neanderthal insanı. Bu vatandaş dilsiz ama güçlü kuvvetli idi, ve duyuları insanüstü hassastı. Kısacası, insan gibi görünüyor, yürüyor, giyiniyordu, ancak daha "ilkel" atfedilebilecek bazı özelliklere sahipti. Sanırım bu, o zamanlar Neanderthal insanlarından haberi olan bir çok kişinin aklındaki imajı yansıtıyordu.
Tabi Martin Mystere'nin ilk sayısı çıktığından beri, Neanderthaller hakkında çok şey öğrendik, öğrenmeye de devam ediyoruz. Neanderthal insanları, günümüzden 30bin yıl öncesine kadar Avrupa'da yaşamış (bu evrimsel anlamda çok kısa bir zaman) ve modern insanlara en yakın olan tür; yani gerçek anlamıyla kuzenlerimiz. Geçtiğimiz hafta Science'da çıkan iki makale, bu kuzenler hakkında bazı çarpıcı bulguları ortaya çıkardı. Makalelerin ilkinde, Richard Green ve çalışma arkadaşları, ilk defa elde edilen Neanderthal genom dizilimini bildiriyor (makalelere erişim açık; bakmanızı tavsiye ederim). Dahası, Neanderthal dizilimini dünyanın değişik bölgelerinden günümüz insanının genomuyla karşılaştırarak modern insanların atalarının Neanderthallerle muhtemelen üremiş olduklarını gösteriyor; yani bir anlamda kuzenden daha da yakın olabiliriz. Bu yargıya ulaşmalarının sebebi, Neanderthallerin genetik olarak Avrupalı ve Asyalılara, Afrikalılara olduklarından daha yakın olmaları, yani Avrupa ve Asya popülasyonları Afrika popülasyonundan ayrıldıktan sonra Neanderthallerle aralarında bir gen akışı olmuş.
Aslında bu bir açıdan çok şaşırtıcı değil; Avrupa kıtasında ve Ortadoğu'da Neanderthallerle modern insanların 50bin yıl kadar bir arada yaşadıklarını arkeolojik bulgulardan biliniyordu. Ancak şimdiye kadar düşünülen, iki türün birbirleriyle üremedikleri idi; bu son bulgular ise aksini gösteriyor; modern insanların en azından bir kısmı, Neanderthallerle daha önce zannettiğimzden daha yakın akraba. Green ve arkadaşlarının tahminine göre Avrasya insanları, yüzde 1 ila 4 oranında Neanderthal soyuna sahip.
Yine aynı araştırma grubunun liderliğindeki ikinci makalede ise, Burbano ve çalışma arkadaşları, bu sefer modern insanlar Neanderthallerden ayrıldıktan sonra genom dizilimlerinde ne kadar değişim olduğunu soruyor. 50 günümüz insan genomuyla Neanderthal dizilimini 14bin değişik noktada karşılaştırarak, Neanderthallerle modern insanın soylarının ayrılmasından itibaren (yaklaşık 500 milyon yıl önce), insan popülasyonlarında neredeyse 90 tane amino asit değişiminin sabitlendiğini (yani aynı değişimin bütün insanlarda göründüğünü) gösteriyorlar. Bu değişimlerin kodlanan proteinler üzerindeki etkisini henüz bilemiyoruz, ancak bu farklılıkların kendi evrimimizi anlamakta önemli katkıları olacağı kesin; zira en yakın akrabalarımızdan bizi ayıranların önemli bir parçası bunlar.
Konuyla ilgili İnsan Doğası ve Evrim'deki yazıyı da okumanızı tavsiye ederim.
Science dergisinin konuyla ilgili özel hazırladığı sayfalara da bir göz atabilirsiniz.
![]() |
| "Neanderthal adamı, havayı vahşi bir hayvan gibi kokluyordu..." Belki bizde de aynı genlerden vardır. |
Tabi Martin Mystere'nin ilk sayısı çıktığından beri, Neanderthaller hakkında çok şey öğrendik, öğrenmeye de devam ediyoruz. Neanderthal insanları, günümüzden 30bin yıl öncesine kadar Avrupa'da yaşamış (bu evrimsel anlamda çok kısa bir zaman) ve modern insanlara en yakın olan tür; yani gerçek anlamıyla kuzenlerimiz. Geçtiğimiz hafta Science'da çıkan iki makale, bu kuzenler hakkında bazı çarpıcı bulguları ortaya çıkardı. Makalelerin ilkinde, Richard Green ve çalışma arkadaşları, ilk defa elde edilen Neanderthal genom dizilimini bildiriyor (makalelere erişim açık; bakmanızı tavsiye ederim). Dahası, Neanderthal dizilimini dünyanın değişik bölgelerinden günümüz insanının genomuyla karşılaştırarak modern insanların atalarının Neanderthallerle muhtemelen üremiş olduklarını gösteriyor; yani bir anlamda kuzenden daha da yakın olabiliriz. Bu yargıya ulaşmalarının sebebi, Neanderthallerin genetik olarak Avrupalı ve Asyalılara, Afrikalılara olduklarından daha yakın olmaları, yani Avrupa ve Asya popülasyonları Afrika popülasyonundan ayrıldıktan sonra Neanderthallerle aralarında bir gen akışı olmuş.
Aslında bu bir açıdan çok şaşırtıcı değil; Avrupa kıtasında ve Ortadoğu'da Neanderthallerle modern insanların 50bin yıl kadar bir arada yaşadıklarını arkeolojik bulgulardan biliniyordu. Ancak şimdiye kadar düşünülen, iki türün birbirleriyle üremedikleri idi; bu son bulgular ise aksini gösteriyor; modern insanların en azından bir kısmı, Neanderthallerle daha önce zannettiğimzden daha yakın akraba. Green ve arkadaşlarının tahminine göre Avrasya insanları, yüzde 1 ila 4 oranında Neanderthal soyuna sahip.
Yine aynı araştırma grubunun liderliğindeki ikinci makalede ise, Burbano ve çalışma arkadaşları, bu sefer modern insanlar Neanderthallerden ayrıldıktan sonra genom dizilimlerinde ne kadar değişim olduğunu soruyor. 50 günümüz insan genomuyla Neanderthal dizilimini 14bin değişik noktada karşılaştırarak, Neanderthallerle modern insanın soylarının ayrılmasından itibaren (yaklaşık 500 milyon yıl önce), insan popülasyonlarında neredeyse 90 tane amino asit değişiminin sabitlendiğini (yani aynı değişimin bütün insanlarda göründüğünü) gösteriyorlar. Bu değişimlerin kodlanan proteinler üzerindeki etkisini henüz bilemiyoruz, ancak bu farklılıkların kendi evrimimizi anlamakta önemli katkıları olacağı kesin; zira en yakın akrabalarımızdan bizi ayıranların önemli bir parçası bunlar.
Konuyla ilgili İnsan Doğası ve Evrim'deki yazıyı da okumanızı tavsiye ederim.
Science dergisinin konuyla ilgili özel hazırladığı sayfalara da bir göz atabilirsiniz.
28 Nisan 2010 Çarşamba
Şempanzeler ve ölüm
Nedense, ta Darwin'in zamanından beri "maymundan gelmek" evrim teorisiyle alay etmek için kullanılan bir terim olagelmiş. Bir keresinde Evrimianlamak.org hakkında benimle röportaj yapan bir radyo sunucusu, hani evrime karşı olduğundan değil de, maymunlar çok çirkin olduğu için maymunlardan gelme fikrine karşı olduğunu belirtmişti!
Ben şahsen maymundan gelmenin neden kötü olması gerektiğini hiç bir zaman anlamadım. Sadece maymunlar değil, kedi, köpek, çalıkuşu ya da toprak solucanı ile uzaktan kuzen olmamız fikri bende huşu ve merak arasında bir duygu uyandırıyor. Özellikle de konu davranış olunca hayvanlar dünyasının geri kalanıyla akrabalığımız çarpıcı şekilde ortaya çıkabiliyor. Bugün bahsedeceğim makaleler de buna örnek teşkil ediyor.
Bilimsel makale genelde insanı hislendiren bir edebiyat dalı değildir, ancak Current Biology'nin en son sayısında ardarda çıkan iki kısa makale oldukça dokunaklı. Makaleler, iki farklı şempanze (Pan troglodytes) popülasyonundan, yaşayan en yakın akrabalarımız olan bu büyük insansı maymunların kendi türlerinden bir bireyin ölümü karşısında davranışlarını ele alıyor. Makalelerden birincisinde, James Anderson, Alasdair Gillies ve Louise Lock, İskoçya'da Blair Drummond safari parkında yaşayan yaşlı bir şempanzenin ölümünü ve birlikte yaşadığı diğer üç şempanzenin buna tepkilerini betimliyorlar. Ölen şempanze, yaşı 50'nin üzerinde olduğu tahmin edilen Pansy. Diğer grup üyeleri ise yine 50 yaş civarında olan Blossom, ve Pansy'nin kızı Rosie ile Blossom'un oğlu Chippie. Pansy ve Blossom, parka 1970'lerde bir sirk tarafından bağışlanmışlar.
2008 yılının Kasım ayında Pansy, giderek daha halsiz ve daha az aktif davranmaya başlıyor ve bakıcıları Pansy'i yazlık adadan alıp kışı geçirmesi için ısıtılmış mekana taşımakta güçlük çekiyorlar. Bunu sonradan başarsalar da, Aralık ayının başında Pansy'nin durumu kötüye gidiyor, yemeden içmeden kesilip gecelediği alanı neredeyse hiç terketmiyor. Grubun geri kalanı bu süreçte normalde olduğundan çok daha sessiz ve durgun davranıp, normalde yattıkları alan yerine Pansy'e yakın geceliyorlar.
En sonunda, 7 Aralık günü Pansy yemeyi tümden bırakıyor; bakıcıları acil bir müdahale gerekmesi ihtimaline karşı diğer şempanzeleri başka bir alana alıyorlar. O gün öğleden sonra, kendini güçlükle ayağa kaldırıp, Rosie'nin önceki gece gecelediği yuvaya gidiyor ve oraya yatıyor. Bundan bir saat sonra Pansy'nin ölmek üzere olduğunu anlayan bakıcıları diğer grup üyelerinin Pansy'nin yanına gelmesine izin veriyor ve olanları video kamerayla kaydediyorlar.
Kaydedilen görüntülerde grup üyeleri Pansy'nin son anlarında diğer grup üyelerinin onun yanında vakit geçirip onu tımar ettikleri görünüyor. Pansy son nefesini verdikten sonra da Rosie yanından ayrılmıyor, elini tutuyor ve geceyi yanında geçiriyor. Sabah yanlarına gelen Blossom ve Chippie, Pansy'nin üstüne dökülmüş saman parçalarını temizliyor; Chippie, sanki Pansy'i uyandırmak istercesine saldırma hareketi yaparak Pansy'nin göğsünü yumrukluyor. Pansy'nin ölümünü takip eden haftalarda hayatta kalanlar daha durgun davranıp, normalden az yiyorlar. Pansy'nin öldüğü platform daha önce her gece kullanılmasına rağmen 5 gece boyunca kimse orada yatmıyor.
Bu davranışlar tıpkı bir yakınını hastalık sonucu kaybeden insanların davranışlarına benziyor. Şempanzeler çok uzun süre yaşayan, güçlü sosyal bağları olan ve empati gösterebilen hayvanlar. Bu yüzden tıpkı insanlar gibi, ölmekte olan bireyi rahat ettirmeye çalışmaları ve sonrasında kederlenip yas tutmaları bir anlamda normal. Dahası, tıpkı insanlar gibi, şempanzeler de her ölüm olayına aynı şekilde tepki vermiyorlar. Örneğin daha önce gözlemlenen kaza ya da saldırı sonucu ölümlerde şempanze grupları çok daha ajite bir şekilde tepki veriyor.
Şempanzeler ve ölümle ilgili ikinci makale biraz daha tüyler ürpertici, ama belki de daha dokunaklı. Dora Biro ve çalışma arkadaşları, Gine'de, Bossou ormanlarında yaşayan bir şempanze grubundaki iki annenin, ölen yavrularının cesetlerini biri 19, diğeri 68 gün boyunca taşımalarını ve sanki canlıymış gibi bakmalarını betimliyor. Bu süreçte cesetler mumyalaşıyor (muhtemelen kısmen de olsa annelerin sinekleri kovalaması sayesinde) ve özellikle 68 gün taşınan cesedin iskeleti kısmen hasar görüyor. Daha da ilginci gruptaki diğer bireyler de mumyalaşmış cesetlerle oynayıp, kollarını ve bacaklarını hareket ettiriyorlar (bu davranış aşağıdaki videoda görülebilir -- UYARI: görüntüler rahatsız edici olabilir).
Cesetleri taşıyan annelerin yavrularının ölü olduğunu gerçekten anlayıp anlamadıklarını şu aşamada bilmek mümkün değil. Ancak yavruların meme emmediklerini ve hareket etmediklerini farkettikleri kesin, cesetleri taşırken normalde kullanmadıkları teknikler kullanmaları buna işaret. Ancak ne olursa olsun, bu gözlemler şempanzelerde anne ile yavru arasındaki bağın, ölümden bile güçlü olabileceğini gösteriyor.
Hayvan davranışına dair yaygın olan bir görüş, hayvanların (hatta bazılarına göre kendi türümüzün de) hayatta kalmaya ve üremeye programlanmış basit robotlardan ibaret olduğu. Giderek artan veriler ise gösteriyor ki bir çok hayvan çok daha karmaşık ve gelişkin davranışlara sahip. Öyle ki, artık hayvanların "iç dünyası"ndan söz etmek çok da fantastik bir önerme değil. Hastalıktan ölen annesinin elini tutan, geceyi yanında geçiren ve haftalarca iştahı kesilen bir şempanzenin gerçekten de keder hissine sahip olması bence o kadar da uzak bir olasılık değil.
O yüzden belki de "maymundan gelmek" için o kadar da fazla bir mesafe katetmemiz gerekmiyordu.
Ben şahsen maymundan gelmenin neden kötü olması gerektiğini hiç bir zaman anlamadım. Sadece maymunlar değil, kedi, köpek, çalıkuşu ya da toprak solucanı ile uzaktan kuzen olmamız fikri bende huşu ve merak arasında bir duygu uyandırıyor. Özellikle de konu davranış olunca hayvanlar dünyasının geri kalanıyla akrabalığımız çarpıcı şekilde ortaya çıkabiliyor. Bugün bahsedeceğim makaleler de buna örnek teşkil ediyor.
![]() |
| Fotoğraf: Aaron Logan |
2008 yılının Kasım ayında Pansy, giderek daha halsiz ve daha az aktif davranmaya başlıyor ve bakıcıları Pansy'i yazlık adadan alıp kışı geçirmesi için ısıtılmış mekana taşımakta güçlük çekiyorlar. Bunu sonradan başarsalar da, Aralık ayının başında Pansy'nin durumu kötüye gidiyor, yemeden içmeden kesilip gecelediği alanı neredeyse hiç terketmiyor. Grubun geri kalanı bu süreçte normalde olduğundan çok daha sessiz ve durgun davranıp, normalde yattıkları alan yerine Pansy'e yakın geceliyorlar.
En sonunda, 7 Aralık günü Pansy yemeyi tümden bırakıyor; bakıcıları acil bir müdahale gerekmesi ihtimaline karşı diğer şempanzeleri başka bir alana alıyorlar. O gün öğleden sonra, kendini güçlükle ayağa kaldırıp, Rosie'nin önceki gece gecelediği yuvaya gidiyor ve oraya yatıyor. Bundan bir saat sonra Pansy'nin ölmek üzere olduğunu anlayan bakıcıları diğer grup üyelerinin Pansy'nin yanına gelmesine izin veriyor ve olanları video kamerayla kaydediyorlar.
Kaydedilen görüntülerde grup üyeleri Pansy'nin son anlarında diğer grup üyelerinin onun yanında vakit geçirip onu tımar ettikleri görünüyor. Pansy son nefesini verdikten sonra da Rosie yanından ayrılmıyor, elini tutuyor ve geceyi yanında geçiriyor. Sabah yanlarına gelen Blossom ve Chippie, Pansy'nin üstüne dökülmüş saman parçalarını temizliyor; Chippie, sanki Pansy'i uyandırmak istercesine saldırma hareketi yaparak Pansy'nin göğsünü yumrukluyor. Pansy'nin ölümünü takip eden haftalarda hayatta kalanlar daha durgun davranıp, normalden az yiyorlar. Pansy'nin öldüğü platform daha önce her gece kullanılmasına rağmen 5 gece boyunca kimse orada yatmıyor.
Bu davranışlar tıpkı bir yakınını hastalık sonucu kaybeden insanların davranışlarına benziyor. Şempanzeler çok uzun süre yaşayan, güçlü sosyal bağları olan ve empati gösterebilen hayvanlar. Bu yüzden tıpkı insanlar gibi, ölmekte olan bireyi rahat ettirmeye çalışmaları ve sonrasında kederlenip yas tutmaları bir anlamda normal. Dahası, tıpkı insanlar gibi, şempanzeler de her ölüm olayına aynı şekilde tepki vermiyorlar. Örneğin daha önce gözlemlenen kaza ya da saldırı sonucu ölümlerde şempanze grupları çok daha ajite bir şekilde tepki veriyor.
Şempanzeler ve ölümle ilgili ikinci makale biraz daha tüyler ürpertici, ama belki de daha dokunaklı. Dora Biro ve çalışma arkadaşları, Gine'de, Bossou ormanlarında yaşayan bir şempanze grubundaki iki annenin, ölen yavrularının cesetlerini biri 19, diğeri 68 gün boyunca taşımalarını ve sanki canlıymış gibi bakmalarını betimliyor. Bu süreçte cesetler mumyalaşıyor (muhtemelen kısmen de olsa annelerin sinekleri kovalaması sayesinde) ve özellikle 68 gün taşınan cesedin iskeleti kısmen hasar görüyor. Daha da ilginci gruptaki diğer bireyler de mumyalaşmış cesetlerle oynayıp, kollarını ve bacaklarını hareket ettiriyorlar (bu davranış aşağıdaki videoda görülebilir -- UYARI: görüntüler rahatsız edici olabilir).
Cesetleri taşıyan annelerin yavrularının ölü olduğunu gerçekten anlayıp anlamadıklarını şu aşamada bilmek mümkün değil. Ancak yavruların meme emmediklerini ve hareket etmediklerini farkettikleri kesin, cesetleri taşırken normalde kullanmadıkları teknikler kullanmaları buna işaret. Ancak ne olursa olsun, bu gözlemler şempanzelerde anne ile yavru arasındaki bağın, ölümden bile güçlü olabileceğini gösteriyor.
Hayvan davranışına dair yaygın olan bir görüş, hayvanların (hatta bazılarına göre kendi türümüzün de) hayatta kalmaya ve üremeye programlanmış basit robotlardan ibaret olduğu. Giderek artan veriler ise gösteriyor ki bir çok hayvan çok daha karmaşık ve gelişkin davranışlara sahip. Öyle ki, artık hayvanların "iç dünyası"ndan söz etmek çok da fantastik bir önerme değil. Hastalıktan ölen annesinin elini tutan, geceyi yanında geçiren ve haftalarca iştahı kesilen bir şempanzenin gerçekten de keder hissine sahip olması bence o kadar da uzak bir olasılık değil.
O yüzden belki de "maymundan gelmek" için o kadar da fazla bir mesafe katetmemiz gerekmiyordu.
9 Nisan 2010 Cuma
Erkek deniz iğnesi hamile kalınca...
Müspet İlimler Kumpanyası olarak bugün bir konuk yazarı ağırlıyoruz: Uzay Sezen, ODTÜ Biyoloji Bölümü'nden mezun olduktan sonra Connecticut Üniversite'sinden bitki popülasyon genetiği alanında doktorasını aldı. Şu anda Georgia Üniversitesi'nde doktora sonrası araştırmacı olarak çalışan Uzay, geçtiğimiz ay Nature'da yayınlanan deniz iğnelerinin üreme biyolojisinin evrimi ile ilgili bir makale üzerine çok güzel bir yazı hazırlamış. Bu ilginç hayvanlar hakkında çok şey öğreneceksiniz.
Uzay'ın yazısını takiben Çağlar Akçay'ın orijinal makaleyle ilgili bazı eleştirilerini bulabilirsiniz. Bilim dünyasında, özellikle hızla ilerleyen ve tartışmalı olan konularda aynı bulguların farklı bilim adamları tarafından farklı yorumlanması sık rastlanan bir durum. Farklı görüşlere sahip araştırmacılar arasında yürütülen tartışmalar ve ortaya çıkardıkları araştırma soruları en sonunda gerçeğin ne olduğunu daha iyi kavramamızı sağlıyor. Uzay ve Çağlar'ın yazılarıyla bu sürece bir nebze de olsa tanık olacaksınız. Lafı daha fazla uzatmadan sözü Uzay'a bırakıyoruz...
Erkek deniz iğnesi (Syngnathus spp.) hamile kalınca...
Dr. Uzay Sezen, Georgia Üniversitesi
Canlılığın sürekli değişen sorunlara karşı geliştirdiği evrimsel çözümleri anlayabilmek için doğadaki alışılmışın dışındaki üreme biçimlerini mercek altına almakta yarar var. Doğada genel olarak dişiler yavru bakımının getirdiği yük nedeniyle seçici roldedir. Erkekler, dişilerin seçici süzgecine takılabilmek için pek çok kılığa bürünür (eşeysel seçilim). Birbirine evrimsel açıdan yakın akraba olan denizatı (Hippocampus spp.) ve deniz iğnesi (Syngnathus spp.) türlerinde doğada görmeye alışkın olduğumuz eşeysel roller değişmiştir. Deniz iğnelerinde hamileliği erkekler üstlenir.
Bu balıklar eş seçiminde her zaman daha iri yapılı bireylere yönelirler. Denizel ortamda irilik kaynak kullanımındaki verimliliğin ve üretkenliğin doğrudan göstergesidir. İri dişiler daha çok besin depolanmış yumurtalar taşır. İri erkekler dölütlerin (embryoların) gelişimi sırasında daha geniş olanaklar sağlar (savunma, oksijen, besin vs.). Çiftleşme görülmeye değer uzunca bir dans ile başlar. Erkekler çiftleşme sonrasında döllenen yumurtaları dişiden alarak hamileliği üstlenir. Her erkek 12 ile 14 gün süren hamileliği sırasında tek bir dişiden gelen yumurtaları taşır. Dölütler erkeğin vücudundaki özel bir kese içinde gelişimlerini sürdürür. Texas A&M Üniversitesi'nden Kimberly Paczolt ve Adam Jones’un gerçekleştirdikleri çalışma hamile erkeklerin bu çok romantik gibi görünen rolü epey değişik bir mizaç ile oynadığını gösterdi.
Alışılagelmiş haliyle dişinin güdümündeki eşeysel seçilim çiftleşme daha gerçekleşmeden işler. Dişi beğenmediği bir erkek ile çiftleşmez. Deniz iğnesinin erkekleri doğada dişilerin tekelinde olduğunu düşündüğümüz bu seçiciliği çiftleşme sonrasına da taşır. Hamilelik erkeklerin üreme hızını yavaşlatır. Erkeklerin yavaşlığı dişilerin üremesine kısıtlama getirdiği için dişiler arasında çiftleşmeye hazır olan erkekler için çekişme başlar (*).
İri bir dişi ile çifleşmenin erkek deniz iğnesi üzerindeki yükü ağırdır. İri dişilerin iri dölütlerini beslemek hamilelik sırasında erkeği tüketir. Yapılan gözlemler böylesi bir hamileliğin ardından gerçekleşen çiftleşmenin sonuçlarının başarısız olduğunu gösteriyor. İşin ilginç yanı gücü tükenmiş bile olsa erkeğin çiftleşmeyi reddetmemesidir. Erkek deniz dikeni art niyetli bir eyleme girişerek kalitesi daha düşük bir dişi ile çiftleşiyor ve hamileliği sırasında bu dölütleri seçici olarak beslemiyor. Hatta daha da ileri gidip dölütleri besin kaynağı olarak kullanıyor (**). Böylece enerji gerektiren hamilelik süreci karlı bir eyleme dönüşüyor. Erkek deniz iğnesi, bir sonraki çiftleşme döneminde karşılaşmayı umduğu afet-i azamı düşünerek kaybettiği zaman dışında ciddi bir zarar görmüyor.
Adnan Menderes Üniversitesi'nden Dr. Murat Bilecenoğlu'ndan aldığım bilgiye göre yurdumuzda Syngnathus cinsinden toplam 7 türe, Nerophis cinsinden ise 2 türe sahibiz. Deniz iğneleri Marmara ve Karadeniz kıyılarında daha yaygın olarak görülüyor. Ege ve Akdeniz sahillerinde yarım metreye kadar inen sığ lagünler içindeki deniz erişteleri (Posidonia oceanica) arasında İzmir Kuş Cenneti, Tuzla, Homa dalyanı, Köyceğiz lagünü, Adana-Yumurtalık lagünü gibi yerler bu balıkların yaşam alanları arasında.
Deniz iğnelerinin neye benzedigini merak edenler şu videoyu izleyebilirler.
(*) aklıma Adile Naşit’in hamam kavgalı film sahneleri geldi.
(**) havyarın yüksek besleyici değeri iyi bilinir. Ayrı bir çalışma, dölütlerde bulunan amino asitlerin (protein yapıtaşı) erkeğin karaciğerine ve kaslarına göç ettiğini ve yavruların besin kaynağı olarak kullanılabildiğini gösterdi.
Yüklenmeyin yiğitlere...
Çağlar Akçay, Washington Üniversitesi
Biz bilimi kurallar ve istisnalar silsilesi olarak görsek de, belki de doğadaki çeşitlilik bizim çoğu zaman hayal ettiğimizden daha fazla çıkıyor. Bu durumun kendini en güzel gösterdiği yerlerden biri eşeysel üreme. Biz memeliler her ne kadar genel kuralın ‘yuvayı dişi kuş yapar’ olduğunu düşünsek de (ki bu önermenin ılıman iklimlerde yaşayan kuşlar için doğruluk payı var), doğada yığınla değişik eşleşme sistemi var.
Bunlardan biri deniz iğnesi denilen ufak balıklar tarafından gösteriliyor. Uzay’ın da belirttiği gibi bu balıklarda ‘geleneksel’ (doğa tarihi açısından değil bilim tarihi açısından geleneksel) cinsel roller değişmiş durumda: erkek yumurtaları dişiden alıyor ve özel bir organında (yumurta bohçası diyebiliriz belki) besliyor, düpedüz hamile kalıyor yani. Paczolt ve Jones’ın makalesinde erkeğin hangi dişileri tercih ettiği ve bu dişileri neden tercih ettiği sorusu soruluyor.
Uzay’ın yukarıda anlattığı ve yazarların da savunduğu hikaye kısaca şöyle: 1) Erkekler büyük dişileri seviyorlar, çünkü büyük dişilerde a) daha çok yumurta var b) bu yumurtalardan çıkan yavruların hayatta kalma şansı daha yüksek. 2) Ama erkekler küçük dişi bulurlarsa pas geçmiyorlar. Tam tersine bu dişilerle çiftleşip yumurtalarını alıyorlar. Ama burada esas amaçları yavruları büyütmek değil, yumurtaları yemek, yani bir anlamda küçük dişiyle çiftleşen erkekler dişileri kandırmış oluyorlar, ve onların sırtından geçiniyorlar.
Bu noktada okuyucularımız ‘Vay namussuz, art niyetli’ diye erkekleri suçlamaya başlamadan bu iki noktayı destekleyen verilere bakmakta yarar var. Bilim her ne kadar objektif veriler ve test edilebilir varsayımlar üzerinden yürüse de bazen (hatta çok sık) veriler ve bilim adamlarının bundan çıkardıkları yorumlar arasında boşluklar olabiliyor. İşin güzelliği bu boşlukları bir yandan yorumlara bir yandan verilere bakarak görebiliyoruz!
Yukarıdaki birinci noktaya bakarsak, gerçekten de yazarlar erkeklerin büyük dişileri tercih ettiklerini göstermişler. Bu o kadar da şaşırtıcı değil, çünkü bu türün başka akrabalarında da aynı tercih gösterilmiş. Erkeklerin büyük dişileri tercih etmekten kazandıkları getiri açık: daha çok yavru ve bu yavruların daha iyi durumda olması. Bu konudaki verileri yazarların gayet sağlam. Burada dikkati çeken nokta yukarıda anlatıldığı gibi erkeklerin küçük dişilerle çiftleşmeye o kadar da hevesli olmadıkları: tam tersine dişinin boyutu küçüldükçe erkeğin çiftleşmeye razı olması için geçen süre logaritmik olarak artıyor. Bu yazarların yorumlarına karşı çıkabilecek birinci nokta.
Yazarlar aynı zamanda erkeklerin büyük bir dişiden hamile kaldıktan sonraki durumlarının küçük bir dişiden hamile kaldıktan sonraki durumlarına göre pek de iyi olmadığını gösteriyorlar. Bu şu iki sebepten biri ya da ikisi birden dolayısıyla olabilir: Birinci ve akla en yatkın sebep, diyelim 10 yavruyu beslemenin, 4 yavruyu beslemekten daha çok enerji sarfı gerektirmesi. Dediğim gibi küçük dişiler daha az yumurta veriyorlar büyük dişilere göre. Dolayısıyla tek başına bu sebep yazarların bulgusunu açıklayabilir. Ama yazarlar ikinci bir sebep daha öneriyorlar, önermekle de kalmayıp makalenin asıl çıkarımı olarak sunuyorlar. Bu ikinci sebepe göre, erkek yukarıda anlattığımız gibi küçük dişilere yalnız daha az besin vermekle kalmıyor, tam tersine küçük dişilerin yumurtalarından (yani dişiden) besin çalıyor.
Burada dikkati çeken nokta, yazarların bu ikinci sebep için hiç ama hiç verileri olmaması. Bu görüş için sundukları tek veri erkeklerin küçük dişilerle çiftleştikten sonra durumlarının gayet iyi olması. Yukarıda anlatıldığı gibi bu büyük dişilerle girişilen bir hamileliğin daha fazla enerji gerektirmesiyle çok basit bir şekilde açıklanabilecek bir şey. Yazarlar yorumlarını veriyle desteklemek gibi bir dert içinde olsalardı şunları göstermek isterlerdi sanırım:
1) Erkekler canlı yumurtalardan besin çalıyor mu? Bu türün yakın akrabası olan başka bir deniz iğnesinde erkeklerin cılız embriyolardan gerçekten besin aldıkları bulunmuş. Ama bu embriyoların ‘yenmesi’ embriyolar başasırız olduktan sonra mı yoksa önce mi bilinmiyor. Hayatta kalma şansı düşük cılız embriyoların erkek tarafından ‘fişinin çekilmesi’ hem erkeğin hem de embriyoların annesinin işine gelmesi ihtimali de yüksek, netekim bu embriyolara harcanacak enerji hayatta kalma şansı yüksek embriyolar için harcanabilir, yani erkekler embriyolar arasında bir ‘triaj’* yapıyor olabilirler.
2) Erkekler canlı yumurtalardan besin çalıyorsa, ve erkekler ile küçük dişiler arasında çıkar çatışması varsa erkeklerin çiftleştikleri küçük dişilerin yumurtalarından (büyük dişilerinkine göre) daha çok besin elde ediyor olmaları gerekiyor. Eğer erkekler yumurtalardan besin elde ediyor ama elde ettikleri besin miktarı dişinin boyuyla doğru orantılıysa bu ortada pek de (anlatılan türden) bir çatışma olmadığını, diğer bir deyişle küçük dişilerin erkekler tarafından sömürülmediğini gösterir.
Bu iki nokta hakkında yazarların hiç bir verisi yok. Bu durumda yazarların sağlam çıkarımmış gibi sundukları ve popüler medyada da böyle yer bulan (yukarıda da Uzay’ın anlattığı biçimiyle) hikayenin pek de dayanağı olmadığı görüşündeyim. Bu demek değil ki yazarların hikayesi mutlaka yanlış. Tam tersine doğru olabilir. Ama şu anda doğru kabul etmek için bir veri yok. Bunu yanı sıra daha basit alternatif açıklamalar (yazarlar tarafından pek önemsenmese de) mevcut. Birilerinin bu alternatif varsayımları test etmesi gerekiyor.
(*) Kurtarmada oncelik sıralaması
Uzay'ın yazısını takiben Çağlar Akçay'ın orijinal makaleyle ilgili bazı eleştirilerini bulabilirsiniz. Bilim dünyasında, özellikle hızla ilerleyen ve tartışmalı olan konularda aynı bulguların farklı bilim adamları tarafından farklı yorumlanması sık rastlanan bir durum. Farklı görüşlere sahip araştırmacılar arasında yürütülen tartışmalar ve ortaya çıkardıkları araştırma soruları en sonunda gerçeğin ne olduğunu daha iyi kavramamızı sağlıyor. Uzay ve Çağlar'ın yazılarıyla bu sürece bir nebze de olsa tanık olacaksınız. Lafı daha fazla uzatmadan sözü Uzay'a bırakıyoruz...
Erkek deniz iğnesi (Syngnathus spp.) hamile kalınca...
Dr. Uzay Sezen, Georgia Üniversitesi
Canlılığın sürekli değişen sorunlara karşı geliştirdiği evrimsel çözümleri anlayabilmek için doğadaki alışılmışın dışındaki üreme biçimlerini mercek altına almakta yarar var. Doğada genel olarak dişiler yavru bakımının getirdiği yük nedeniyle seçici roldedir. Erkekler, dişilerin seçici süzgecine takılabilmek için pek çok kılığa bürünür (eşeysel seçilim). Birbirine evrimsel açıdan yakın akraba olan denizatı (Hippocampus spp.) ve deniz iğnesi (Syngnathus spp.) türlerinde doğada görmeye alışkın olduğumuz eşeysel roller değişmiştir. Deniz iğnelerinde hamileliği erkekler üstlenir.
![]() |
| Deniz iğnesi (Syngnathus leptorhynchus). Fotoğraf: peter_r (Flickr) |
Alışılagelmiş haliyle dişinin güdümündeki eşeysel seçilim çiftleşme daha gerçekleşmeden işler. Dişi beğenmediği bir erkek ile çiftleşmez. Deniz iğnesinin erkekleri doğada dişilerin tekelinde olduğunu düşündüğümüz bu seçiciliği çiftleşme sonrasına da taşır. Hamilelik erkeklerin üreme hızını yavaşlatır. Erkeklerin yavaşlığı dişilerin üremesine kısıtlama getirdiği için dişiler arasında çiftleşmeye hazır olan erkekler için çekişme başlar (*).
İri bir dişi ile çifleşmenin erkek deniz iğnesi üzerindeki yükü ağırdır. İri dişilerin iri dölütlerini beslemek hamilelik sırasında erkeği tüketir. Yapılan gözlemler böylesi bir hamileliğin ardından gerçekleşen çiftleşmenin sonuçlarının başarısız olduğunu gösteriyor. İşin ilginç yanı gücü tükenmiş bile olsa erkeğin çiftleşmeyi reddetmemesidir. Erkek deniz dikeni art niyetli bir eyleme girişerek kalitesi daha düşük bir dişi ile çiftleşiyor ve hamileliği sırasında bu dölütleri seçici olarak beslemiyor. Hatta daha da ileri gidip dölütleri besin kaynağı olarak kullanıyor (**). Böylece enerji gerektiren hamilelik süreci karlı bir eyleme dönüşüyor. Erkek deniz iğnesi, bir sonraki çiftleşme döneminde karşılaşmayı umduğu afet-i azamı düşünerek kaybettiği zaman dışında ciddi bir zarar görmüyor.
![]() |
| Dişi (büyük) ve erkek (küçük) deniz iğneleri. Fotoğraf: Patrick Nilsson (Flickr) |
Adnan Menderes Üniversitesi'nden Dr. Murat Bilecenoğlu'ndan aldığım bilgiye göre yurdumuzda Syngnathus cinsinden toplam 7 türe, Nerophis cinsinden ise 2 türe sahibiz. Deniz iğneleri Marmara ve Karadeniz kıyılarında daha yaygın olarak görülüyor. Ege ve Akdeniz sahillerinde yarım metreye kadar inen sığ lagünler içindeki deniz erişteleri (Posidonia oceanica) arasında İzmir Kuş Cenneti, Tuzla, Homa dalyanı, Köyceğiz lagünü, Adana-Yumurtalık lagünü gibi yerler bu balıkların yaşam alanları arasında.
Deniz iğnelerinin neye benzedigini merak edenler şu videoyu izleyebilirler.
(*) aklıma Adile Naşit’in hamam kavgalı film sahneleri geldi.
(**) havyarın yüksek besleyici değeri iyi bilinir. Ayrı bir çalışma, dölütlerde bulunan amino asitlerin (protein yapıtaşı) erkeğin karaciğerine ve kaslarına göç ettiğini ve yavruların besin kaynağı olarak kullanılabildiğini gösterdi.
Yüklenmeyin yiğitlere...
Çağlar Akçay, Washington Üniversitesi
Biz bilimi kurallar ve istisnalar silsilesi olarak görsek de, belki de doğadaki çeşitlilik bizim çoğu zaman hayal ettiğimizden daha fazla çıkıyor. Bu durumun kendini en güzel gösterdiği yerlerden biri eşeysel üreme. Biz memeliler her ne kadar genel kuralın ‘yuvayı dişi kuş yapar’ olduğunu düşünsek de (ki bu önermenin ılıman iklimlerde yaşayan kuşlar için doğruluk payı var), doğada yığınla değişik eşleşme sistemi var.
Bunlardan biri deniz iğnesi denilen ufak balıklar tarafından gösteriliyor. Uzay’ın da belirttiği gibi bu balıklarda ‘geleneksel’ (doğa tarihi açısından değil bilim tarihi açısından geleneksel) cinsel roller değişmiş durumda: erkek yumurtaları dişiden alıyor ve özel bir organında (yumurta bohçası diyebiliriz belki) besliyor, düpedüz hamile kalıyor yani. Paczolt ve Jones’ın makalesinde erkeğin hangi dişileri tercih ettiği ve bu dişileri neden tercih ettiği sorusu soruluyor.
Uzay’ın yukarıda anlattığı ve yazarların da savunduğu hikaye kısaca şöyle: 1) Erkekler büyük dişileri seviyorlar, çünkü büyük dişilerde a) daha çok yumurta var b) bu yumurtalardan çıkan yavruların hayatta kalma şansı daha yüksek. 2) Ama erkekler küçük dişi bulurlarsa pas geçmiyorlar. Tam tersine bu dişilerle çiftleşip yumurtalarını alıyorlar. Ama burada esas amaçları yavruları büyütmek değil, yumurtaları yemek, yani bir anlamda küçük dişiyle çiftleşen erkekler dişileri kandırmış oluyorlar, ve onların sırtından geçiniyorlar.
Bu noktada okuyucularımız ‘Vay namussuz, art niyetli’ diye erkekleri suçlamaya başlamadan bu iki noktayı destekleyen verilere bakmakta yarar var. Bilim her ne kadar objektif veriler ve test edilebilir varsayımlar üzerinden yürüse de bazen (hatta çok sık) veriler ve bilim adamlarının bundan çıkardıkları yorumlar arasında boşluklar olabiliyor. İşin güzelliği bu boşlukları bir yandan yorumlara bir yandan verilere bakarak görebiliyoruz!
Yukarıdaki birinci noktaya bakarsak, gerçekten de yazarlar erkeklerin büyük dişileri tercih ettiklerini göstermişler. Bu o kadar da şaşırtıcı değil, çünkü bu türün başka akrabalarında da aynı tercih gösterilmiş. Erkeklerin büyük dişileri tercih etmekten kazandıkları getiri açık: daha çok yavru ve bu yavruların daha iyi durumda olması. Bu konudaki verileri yazarların gayet sağlam. Burada dikkati çeken nokta yukarıda anlatıldığı gibi erkeklerin küçük dişilerle çiftleşmeye o kadar da hevesli olmadıkları: tam tersine dişinin boyutu küçüldükçe erkeğin çiftleşmeye razı olması için geçen süre logaritmik olarak artıyor. Bu yazarların yorumlarına karşı çıkabilecek birinci nokta.
Yazarlar aynı zamanda erkeklerin büyük bir dişiden hamile kaldıktan sonraki durumlarının küçük bir dişiden hamile kaldıktan sonraki durumlarına göre pek de iyi olmadığını gösteriyorlar. Bu şu iki sebepten biri ya da ikisi birden dolayısıyla olabilir: Birinci ve akla en yatkın sebep, diyelim 10 yavruyu beslemenin, 4 yavruyu beslemekten daha çok enerji sarfı gerektirmesi. Dediğim gibi küçük dişiler daha az yumurta veriyorlar büyük dişilere göre. Dolayısıyla tek başına bu sebep yazarların bulgusunu açıklayabilir. Ama yazarlar ikinci bir sebep daha öneriyorlar, önermekle de kalmayıp makalenin asıl çıkarımı olarak sunuyorlar. Bu ikinci sebepe göre, erkek yukarıda anlattığımız gibi küçük dişilere yalnız daha az besin vermekle kalmıyor, tam tersine küçük dişilerin yumurtalarından (yani dişiden) besin çalıyor.
Burada dikkati çeken nokta, yazarların bu ikinci sebep için hiç ama hiç verileri olmaması. Bu görüş için sundukları tek veri erkeklerin küçük dişilerle çiftleştikten sonra durumlarının gayet iyi olması. Yukarıda anlatıldığı gibi bu büyük dişilerle girişilen bir hamileliğin daha fazla enerji gerektirmesiyle çok basit bir şekilde açıklanabilecek bir şey. Yazarlar yorumlarını veriyle desteklemek gibi bir dert içinde olsalardı şunları göstermek isterlerdi sanırım:
1) Erkekler canlı yumurtalardan besin çalıyor mu? Bu türün yakın akrabası olan başka bir deniz iğnesinde erkeklerin cılız embriyolardan gerçekten besin aldıkları bulunmuş. Ama bu embriyoların ‘yenmesi’ embriyolar başasırız olduktan sonra mı yoksa önce mi bilinmiyor. Hayatta kalma şansı düşük cılız embriyoların erkek tarafından ‘fişinin çekilmesi’ hem erkeğin hem de embriyoların annesinin işine gelmesi ihtimali de yüksek, netekim bu embriyolara harcanacak enerji hayatta kalma şansı yüksek embriyolar için harcanabilir, yani erkekler embriyolar arasında bir ‘triaj’* yapıyor olabilirler.
2) Erkekler canlı yumurtalardan besin çalıyorsa, ve erkekler ile küçük dişiler arasında çıkar çatışması varsa erkeklerin çiftleştikleri küçük dişilerin yumurtalarından (büyük dişilerinkine göre) daha çok besin elde ediyor olmaları gerekiyor. Eğer erkekler yumurtalardan besin elde ediyor ama elde ettikleri besin miktarı dişinin boyuyla doğru orantılıysa bu ortada pek de (anlatılan türden) bir çatışma olmadığını, diğer bir deyişle küçük dişilerin erkekler tarafından sömürülmediğini gösterir.
Bu iki nokta hakkında yazarların hiç bir verisi yok. Bu durumda yazarların sağlam çıkarımmış gibi sundukları ve popüler medyada da böyle yer bulan (yukarıda da Uzay’ın anlattığı biçimiyle) hikayenin pek de dayanağı olmadığı görüşündeyim. Bu demek değil ki yazarların hikayesi mutlaka yanlış. Tam tersine doğru olabilir. Ama şu anda doğru kabul etmek için bir veri yok. Bunu yanı sıra daha basit alternatif açıklamalar (yazarlar tarafından pek önemsenmese de) mevcut. Birilerinin bu alternatif varsayımları test etmesi gerekiyor.
(*) Kurtarmada oncelik sıralaması
19 Mart 2010 Cuma
Eskiler satıştan kaldırılırken, yeni bir evrim kitabı
Geçtiğimiz hafta, neredeyse tam bir sene önce yazdığım bir yazıyı bloga astım. Hatırlarsınız, geçtimiz sene bu zamanlarda Tübitak'da bir evrim skandalı patlamıştı; evrim kuramını ve Darwin'i ele alan kapak ve özel dosyanın Tübitak'ın başkan yardımcısı tarafından sansürlendiği iddia edilmişti. Konuyla ilgili çok yazıldı çizildi, bu asmayı unuttuğum yazı da baba-oğul muhafazakar yazarlar Taha ve Mustafa Akyol'ların konu hakkında söylediklerine yanıt niteliğindeydi. Mustafa Akyol'un argümanı özellikle ilginçti, zira Mustafa Akyol, Richard Dawkins ya da S.J. Gould gibi ateist yazarların kitaplarının çevrilip de, S. Conway Morris gibi dini görüşlere daha sıcak bakan yazarların kitaplarının çevirilmediğini iddia edip, bunun da bir sansür olduğunu savunmuştu.
Bu dediği gerçek midir yoksa insafsızlık mı siz karar verin, ama bu arada Mustafa Akyol'un içi rahat olabilir; zira anlaşılan Tübitak artık Dawkins'in ve Gould'un kitaplarını da satmıyor. Tübitak'ın güncel sipariş formuna buradan erişebilirsiniz, listede genel evrimle ilgili tek bir kitap bile yok (gerçi Modern İnsanın Kökeni isimli, insan evrimi üzerine olan bir kitap listede hala). Tübitak, bu kitapların baskısının tükendiğini ve yeni baskılarının yapılıp yapılmayacağına satış rakamları ve kitapların yayıncılarıyla yapılacak görüşmelere göre karar verileceğini söylüyor. Bahsi geçen kitapların yeniden basılıp basılmayacağını göreceğiz.
Tübitak böyle gidedursun, kitap cephesinden güzel bir haber: Dawkins'in Evrim üzerine yazdığı en son kitabı Yeryüzündeki En Büyük Gösteri'nin (The Greatest Show on Earth) Türkçe çevirisi çıktı. Çeviri, Uygar Polat ve Tunç Tuncay Bilgin editörlüğünde, Evrim Çalışkanları'ndan arkadaşlarımız İstem Fer, Kahraman İpekdal, B. Duygu Özpolat ve Uygar Polat'dan oluşan bir ekip tarafından yapıldı. Mutlaka alın, okuyun, okutturun. (Kayda geçmesi için: Dawkins'in en son kitabı ateizm üzerineydi, ancak bu kitapta din konusuna girmeden, yalnızca evrimin ne olduğunu ve kanıtlarından bahsetmiş.)
Bu arada farketmişsinizdir, son birkaç haftadır blogun tasarımıyla biraz oynamaktayız. Verdiğimiz geçici rahatsızlık için özür dileriz.
Bu dediği gerçek midir yoksa insafsızlık mı siz karar verin, ama bu arada Mustafa Akyol'un içi rahat olabilir; zira anlaşılan Tübitak artık Dawkins'in ve Gould'un kitaplarını da satmıyor. Tübitak'ın güncel sipariş formuna buradan erişebilirsiniz, listede genel evrimle ilgili tek bir kitap bile yok (gerçi Modern İnsanın Kökeni isimli, insan evrimi üzerine olan bir kitap listede hala). Tübitak, bu kitapların baskısının tükendiğini ve yeni baskılarının yapılıp yapılmayacağına satış rakamları ve kitapların yayıncılarıyla yapılacak görüşmelere göre karar verileceğini söylüyor. Bahsi geçen kitapların yeniden basılıp basılmayacağını göreceğiz.
Tübitak böyle gidedursun, kitap cephesinden güzel bir haber: Dawkins'in Evrim üzerine yazdığı en son kitabı Yeryüzündeki En Büyük Gösteri'nin (The Greatest Show on Earth) Türkçe çevirisi çıktı. Çeviri, Uygar Polat ve Tunç Tuncay Bilgin editörlüğünde, Evrim Çalışkanları'ndan arkadaşlarımız İstem Fer, Kahraman İpekdal, B. Duygu Özpolat ve Uygar Polat'dan oluşan bir ekip tarafından yapıldı. Mutlaka alın, okuyun, okutturun. (Kayda geçmesi için: Dawkins'in en son kitabı ateizm üzerineydi, ancak bu kitapta din konusuna girmeden, yalnızca evrimin ne olduğunu ve kanıtlarından bahsetmiş.)
Bu arada farketmişsinizdir, son birkaç haftadır blogun tasarımıyla biraz oynamaktayız. Verdiğimiz geçici rahatsızlık için özür dileriz.
16 Mart 2010 Salı
İşbirliğinin evrimi
(2009 Nisan ayında NTV Bilim'de yayınlanan Evrim dosyası içinde yer aldı -- aşağıdaki hafif düzenlenmiş bir versiyonu.)
Doğal seçilim hakkındaki yaygın bir kanıya göre, canlılar birbirleriyle sürekli bir rekabet ve çatışma içindedir: bireyler birbirlerini yerler, ya da birbirinin önünden yemeğini alırlar. Ünlü İngiliz şair Tennyson’un mısrasındaki gibi “pençeleri ve dişleri kana bulanmış” bir yerdir doğa. Ancak biraz dikkatli bakarsanız doğa, canlıların birbirleriyle işbirliği yapması ve özveri göstermesinin örnekleriyle dolup taşıyor. Bu örneklerin en çarpıcı olanlarından birisi karıncalar: Bir çok karınca türünde işçi karıncalar, kendi yavrularını yetiştirmek yerine, bütün hayatlarını kraliçe karıncanın yavrularına (yani kardeşlerine) bakmaya adarlar. Başka bir çarpıcı örnek de baklagillerin köklerinde yaşayan rizobium bakterileri: bu bakteriler, kendi ihtiyaçları olmadığı ve bunu yapmak enerji açısından pahalıya mal olduğu halde havadaki azotu mineral hale getirip ev sahiplerine “doğal gübre” sağlarlar. Bu işbirliği, biyojeokimyasal döngüler açısından da son derece önemli, çünkü rizobium bakterilerinin sabitlediği toplam azot miktarı, insan eliyle suni gübre üretiminde sabitlenen miktara eşit.
İşbirliğinin ve özgeci (altruistik) davranışların bu kadar yaygın olması, ilk bakışta rekabete dayalı bir evrim kuramına ters geliyor gibi gözükebilir. (Darwin de bu zorluğun farkındaydı.) Ancak, ilk bakış yanıltıcı olabilir: evrim süreci rekabete dayalı olsa bile, bazen rekabette öne geçmenin en iyi yolu uygun ortaklarla işbirliği yapmaktır. Nitekim, son 40 senedir elde edilen sonuçlar sayesinde artık doğal seçilimin nasıl olup da canlılar arasında işbirliğine ve özveriye yol açabildiğini genel hatlarıyla anlamış bulunuyoruz.
İşbirliği ve özgeciliğin evrimi problemlerini çözme yolundaki en büyük gelişmelerden biri 1964 yılında İngiliz biyolog William D. Hamilton’un yayınladığı iki makaleden geldi: Hamilton, bireylerin kendi üreme başarılarını düşürme pahasına bile olsa akrabalarına yardım ederek kendi genlerinin bir sonraki nesile daha çok aktarılmasını sağlayabileceklerini matematiksel olarak ispatladı. Bunun sebebi, akraba bireylerin aynı genlere sahip olmaları. Dolayısıyla akrabalarına yardım ederek bir birey, kendi genlerinin kopyalarının gelecek nesile daha çok aktarılmasını sağlayabilir. Aslında bu fikir bir süredir ortada idi: örneğin modern sentezin babalarından J.B.S. Haldane, kendi hayatından “iki kardeş ya da sekiz kuzeni” için vazgeçebileceğini söylemişti. (Çünkü kardeşinizle genlerinizin yarısı, kuzenlerinizle ise yalnızca 1/8’i ortaktır). Hamilton’un katkısı, sezgisel olarak açık olan bu fikrin gerçekte çalışabileceğini matematiksel olarak kanıtlaması idi. Bugün artık özgeciliğin evrilmesini sağlayan koşulları “Hamilton Kuralı” denen eşitsizlikle ifade ediyoruz: r B > C . Burada r, yardım edenle yardım alan arasındaki akrabalık katsayısı (yani aynı genlere sahip olmaları olasılığı, 0 ile 1 arasında bir sayı), B yapılan yardımın yardım alanın üreme başarısını ne kadar artırdığı, C ise yardım edenin üreme başarısından ne kadar kaybettiğini gösteren değişkenler. Yani Hamilton Kuralı bir bireyin yaptığı yardımın, akrabalık katsayısıyla ağırlıklandırılmış faydası, yardım yapmanın bedelinden daha fazla ise o yardım davranışı evrilecektir diyor.
Başka bir ünlü İngiliz biyolog, John Maynard Smith tarafından “akraba seçilimi” diye adlandırılan bu kuram, günümüzde karınca kolonilerinin evriminden, erkek yaban hindilerinin ortak olup birbirlerine dişilere kur yapmada yardımcı olmasına kadar bir çok durumda işbirliğini açıklayabilen güçlü bir kuram.
Öte yandan bazı işbirliği durumlarında ortaklar bırakın akraba olmayı, aynı türden, hatta aynı alemden bile değiller – yukarıda bahsettiğim rizobium bakterileri ve baklagiller gibi. Böyle durumların evrimsel açıdan sağlamlığı iki tarafın da işbirliğinden bir fayda görmesine ve yardımlarının suistimal edilmemesine bağlı, o yüzden de bunu sağlayacak mekanizmalar evrilmiş. Örneğin soya fasulyesinin köklerindeki rizobium bakterileri eğer azot sabitlemeyi bırakıp yalnızca bitkinin verdiği şekerleri tüketirlerse, bitki kısa zaman içinde bakterilere sağladığı oksijen ve şeker yardımını kesiyor. Bu yüzden azot sabitleyen bakteriler, sabitlemeyenlere göre daha az ürüyorlar (çünkü ev sahipleri onlara yardımcı olmuyor), ve doğal seçilim azot sabitleme özelliğinin evrilmesine yol açıyor. Bu gibi durumlar, evrimsel oyun kuramı kullanılarak inceleniyor.
Özetle işbirliğinin evrimi, halen evrimsel biyolojinin en çok ilgi gören alanlardan birisi ve her geçen yıl yeni buluşlara ve tartışmalara sahne oluyor. Bu pek de şaşırtıcı değil, zira işbirliği, çok hücreli yaşamın ortaya çıkmasından, insanların evrimine kadar bir çok konunun temelinde yatıyor. O yüzden, evrim rekabetçi bir süreç gibi gözükse de, nasıl çalıştığını anlamanın yolu çoğu zaman işbirliğini anlamaktan geçiyor desek abartmış olmayız.
Kaynakça:
Hamilton’ın çığır açan makaleleri:
Hamilton, W. D. (1964a) The genetical evolution of social behavior 1. Journal of Theoretical Biology, 7, 1-16.
Hamilton, W. D. (1964b) The genetical evolution of social behavior 2. Journal of Theoretical Biology, 7, 17-52.
Alanın günümüzdeki durumunu gözden geçiren bir makale:
West, S. A., Griffin, A. S. & Gardner, A. (2007) Evolutionary explanations for cooperation. Current Biology, 17, R661 -- R672.
Resim kaynakları:
1) Medicago italica (yoncanın yakın akrabası bir bitki) kökleri üzerinde Sinorhizobium meliloti bakterisinin oluşturduğu nodüller. Fotoğraf wikimedia'danö Ninjatacoshell isimli kullanıcı tarafından çekilmiş.
2) Bir Camponotus compressus karıncası, pul böceklerine bakarken görülüyor. Pul böcekleri, bitkilerin dallarına yapışarak bitkinin özsuyunu çekerler. Bu özsunun bir kısmı böceklerin vücutlarından taşar. Bir çok karınca türü, pul böceklerinin vücutlarından taşan özsuyla beslenebilmek için bu böcekleri korur ve onlara bakar. Bazen bu karıncalar bitkileri de korur (özellikle de tropik bölgelerde). Böylece üç taraflı bir işbirliği sağlanır. Fotoğraf L. Shyamal'a ait.
Doğal seçilim hakkındaki yaygın bir kanıya göre, canlılar birbirleriyle sürekli bir rekabet ve çatışma içindedir: bireyler birbirlerini yerler, ya da birbirinin önünden yemeğini alırlar. Ünlü İngiliz şair Tennyson’un mısrasındaki gibi “pençeleri ve dişleri kana bulanmış” bir yerdir doğa. Ancak biraz dikkatli bakarsanız doğa, canlıların birbirleriyle işbirliği yapması ve özveri göstermesinin örnekleriyle dolup taşıyor. Bu örneklerin en çarpıcı olanlarından birisi karıncalar: Bir çok karınca türünde işçi karıncalar, kendi yavrularını yetiştirmek yerine, bütün hayatlarını kraliçe karıncanın yavrularına (yani kardeşlerine) bakmaya adarlar. Başka bir çarpıcı örnek de baklagillerin köklerinde yaşayan rizobium bakterileri: bu bakteriler, kendi ihtiyaçları olmadığı ve bunu yapmak enerji açısından pahalıya mal olduğu halde havadaki azotu mineral hale getirip ev sahiplerine “doğal gübre” sağlarlar. Bu işbirliği, biyojeokimyasal döngüler açısından da son derece önemli, çünkü rizobium bakterilerinin sabitlediği toplam azot miktarı, insan eliyle suni gübre üretiminde sabitlenen miktara eşit.
İşbirliğinin ve özgeci (altruistik) davranışların bu kadar yaygın olması, ilk bakışta rekabete dayalı bir evrim kuramına ters geliyor gibi gözükebilir. (Darwin de bu zorluğun farkındaydı.) Ancak, ilk bakış yanıltıcı olabilir: evrim süreci rekabete dayalı olsa bile, bazen rekabette öne geçmenin en iyi yolu uygun ortaklarla işbirliği yapmaktır. Nitekim, son 40 senedir elde edilen sonuçlar sayesinde artık doğal seçilimin nasıl olup da canlılar arasında işbirliğine ve özveriye yol açabildiğini genel hatlarıyla anlamış bulunuyoruz.
İşbirliği ve özgeciliğin evrimi problemlerini çözme yolundaki en büyük gelişmelerden biri 1964 yılında İngiliz biyolog William D. Hamilton’un yayınladığı iki makaleden geldi: Hamilton, bireylerin kendi üreme başarılarını düşürme pahasına bile olsa akrabalarına yardım ederek kendi genlerinin bir sonraki nesile daha çok aktarılmasını sağlayabileceklerini matematiksel olarak ispatladı. Bunun sebebi, akraba bireylerin aynı genlere sahip olmaları. Dolayısıyla akrabalarına yardım ederek bir birey, kendi genlerinin kopyalarının gelecek nesile daha çok aktarılmasını sağlayabilir. Aslında bu fikir bir süredir ortada idi: örneğin modern sentezin babalarından J.B.S. Haldane, kendi hayatından “iki kardeş ya da sekiz kuzeni” için vazgeçebileceğini söylemişti. (Çünkü kardeşinizle genlerinizin yarısı, kuzenlerinizle ise yalnızca 1/8’i ortaktır). Hamilton’un katkısı, sezgisel olarak açık olan bu fikrin gerçekte çalışabileceğini matematiksel olarak kanıtlaması idi. Bugün artık özgeciliğin evrilmesini sağlayan koşulları “Hamilton Kuralı” denen eşitsizlikle ifade ediyoruz: r B > C . Burada r, yardım edenle yardım alan arasındaki akrabalık katsayısı (yani aynı genlere sahip olmaları olasılığı, 0 ile 1 arasında bir sayı), B yapılan yardımın yardım alanın üreme başarısını ne kadar artırdığı, C ise yardım edenin üreme başarısından ne kadar kaybettiğini gösteren değişkenler. Yani Hamilton Kuralı bir bireyin yaptığı yardımın, akrabalık katsayısıyla ağırlıklandırılmış faydası, yardım yapmanın bedelinden daha fazla ise o yardım davranışı evrilecektir diyor.
Başka bir ünlü İngiliz biyolog, John Maynard Smith tarafından “akraba seçilimi” diye adlandırılan bu kuram, günümüzde karınca kolonilerinin evriminden, erkek yaban hindilerinin ortak olup birbirlerine dişilere kur yapmada yardımcı olmasına kadar bir çok durumda işbirliğini açıklayabilen güçlü bir kuram.
Öte yandan bazı işbirliği durumlarında ortaklar bırakın akraba olmayı, aynı türden, hatta aynı alemden bile değiller – yukarıda bahsettiğim rizobium bakterileri ve baklagiller gibi. Böyle durumların evrimsel açıdan sağlamlığı iki tarafın da işbirliğinden bir fayda görmesine ve yardımlarının suistimal edilmemesine bağlı, o yüzden de bunu sağlayacak mekanizmalar evrilmiş. Örneğin soya fasulyesinin köklerindeki rizobium bakterileri eğer azot sabitlemeyi bırakıp yalnızca bitkinin verdiği şekerleri tüketirlerse, bitki kısa zaman içinde bakterilere sağladığı oksijen ve şeker yardımını kesiyor. Bu yüzden azot sabitleyen bakteriler, sabitlemeyenlere göre daha az ürüyorlar (çünkü ev sahipleri onlara yardımcı olmuyor), ve doğal seçilim azot sabitleme özelliğinin evrilmesine yol açıyor. Bu gibi durumlar, evrimsel oyun kuramı kullanılarak inceleniyor.
Özetle işbirliğinin evrimi, halen evrimsel biyolojinin en çok ilgi gören alanlardan birisi ve her geçen yıl yeni buluşlara ve tartışmalara sahne oluyor. Bu pek de şaşırtıcı değil, zira işbirliği, çok hücreli yaşamın ortaya çıkmasından, insanların evrimine kadar bir çok konunun temelinde yatıyor. O yüzden, evrim rekabetçi bir süreç gibi gözükse de, nasıl çalıştığını anlamanın yolu çoğu zaman işbirliğini anlamaktan geçiyor desek abartmış olmayız.
Kaynakça:
Hamilton’ın çığır açan makaleleri:
Hamilton, W. D. (1964a) The genetical evolution of social behavior 1. Journal of Theoretical Biology, 7, 1-16.
Hamilton, W. D. (1964b) The genetical evolution of social behavior 2. Journal of Theoretical Biology, 7, 17-52.
Alanın günümüzdeki durumunu gözden geçiren bir makale:
West, S. A., Griffin, A. S. & Gardner, A. (2007) Evolutionary explanations for cooperation. Current Biology, 17, R661 -- R672.
Resim kaynakları:
1) Medicago italica (yoncanın yakın akrabası bir bitki) kökleri üzerinde Sinorhizobium meliloti bakterisinin oluşturduğu nodüller. Fotoğraf wikimedia'danö Ninjatacoshell isimli kullanıcı tarafından çekilmiş.
2) Bir Camponotus compressus karıncası, pul böceklerine bakarken görülüyor. Pul böcekleri, bitkilerin dallarına yapışarak bitkinin özsuyunu çekerler. Bu özsunun bir kısmı böceklerin vücutlarından taşar. Bir çok karınca türü, pul böceklerinin vücutlarından taşan özsuyla beslenebilmek için bu böcekleri korur ve onlara bakar. Bazen bu karıncalar bitkileri de korur (özellikle de tropik bölgelerde). Böylece üç taraflı bir işbirliği sağlanır. Fotoğraf L. Shyamal'a ait.
16 Temmuz 2009 Perşembe
Küçülen koyunların sırrı
Vakit darlığı ve seyahat halinde olmaktan fırsat olmadı bir türlü yazmaya, ama es geçmek olmazdı, en azından bir link vereyim dedim. İki hafta önce, Dr. Arpat Özgül'ün doktora sonrası araştırmaları kapsamında hazırladığı bir makalesi Science'da çıktı. İskoçya'daki ufak bir adada yaşayan vahşi Soay koyunlarının küçülmesinin nedenlerini ortaya koyan veriler, doğal seçilim ve iklim değişikliğinin etkilerine dair önemli şeyler öğretiyorlar bize. Uzun vadede klasikler arasına girebilecek bu makale için Arpat'a tebrikler! Makale ve Arpat'ın bulguları hakkında daha ayrıntılı bilgi isteyenlere, Evrim Çalışkanları'ndaki güzel hazırlanmış yazıyı şiddetle tavsiye ederim.
(Bu arada bu haftaki Cumhuriyet Bilim Teknik'te de Arpat'la yapılan bir söyleşi yayınlandı.)
(Bu arada bu haftaki Cumhuriyet Bilim Teknik'te de Arpat'la yapılan bir söyleşi yayınlandı.)
17 Mart 2009 Salı
Akyol'lar Darwinizm'e karşı
(Bu yazıyı, Tübitak'taki Darwin skandalı patladığında yazmış, asmış, sonra da bazı düzeltmeler yapmak için çekmiştim; sonra da düzeltmeleri yapmadan bırakmışım. Kısmet bir sene sonrasınaymış. Bu arada Tübitak'daki vaka ile ilgili pek bir gelişme olmadığını da belirtelim -- olayla ilgili bir soruşturma, araştırma olmadı. Editör Çiğdem Atakuman önce görevine iade edildi, sonra daha tekrar görevden alındı sessizce. Bilim ve Teknik, Haziran sayısında Evrim kapağıyla çıktı...)
Bugünkü konuklarımız, baba-oğul Taha ve Mustafa Akyol'lar. Hemen belirteyim, bu iki beyefendiyi, bozuk plak gibi "DNA'nın şans eseri oluşması ihtimali trilyonda bilmemkaçtır"da takılmış yaratılışçı arkadaşlara her zaman tercih ederim. Keşke bütün yaratılış savunucuları onlar gibi olsa. Akyol'lar profesyonel yazar olmanın hakkını vererek, Türkçe'yi iyi kullanan, ve temelde ne dediği anlaşılan yazılar yazıyorlar. Darwin konusundaki tartışmalara hoşgörü mesajları ile başlamalarını da gerçekten takdir ediyorum. Ama yazılarının geri kalanında savundukları görüşlere katılmak mümkün değil.
Taha Akyol, Milliyet'teki köşesinde Darwin konusunu iki kere ele aldı: burada ve şurada. Birincisinde Darwin'in sansürlenmesine karşı olduğunu belirttikten sonra (yürekten bir bravo!) Darwin'in bilim değil metafizik olduğunu bombasını sakince odanın ortasına atıveriyor. Bomba diyorum, zira yüz elli senedir hayatlarını Darwin'in teorisini deneyler ve gözlemlerle test etmeye adamış binlerce bilimadamı bu haberi alınca, aralarından ölmüş olanları şüphesiz ki öte dünya'da Darwin'in yakasına yapışacak, ölmemişleri de zaten kalp krizi ve depresyondan kısa zamanda bunların arasında katılacaktır. Zira metafizik dediğiniz şey genelde rahat koltuklarında oturup piposunu tüttüren entellektüellerin aralarında dönen tartışmaların konusudur, metafizik yapmak için kalkıp tropik yağmur ormanlarında günlerce kuş ya da böcek peşinde koşmanız (Wallace), ya da Afrika'da HIV virüsünün insanlara nasıl geçtiğini araştırırken sıtmaya yakalanıp hayatınızı kaybetmeniz (W. D. Hamilton) gerekmez.
Bakın Taha Akyol bu önemli buluşunu nasıl kanıtlıyor:
Tabi burada üç sorun var:
Birincisi, Popper da bir insan, ve o da hata yapabilir. Her halikarda, kimin dediğinden bağımsız olarak, Darwinizm'in gözleme dayalı olarak sınanamadığının iddia edilmesi bir hata: doğal seçilim, Darwin kitabını bastığı anda zaten deneyler ve gözlemlerle iyi sınanmış bir teoriydi. 1839'dan 1859'a kadar geçen sürede Darwin şirket kurup yumurta satmadı -- fikirlerini test etmekle ve kanıt toplamakla meşguldü. son 150 senedir de sınama işi devam etmekte, ve Darwin'in dediklerinin bir kısmı yanlış çıksa da (mesela kalıtım teorisinin çöpü boylaması çok uzun sürmedi), ve doğal seçilim dışında başka evrimsel süreçlerin varlığını öğrenmiş olsak da (örneğin genetik sürüklenme), Darwin'in temelini attığı kuram sınamalardan başarıyla geçti. Daha başarıyla geçip geçmediği belli olmayan alanlar da var, örneğin eşeysel seçilim, o konularda da tartışma, model geliştirme ve sınama devam ediyor (nacizane yazarınız da bu işe bulaşmış durumda).
İkincisi, Taha Bey, Popper'ın "gençlik hali"ne dayandırıyor argümanını: 1978'da Popper'ın kendisi evrim teorisinin metafiziksel bir program olduğu yolundaki görüşlerinin hatalı olduğunu belirtti (Popper'in 1978'de yaptığı konuşmasının tam metnine şuradan (abonelik gerekebilir) erişebilirsiniz).
Üçüncüsü de, Popper'in neyin bilim olup neyin olmadığını söylediklerinin yanlışlanabilir olup olmadığına göre ayırma yöntemi bilim felsefecileri tarafından uzun zaman önce terkedilmiş durumda. Bunun temel sebeplerinden biri de, yanlışlanabilirlik ilkesinin ilk bakışta çok açık ve net gibi dururken gerçek dünyada uygulaması neredeyse imkansız, fazla katı bir ilke olması. Aslına bakarsanız felsefede "demarkasyon problemi" diye anılan bilim denen şeyin etrafının çizilmesi problemi, günümüzde üzerinde doğrudan çok çalışılan bir alan değil -- 1960'ların sonunda Lakatos ile Feyerabend'ın efsanevi tartışmalarından sonra bilim felsefesi kendini daha çok bilimin nasıl işlediğiyle ve elde edilen sonuçların diğer felsefe alanlarına etkisiyle meşgul etmiş.
Sonuç olarak, Taha Akyol'a evrimsel biyolojiyle ilgilenen herhangi bir hakemli bilimsel derginin bu ayki sayısını okumasını öneriyorum, o zaman evrim teorisinin nasıl hergün her dakika sınanmakta ve yenilenmekte olduğunu görecektir.
Bu dediklerime benzeyen bir şeyi, Celal Şengör de Akyol'a yazdığı mektupta belirtmiş. Zaten Taha Bey de bu mektuba gösterdiği tepkide ilk yazıda ileri sürdüğü test edilemez, sınanamaz görüşünden geri adım atıp, "sınanmıştır, şimdilik başarılıdır" cümlesindeki "şimdilik" kaydına vurgu yapmayı tercih ediyor gibi gözüküyor. 150 sene sonra "şimdilik" kaydına vurgu yapmak ya aşırı iyimserlik, ya da insafsızlık; kararı siz verin.
Mustafa Bey'in derdi ise farklı. O da Darwin'in sansürlenmesine karşı olduğunu belirttikten sonra (tekrar, yürekten bir bravo!), ortada başka türlü bir sansürün olduğunu iddia ediyor. Zira Tübitak Dawkins, Gould gibi ateist yazarların kitaplarını yayınlarken, Conway Morris gibi dini yorumlara daha yakın evrimcilerin kitaplarını yayınlamazmış. Efendim Conway Morris'in ismi Akyol'un yazılarında çok geçer oldu. Bunun da sebebi Conway Morris'in doğada bazı örüntüler olduğunu iddia etmesi, evrim yönsüz olmadığını, daha özelde de insanarın ortaya çıkmasının kaçınılmaz olduğunu savunması. Bu, Tanrı'nın planı gibi dini fikirlerle örtüşen bir görüş, zaten Conway Morris de inançlı bir bilimadamı.
Conway Morris'in argümanlarının detayını çok takip etmediğimi itiraf edeyim, ama görünen o ki yakınsayan evrime dayalı bir argüman. Yakınsayan evrim, farklı atalardan gelme iki soyda birbirine benzer özellikler evrilmesi. Buna örnek, yarasaların ve kuşların kanatları. Anatomik açıdan birbirinden farklı olan bu yapılar, birbirinden bağımsız olarak, ama aynı problemi çözmek için (uçuş) evrilmiş. Akyol'un verdiği örnek ise, ahtapot ile insan gözleri arasındaki benzerlik. Argüman şöyle devam ediyor: birbirinden bağımsız soylar benzer özellikleri geliştiriyorlarsa burada bir şablon olmalı.
Fakat bu argüman çok da güçlü değil, zira yakınsayan evrimi şablonsuz açıklamak da oldukça kolay. Bunun üç sebebi var. (1) Örneğin, ahtapotlar ve insanlar birbirinden evrimsel olarak oldukça uzak da olsalar, gelişim mekanizmalarının bir çoğu ortak. O yüzden tam olarak birbirinden bağımsız kabul edemeyiz bunları. Dolayısıyla doğal seçilimin üstüne etki ettiği malzeme tamamen farklı değil, aynı öğeleri içeriyor. (2) Yakınsayan evrim, canlılar aynı problemi çözmeleri gerektiği zaman ortaya çıkan bir şey. Bu da zaten kendi başına olabilecek özelliklere bazı kısıtlamalar getiriyor. Örneğin gözlerin çalışması için ışığı belli bir düzleme odaklaması, orada da ışığa duyarlı moleküller bulunması gerekiyor. Bunun için mesela gözün hacmini dolduran maddenin şeffaf olması zorunlu. Ya da kanatların iyi bir süzülme açısına sahip olması gerekiyor, bu da kanatları yassı ve geniş olması anlamında. Fizik kanunlarının empoze ettiği bu kısıtlamalara şablon demek isterseniz ne ala, ama o zaman ayakta durmak için altımızda katı bir yüzeyin olması gerekmesi de bir şablon. (3) Yakınsayan evrim ürünü olan özellikler hiçbir zaman birbirinin tıpa tıp kopyası değil. Yine yarasalar ile kuşların kanatlarını karşılaştırırsanız görürsünüz ki birisi el parmakları arasında gerilmiş bir deriden, diğeri kol boyunca dizilmiş tüylerden oluşur. Tabi bunun açıklaması çok kolay: memelilerin tüyleri olmadığı için uçmak için tüy evrilmesi yerine kemiklerin arasında bir deri gerilmesi daha olası. Bu bir şablonu izleyen bir "şef ahçı"dan ziyade evdeki malzemeyle çabucak ne yapılabiliyorsa onu yapmaya çalışan bir ev hanımını andırıyor.
Mustafa Akyol'un argümanının, yakınsayan evrimin neyi kanıtlayıp neyi kanıtlamadığından başka büyük problemleri de var. Öncelikle Akyol, Conway Morris'in görüşlerini tamamıyla yansıtmıyor: Conway Morris evrim kuramının hemen hepsini kabul ediyor, bazı yorumlarında problem görüyor. Daha özel olarak, Akyol'un yakın zamana kadar ateşli savunucusu olduğu Akıllı Tasarım görüşünün hem bilimsel olmadığını, hem de "kötü ilahiyatçılık örneği" olduğunu savunuyor (9. soruya verdiği yanıtı dinleyin). Dolayısıyla Akyol'un Conway Morris'i sanki Akıllı Tasarım görüşünü savunuyormuş gibi göstermesi düşünsel açıdan pek de dürüstçe değil.
Bilimsel konuların, evrimin gerçekliği ya da nasıl işlediği gibi, dini ve metafiziksel konulardan ayrılması gerektiği konusunda Mustafa Akyol'a katılıyorum. Ama Akyol, ateist dediği kesimden beklediği özeni kendisi göstermiyor; tam tersine metafiziksel görüşlerini beğendiği yazarların argümanlarını eksik halleriyle kendi pozisyonunu savunuyormuş gibi gösteriyor.
Dahası, Dawkins'in aynı zamanda ateist olması, onun evrim konusundaki fikirleri hakkında bir şey ifade etmez. Tübitak tarafından çevirilen kitaplarda da din hakkındaki görüşlerinden bahsetmiyor Dawkins. Akyol'un bahsettiği kitapların Dawkins ya da Gould ateist olduğu için Tübitak tarafından yayınlandığını düşündürecek bir ibare de yok (en azından Akyol bu konuda bir kanıt sunmuyor). Dawkins ve Gould bütün dünyada popüler evrimin en çok okunan yazarları. Gen Bencildir kitabı çıkalı neredeyse 35 sene oldu ve biyolojide en çok satan ve en etkili olmuş kitaplardan birisi. Gould için de durum böyle. Popüler bilim alanında yayın yapan herhangi bir yayınevinin bu kitapları çevirip yayınlaması kadar doğal bir şey olamaz. Öte yandan, Dawkins'in dini görüşlerini savunduğu kitabı Tübitak tarafından değil, özel bir yayınevi tarafından çevirildi (üstüne üstlük yayımcısı da dava edildi ve Dawkins'in sitesine erişim yasaklandı).
Conway Morris'in kitaplarının çevirilmesini ben de çok isterim, hatta onunla birlikte yine kendileri Hristiyan olan Ken Miller ve Joan Roughgarden'ın kitapları da çevrilsin. Ama evrim üzerine çevrilen kitapların iki elin parmaklarını zor geçtiği ülkemizde Dawkins'in evrim üzerine olan kitaplarının yayınlanmasını ateist sansürcülük olarak nitelemek, üstelik bunu aynı yazarın din üzerine olan kitapları ve web sayfası apaçık sansüre ve baskıya uğrarken yapmak, düpedüz insafsızlık.
Sonuç olarak, baba-oğul Akyol'ların Darwin konusunda hoşgörü çağrısına katılmamak elde değil. Öte yandan ihtiyacımız olan daha fazlası: bir yandan yazıp çizdiğimiz konular hakkında yeterli bilgi, diğer yandan da başkalarında eleştirdiklerimizi kendimiz de yapmamayı becerecek düşünsel dürüstlük.
Bugünkü konuklarımız, baba-oğul Taha ve Mustafa Akyol'lar. Hemen belirteyim, bu iki beyefendiyi, bozuk plak gibi "DNA'nın şans eseri oluşması ihtimali trilyonda bilmemkaçtır"da takılmış yaratılışçı arkadaşlara her zaman tercih ederim. Keşke bütün yaratılış savunucuları onlar gibi olsa. Akyol'lar profesyonel yazar olmanın hakkını vererek, Türkçe'yi iyi kullanan, ve temelde ne dediği anlaşılan yazılar yazıyorlar. Darwin konusundaki tartışmalara hoşgörü mesajları ile başlamalarını da gerçekten takdir ediyorum. Ama yazılarının geri kalanında savundukları görüşlere katılmak mümkün değil.
Taha Akyol, Milliyet'teki köşesinde Darwin konusunu iki kere ele aldı: burada ve şurada. Birincisinde Darwin'in sansürlenmesine karşı olduğunu belirttikten sonra (yürekten bir bravo!) Darwin'in bilim değil metafizik olduğunu bombasını sakince odanın ortasına atıveriyor. Bomba diyorum, zira yüz elli senedir hayatlarını Darwin'in teorisini deneyler ve gözlemlerle test etmeye adamış binlerce bilimadamı bu haberi alınca, aralarından ölmüş olanları şüphesiz ki öte dünya'da Darwin'in yakasına yapışacak, ölmemişleri de zaten kalp krizi ve depresyondan kısa zamanda bunların arasında katılacaktır. Zira metafizik dediğiniz şey genelde rahat koltuklarında oturup piposunu tüttüren entellektüellerin aralarında dönen tartışmaların konusudur, metafizik yapmak için kalkıp tropik yağmur ormanlarında günlerce kuş ya da böcek peşinde koşmanız (Wallace), ya da Afrika'da HIV virüsünün insanlara nasıl geçtiğini araştırırken sıtmaya yakalanıp hayatınızı kaybetmeniz (W. D. Hamilton) gerekmez.
Bakın Taha Akyol bu önemli buluşunu nasıl kanıtlıyor:
Bilim felsefecisi Popper’e göre, Darwinizm “bilimsel” değildir, “metafizik”tir! Çünkü bilimsel metotlarla ‘sınamak’ imkânı yoktur; ne aritmetiğe başvurabilirsiniz ne de deney ve gözleme... Hatta Popper, Toplum Bilimlerinde Öndeyi ve Kehanet adlı ünlü akademik konferansında “Evrim yasası diye bir şey yoktur, yalnızca bitkilerin ve hayvanların değiştiğine, daha doğrusu, değişmiş olduğuna ilişkin tarihsel veriler vardır” diye vurgulamıştır.Karl Popper "Darwinizm bilim değildir," demiş. Eh, Popper "bilim felsefesi" demek olduğuna göre (yanlışlanabilirlik prensibiyle anılır kendisi), demek ki hakkikatten Darwinizm bilim değilmiş.
Tabi burada üç sorun var:
Birincisi, Popper da bir insan, ve o da hata yapabilir. Her halikarda, kimin dediğinden bağımsız olarak, Darwinizm'in gözleme dayalı olarak sınanamadığının iddia edilmesi bir hata: doğal seçilim, Darwin kitabını bastığı anda zaten deneyler ve gözlemlerle iyi sınanmış bir teoriydi. 1839'dan 1859'a kadar geçen sürede Darwin şirket kurup yumurta satmadı -- fikirlerini test etmekle ve kanıt toplamakla meşguldü. son 150 senedir de sınama işi devam etmekte, ve Darwin'in dediklerinin bir kısmı yanlış çıksa da (mesela kalıtım teorisinin çöpü boylaması çok uzun sürmedi), ve doğal seçilim dışında başka evrimsel süreçlerin varlığını öğrenmiş olsak da (örneğin genetik sürüklenme), Darwin'in temelini attığı kuram sınamalardan başarıyla geçti. Daha başarıyla geçip geçmediği belli olmayan alanlar da var, örneğin eşeysel seçilim, o konularda da tartışma, model geliştirme ve sınama devam ediyor (nacizane yazarınız da bu işe bulaşmış durumda).
İkincisi, Taha Bey, Popper'ın "gençlik hali"ne dayandırıyor argümanını: 1978'da Popper'ın kendisi evrim teorisinin metafiziksel bir program olduğu yolundaki görüşlerinin hatalı olduğunu belirtti (Popper'in 1978'de yaptığı konuşmasının tam metnine şuradan (abonelik gerekebilir) erişebilirsiniz).
Üçüncüsü de, Popper'in neyin bilim olup neyin olmadığını söylediklerinin yanlışlanabilir olup olmadığına göre ayırma yöntemi bilim felsefecileri tarafından uzun zaman önce terkedilmiş durumda. Bunun temel sebeplerinden biri de, yanlışlanabilirlik ilkesinin ilk bakışta çok açık ve net gibi dururken gerçek dünyada uygulaması neredeyse imkansız, fazla katı bir ilke olması. Aslına bakarsanız felsefede "demarkasyon problemi" diye anılan bilim denen şeyin etrafının çizilmesi problemi, günümüzde üzerinde doğrudan çok çalışılan bir alan değil -- 1960'ların sonunda Lakatos ile Feyerabend'ın efsanevi tartışmalarından sonra bilim felsefesi kendini daha çok bilimin nasıl işlediğiyle ve elde edilen sonuçların diğer felsefe alanlarına etkisiyle meşgul etmiş.
Sonuç olarak, Taha Akyol'a evrimsel biyolojiyle ilgilenen herhangi bir hakemli bilimsel derginin bu ayki sayısını okumasını öneriyorum, o zaman evrim teorisinin nasıl hergün her dakika sınanmakta ve yenilenmekte olduğunu görecektir.
Bu dediklerime benzeyen bir şeyi, Celal Şengör de Akyol'a yazdığı mektupta belirtmiş. Zaten Taha Bey de bu mektuba gösterdiği tepkide ilk yazıda ileri sürdüğü test edilemez, sınanamaz görüşünden geri adım atıp, "sınanmıştır, şimdilik başarılıdır" cümlesindeki "şimdilik" kaydına vurgu yapmayı tercih ediyor gibi gözüküyor. 150 sene sonra "şimdilik" kaydına vurgu yapmak ya aşırı iyimserlik, ya da insafsızlık; kararı siz verin.
Mustafa Bey'in derdi ise farklı. O da Darwin'in sansürlenmesine karşı olduğunu belirttikten sonra (tekrar, yürekten bir bravo!), ortada başka türlü bir sansürün olduğunu iddia ediyor. Zira Tübitak Dawkins, Gould gibi ateist yazarların kitaplarını yayınlarken, Conway Morris gibi dini yorumlara daha yakın evrimcilerin kitaplarını yayınlamazmış. Efendim Conway Morris'in ismi Akyol'un yazılarında çok geçer oldu. Bunun da sebebi Conway Morris'in doğada bazı örüntüler olduğunu iddia etmesi, evrim yönsüz olmadığını, daha özelde de insanarın ortaya çıkmasının kaçınılmaz olduğunu savunması. Bu, Tanrı'nın planı gibi dini fikirlerle örtüşen bir görüş, zaten Conway Morris de inançlı bir bilimadamı.
Conway Morris'in argümanlarının detayını çok takip etmediğimi itiraf edeyim, ama görünen o ki yakınsayan evrime dayalı bir argüman. Yakınsayan evrim, farklı atalardan gelme iki soyda birbirine benzer özellikler evrilmesi. Buna örnek, yarasaların ve kuşların kanatları. Anatomik açıdan birbirinden farklı olan bu yapılar, birbirinden bağımsız olarak, ama aynı problemi çözmek için (uçuş) evrilmiş. Akyol'un verdiği örnek ise, ahtapot ile insan gözleri arasındaki benzerlik. Argüman şöyle devam ediyor: birbirinden bağımsız soylar benzer özellikleri geliştiriyorlarsa burada bir şablon olmalı.
Fakat bu argüman çok da güçlü değil, zira yakınsayan evrimi şablonsuz açıklamak da oldukça kolay. Bunun üç sebebi var. (1) Örneğin, ahtapotlar ve insanlar birbirinden evrimsel olarak oldukça uzak da olsalar, gelişim mekanizmalarının bir çoğu ortak. O yüzden tam olarak birbirinden bağımsız kabul edemeyiz bunları. Dolayısıyla doğal seçilimin üstüne etki ettiği malzeme tamamen farklı değil, aynı öğeleri içeriyor. (2) Yakınsayan evrim, canlılar aynı problemi çözmeleri gerektiği zaman ortaya çıkan bir şey. Bu da zaten kendi başına olabilecek özelliklere bazı kısıtlamalar getiriyor. Örneğin gözlerin çalışması için ışığı belli bir düzleme odaklaması, orada da ışığa duyarlı moleküller bulunması gerekiyor. Bunun için mesela gözün hacmini dolduran maddenin şeffaf olması zorunlu. Ya da kanatların iyi bir süzülme açısına sahip olması gerekiyor, bu da kanatları yassı ve geniş olması anlamında. Fizik kanunlarının empoze ettiği bu kısıtlamalara şablon demek isterseniz ne ala, ama o zaman ayakta durmak için altımızda katı bir yüzeyin olması gerekmesi de bir şablon. (3) Yakınsayan evrim ürünü olan özellikler hiçbir zaman birbirinin tıpa tıp kopyası değil. Yine yarasalar ile kuşların kanatlarını karşılaştırırsanız görürsünüz ki birisi el parmakları arasında gerilmiş bir deriden, diğeri kol boyunca dizilmiş tüylerden oluşur. Tabi bunun açıklaması çok kolay: memelilerin tüyleri olmadığı için uçmak için tüy evrilmesi yerine kemiklerin arasında bir deri gerilmesi daha olası. Bu bir şablonu izleyen bir "şef ahçı"dan ziyade evdeki malzemeyle çabucak ne yapılabiliyorsa onu yapmaya çalışan bir ev hanımını andırıyor.
Mustafa Akyol'un argümanının, yakınsayan evrimin neyi kanıtlayıp neyi kanıtlamadığından başka büyük problemleri de var. Öncelikle Akyol, Conway Morris'in görüşlerini tamamıyla yansıtmıyor: Conway Morris evrim kuramının hemen hepsini kabul ediyor, bazı yorumlarında problem görüyor. Daha özel olarak, Akyol'un yakın zamana kadar ateşli savunucusu olduğu Akıllı Tasarım görüşünün hem bilimsel olmadığını, hem de "kötü ilahiyatçılık örneği" olduğunu savunuyor (9. soruya verdiği yanıtı dinleyin). Dolayısıyla Akyol'un Conway Morris'i sanki Akıllı Tasarım görüşünü savunuyormuş gibi göstermesi düşünsel açıdan pek de dürüstçe değil.
Bilimsel konuların, evrimin gerçekliği ya da nasıl işlediği gibi, dini ve metafiziksel konulardan ayrılması gerektiği konusunda Mustafa Akyol'a katılıyorum. Ama Akyol, ateist dediği kesimden beklediği özeni kendisi göstermiyor; tam tersine metafiziksel görüşlerini beğendiği yazarların argümanlarını eksik halleriyle kendi pozisyonunu savunuyormuş gibi gösteriyor.
Dahası, Dawkins'in aynı zamanda ateist olması, onun evrim konusundaki fikirleri hakkında bir şey ifade etmez. Tübitak tarafından çevirilen kitaplarda da din hakkındaki görüşlerinden bahsetmiyor Dawkins. Akyol'un bahsettiği kitapların Dawkins ya da Gould ateist olduğu için Tübitak tarafından yayınlandığını düşündürecek bir ibare de yok (en azından Akyol bu konuda bir kanıt sunmuyor). Dawkins ve Gould bütün dünyada popüler evrimin en çok okunan yazarları. Gen Bencildir kitabı çıkalı neredeyse 35 sene oldu ve biyolojide en çok satan ve en etkili olmuş kitaplardan birisi. Gould için de durum böyle. Popüler bilim alanında yayın yapan herhangi bir yayınevinin bu kitapları çevirip yayınlaması kadar doğal bir şey olamaz. Öte yandan, Dawkins'in dini görüşlerini savunduğu kitabı Tübitak tarafından değil, özel bir yayınevi tarafından çevirildi (üstüne üstlük yayımcısı da dava edildi ve Dawkins'in sitesine erişim yasaklandı).
Conway Morris'in kitaplarının çevirilmesini ben de çok isterim, hatta onunla birlikte yine kendileri Hristiyan olan Ken Miller ve Joan Roughgarden'ın kitapları da çevrilsin. Ama evrim üzerine çevrilen kitapların iki elin parmaklarını zor geçtiği ülkemizde Dawkins'in evrim üzerine olan kitaplarının yayınlanmasını ateist sansürcülük olarak nitelemek, üstelik bunu aynı yazarın din üzerine olan kitapları ve web sayfası apaçık sansüre ve baskıya uğrarken yapmak, düpedüz insafsızlık.
Sonuç olarak, baba-oğul Akyol'ların Darwin konusunda hoşgörü çağrısına katılmamak elde değil. Öte yandan ihtiyacımız olan daha fazlası: bir yandan yazıp çizdiğimiz konular hakkında yeterli bilgi, diğer yandan da başkalarında eleştirdiklerimizi kendimiz de yapmamayı becerecek düşünsel dürüstlük.
15 Mart 2009 Pazar
Tübitak vs. evrim devam ediyor
Haber blogu olmadığımız için gelişmeleri dakikası dakikasına aktaramıyoruz. Yine de olan biteni bir not düşmekte fayda var. En son yazdığımdan beri Tübitak, temelde Zaman Gazetesi'ndeki haberi tekrarlayan bir basın açıklaması yapıp durumu Çiğdem Atakuman'ın dengesiz davranışı ve "yetki aşımı" ile açıklamaya çalıştı. Çiğdem Atakuman ise, ertesi gün yazılı basın açıklaması yaparak bunu yalanladı -- olayın gazetelere ilk yansıdığı haliyle geliştiğini tekrar iddia etti.
Benim olaydan anladığım Bilim ve Teknik hasbelkader bir Darwin sayısı yapacak iken (o da nasıl oldu bilinmez, zira BvT'in evrimi en son kapak konusu yapması tam 10 sene önce, 1999 Şubat'ı), o zamana kadar Bilim ve Teknik'e en az düzeyde ilgi göstermiş Prof. Dr. C., buna bir "Dur!" demeye karar veriyor, ve Prof. Dr'luk ve diğer bilimum makamlarından gelen güçlerini bir araya toplayarak "Thou shall not pass!" diyor Darwin iblisine.
Tamam, biraz abarttım. Demeye çalıştığım, Tübitak'ın hikayesinin inanılabilirliği çok düşük. Atakuman'ın dedikleri ise olup bittiğini bildiğimiz diğer şeylere (Nisan ayında BvT ekibindeki toplu istifalar, yayın kurulunun boş kalması, yayın kurulundan bu olay sonrasında gelen istifa) uyumlu bir tablo çiziyor.
Her halikarda bu olayın iç yüzü, ilgili kişilerin konuyla ilgili emailleri ve diğer yazışmaları kamuya açılmadıkça belli olmayacak. Tübitak doğruyu söylüyorsa ve temize çıkmak istiyorsa bunları açıklamalı. Açıklayamıyorlarsa Cebeci istifa etmeli ya da görevden alınmalı. O da olmuyorsa bütün yönetimin görevden alınması gerek.
(Bununla ilgili bir hikaye: ABD'de devlet memurlarının yaptıkları işlerle ilgili yazışmaları çok sıkı kayıt altında ve haberama hakkı yasaları sayesinde gazeteciler ve sivil toplum örgütleri -aksini gerektirecek bir şey yoksa- bunlara ulaşabiliyorlar. Bu kayıtlara devlet memurlarının iş adresinden attıkları emailler de dahil. Tabi, en önemli devlet memuru da Başkan, ve başkanın yazışmalarının arşivlenmesini düzenleyen ayrı bir yasa var. Bu yasanın getirdiği kısıtlamalar yüzünden şimdiye kadarki başkanlar göreve başladıktan sonra e-mail kullanmayı bırakıyorlardı. Obama, ofisteyken email kullanacak olan ilk ABD başkanı, ve o bile resmi emaillerini arşivlemek zorunda. O yüzden Tübitak'tan konuyla ilgili emaillerin açıklanmasını istemek hiç de aşırı bir istek değil. Bu insanlar bizim vergilerimizle çalıştıkları için, bize hesap verebiliyor olmaları gerek.)
Biyolokum'un yazısına da bakınız.
Benim olaydan anladığım Bilim ve Teknik hasbelkader bir Darwin sayısı yapacak iken (o da nasıl oldu bilinmez, zira BvT'in evrimi en son kapak konusu yapması tam 10 sene önce, 1999 Şubat'ı), o zamana kadar Bilim ve Teknik'e en az düzeyde ilgi göstermiş Prof. Dr. C., buna bir "Dur!" demeye karar veriyor, ve Prof. Dr'luk ve diğer bilimum makamlarından gelen güçlerini bir araya toplayarak "Thou shall not pass!" diyor Darwin iblisine.
Tamam, biraz abarttım. Demeye çalıştığım, Tübitak'ın hikayesinin inanılabilirliği çok düşük. Atakuman'ın dedikleri ise olup bittiğini bildiğimiz diğer şeylere (Nisan ayında BvT ekibindeki toplu istifalar, yayın kurulunun boş kalması, yayın kurulundan bu olay sonrasında gelen istifa) uyumlu bir tablo çiziyor.
Her halikarda bu olayın iç yüzü, ilgili kişilerin konuyla ilgili emailleri ve diğer yazışmaları kamuya açılmadıkça belli olmayacak. Tübitak doğruyu söylüyorsa ve temize çıkmak istiyorsa bunları açıklamalı. Açıklayamıyorlarsa Cebeci istifa etmeli ya da görevden alınmalı. O da olmuyorsa bütün yönetimin görevden alınması gerek.
(Bununla ilgili bir hikaye: ABD'de devlet memurlarının yaptıkları işlerle ilgili yazışmaları çok sıkı kayıt altında ve haberama hakkı yasaları sayesinde gazeteciler ve sivil toplum örgütleri -aksini gerektirecek bir şey yoksa- bunlara ulaşabiliyorlar. Bu kayıtlara devlet memurlarının iş adresinden attıkları emailler de dahil. Tabi, en önemli devlet memuru da Başkan, ve başkanın yazışmalarının arşivlenmesini düzenleyen ayrı bir yasa var. Bu yasanın getirdiği kısıtlamalar yüzünden şimdiye kadarki başkanlar göreve başladıktan sonra e-mail kullanmayı bırakıyorlardı. Obama, ofisteyken email kullanacak olan ilk ABD başkanı, ve o bile resmi emaillerini arşivlemek zorunda. O yüzden Tübitak'tan konuyla ilgili emaillerin açıklanmasını istemek hiç de aşırı bir istek değil. Bu insanlar bizim vergilerimizle çalıştıkları için, bize hesap verebiliyor olmaları gerek.)
Biyolokum'un yazısına da bakınız.
10 Mart 2009 Salı
"Hamdolsun Darwin bizi teğet geçmiş..."
Sağır sultan duydu: Tübitak'ın binlerce (yüksekten attığımı sanmıyorum) çocuğun kafasını çelip de anası babasına rağmen fizik, biyoloji okumasını sağlayan popüler bilim dergisi Bilim ve Teknik, resmi olarak sahibinin sesi dergisi haline dönüştü. Darwin yılı nedeniyle nazlanarak da olsa çıkarılacak olan evrim konulu Mart sayısı, Prof. Dr. Ömer Cebeci'nin emriyle durdurulmuş, sayıyı hazırlama gafletinde bulunan genel yayın yönetmeni görevden alınmış, Prof. Dr. C. de "Ben kapakta Darwin göremiyorum" diyerek Türk milletine verdiği bu üstün hizmetten duyduğu gururu(!) ifade etmiş.
Olayın iç dinamikleri hakkında pek bir şey bilmiyoruz. Ama bilmemize de gerek yok, zira olayın elle tutulacak bir yanı yok. Basın özgürlüğüne müdaheleden tutun, bilimsel gerçeklere zerre kadar saygı gösterilmemesi, ve bilimsel bir kurumda bir bireyin kafasına göre (hem de sıfır yetkinliği olan bir konuda) karar verebilmesine kadar yanlışlar üstüste. Bu rezaleti temizlemenin tek yolu derginin Nisan sayısında bir açıklama ve özür metni yayınlanması, Mart sayısından çıkarılan evrimle ilgili içeriğin yine sansürlenen kapakla yayınlanması ve belki de en önemlisi Prof. Dr. C'nin istifa etmesi ya da görevden alınması
Prof. Dr. C'nin istifasını ya da görevden alınmasını gerçekten bekliyor muyum? 70 makaleyi aşırdığı ortaya çıktıktan sonra bile dekanlık koltuğundan ayrılmayanların olduğu bir ülkede bu biraz iyimserlik olurdu. Ama doğru olanı söylemek, gerçekleşmesini sağlamak için atılması gereken ilk adım.
Politik hayvan ve Biyolokum'un yazılarını da okumanızı öneriyorum.
(Başlık ntvmsnbc.com'dan bir okuyucu yorumu.)
*NSF: National Science Foundation -- ABD'de temel bilim alanındaki araştırmaları destekleyen en büyük devlet kurumu.
Olayın iç dinamikleri hakkında pek bir şey bilmiyoruz. Ama bilmemize de gerek yok, zira olayın elle tutulacak bir yanı yok. Basın özgürlüğüne müdaheleden tutun, bilimsel gerçeklere zerre kadar saygı gösterilmemesi, ve bilimsel bir kurumda bir bireyin kafasına göre (hem de sıfır yetkinliği olan bir konuda) karar verebilmesine kadar yanlışlar üstüste. Bu rezaleti temizlemenin tek yolu derginin Nisan sayısında bir açıklama ve özür metni yayınlanması, Mart sayısından çıkarılan evrimle ilgili içeriğin yine sansürlenen kapakla yayınlanması ve belki de en önemlisi Prof. Dr. C'nin istifa etmesi ya da görevden alınması
Sonuncusu en önemli diyorum, zira yanlışların sonuçları olmalı. Bilim tarihinin gelmiş geçmiş en başarılı kuramını ve onun kurucusunu bir popüler bilim yayınında sansürlemeye çalışmak da bir bilim yöneticisinin yapabileceği en vahim yanlışlardan biri. Bunu Prof. Dr. C'ye sinir olduğum ya da kötülüğünü istediğim için yazmıyorum. Bu olay, herhangi bir Prof. Dr.'un egosundan, politik pozisyonundan, kafasının içinde olup bitenden çok daha büyük bir olay. Türk biliminin ve bilim insanlarının güvenilirlikleri, akranları tarafından ciddiye alınmaları ve en önemlisi, kendilerine saygılarıyla ilgili bir şey. Düşünün Nüket Yetiş'siniz: başkan yardımcınız Darwin'i sansürlemeye kalkıyor ve hiç bir şey olmamış gibi konumunu koruyor, üstüne üstlük bir de pişkin demeçler veriyor. Yarın yurtdışına gittiğinizde "Biz aynen NSF* gibiyiz, onlar kadar objektif ve verimli çalışıyoruz" dediğinizde gülerler size. NSF Darwin'i sansürlemeye çalışmıyor, tam tersine Darwin'in kurucusu olduğu bilim dalının en büyük destekçilerinden birisi. Avrupa'daki akranlarınız da size sorarlar: neden Darwin'in yayınlanmasını engellediniz? Neden bunu yapan insanı hala yardımcınız olarak yanınızda dolaştırıyorsunuz? O noktada Nature gibi dergilere mektuplar yazıp "bizim bilimsel proje değerlendirme sistemimiz tamamen objektif" demenize kimse inanmaz artık.
Prof. Dr. C'nin istifasını ya da görevden alınmasını gerçekten bekliyor muyum? 70 makaleyi aşırdığı ortaya çıktıktan sonra bile dekanlık koltuğundan ayrılmayanların olduğu bir ülkede bu biraz iyimserlik olurdu. Ama doğru olanı söylemek, gerçekleşmesini sağlamak için atılması gereken ilk adım.
Politik hayvan ve Biyolokum'un yazılarını da okumanızı öneriyorum.
(Başlık ntvmsnbc.com'dan bir okuyucu yorumu.)
*NSF: National Science Foundation -- ABD'de temel bilim alanındaki araştırmaları destekleyen en büyük devlet kurumu.
1 Mart 2009 Pazar
Lamarck, Mine Kırıkkanat, ve Mustafa Akyol

Türk gazetelerini okumayı akıl sağlığımızı korumak için sınırladığımızdan dolayı bunu kaçırmışız: Mine Kırıkkanat, Vatan Gazetesi'nde Darwin'in dehasını öven bir yazı yazmış. Yaygınca okunan bir köşe yazarımızın Darwin'i ve evrimi tanıtıcı bir yazı yazması elbette sevindirici. Ama neyi nasıl söylediğiniz de önemli. Ben şahsen yazının kavgacı tonunu sevmedim, ayrıca bir bilimsel teori olarak evrimin sürekli toplumsal ve politik bağlamlarda savunulması açıkçası beni rahatsız ediyor. Tüm bunlar yazarın kendi tercihi, benim eleştirim bir yere kadar anlamlı. Ama yazının sonuna doğru Kırıkkanat'ın bir sözü büyük hayal kırıklığı yaratıyor. Buyrun burdan yakın:
Örneğin, ‘biyoloji’ kavramının isim babası Fransız bilim insanı Jean Baptiste Lamarck (1744-1829), Darwin’den tam yarım yüzyıl önce yayınladığı başyapıtı “Zoolojik Felsefe”yle zaten canlı hücrelerin zaman ve çevreye göre değişime uğradığını çözmüş. Canlıların, tekrarlanan hareketle kazandığı fiziki becerinin, kuşaktan kuşağa aktarılarak “evrime” uğradığını zaten gözlemlemiş.
Lamarck, gerçekten de evrim tarihinde önemli bir yer işgal eder. Bunun sebebi, bütün canlıların zamanla değiştiği ve birbirlerinden türediği gözlemlerine dayanan ilk kapsamlı evrim kuramını geliştirmesi. Ancak, ne yazık ki Lamarck'ın öne sürdüğü evrim mekanizmaları neredeyse tamamen yanlış. Darwin'in (ve doğal seçilimin diğer babası Wallace'ın) büyük başarısı evrim fikrini ilk ortaya atmasında değil, doğru mekanizmayı akıl etmesinde. Yukarıdaki paragraftaki ilk cümle o yüzden yanlış değil, ama ikinci cümledeki "edinilmiş karakterlerin kalıtımı" gerçekten de çok uzun zaman önce bırakılmış bir görüş (ama sondaki notu okuyun) . Bu şekilde, doğruluğu kendinden menkul bir gerçekmiş gibi söyleniverilmesi biyologlara saç baş yolduracak cinsten açıkçası.
Bizim yerli "akıllı tasarımcı"mız Mustafa Akyol da sağolsun bu hatayı gözden kaçırmamış. Kırıkkanat'a cevaben yazdığı yazıda, bu hatadan yola çıkarak Kırıkkanat'ın aslında materyalist ve ateist (tabi Akyol'un lügatında bunlar eşittir laik) felsefeyi pazarlamak peşinde olduğu, bunu da yarım yamalak, savunduğu şeyi bile iyi okumadan yaptığını ileri sürüyor. Kırıkkanat'ın neyin peşinde olduğunu tahmin etmek bana düşmez (ama sonraki yazılarından birinde "Ruhun amacını keşfetmek" konulu bir semineri tavsiye etmesine bakılırsa materyalizmi savunduğunu sanmıyorum). Ancak Mustafa Akyol burada çuvaldıza girişmeden önce iğneyi kendinde denemeli, zira karşı tarafta görmeye tahammül edemediği aynı hataları kendisi de sürekli yapıyor. Bir yandan karşı tarafı bilimi ideolojiye alet etmekle suçlarken, öte yandan kendisi de bilimsel olan ya da olduğunu iddia ettiği (Akıllı Tasarım gibi) görüşleri kendi inançları, ideolojik ve metafiziksel bağlılıklarını savunmak, haklı çıkarmak için kullanmaktan geri kalmıyor.
Hadi bunlar bir köşe yazarında olacak şeyler, mesleği gereği bir politik görüş savunacak elbet diyelim. Ama Akyol'un hataları burda da kalmıyor: Akyol, Kırıkkanat'a Lamarckçı kalıtımı yazdığı için biyolojiden sıfır verdikten iki paragraf sonra kendisi Akıllı Tasarım (AT) görüşünü, sanki Darwinci evrim teorisine bir alternatif oluşturuyormuş gibi sunuyor. Halbuki AT, Lamarckçı kalıtımdan bile daha az geçerliliği olan, bilimsel bir hipotez olarak bile değeri olmayan bir görüş. Lamarckçı kalıtımı en azından test edip yanlışlayabilirsiniz (ki doğru olmadığını bu şekilde biliyoruz), ama AT şimdiye kadar "aman Tanrım, bu organizmalar çok karmaşık, hatta sanırım indirgenemez karmaşık, bu evrilmiş olamaz, kesin akıllı bir tasarımcı yaptı bunu," demekten öteye geçebilmiş değil. Dahası, ne zaman AT görüşünü savunanlar bir şeyin "indirgenemez karmaşık" olduğunu ileri sürdülerse, hep "akıllı" birileri çıkıp bunların nasıl evrilebileceğini açıklayan hipotezler geliştirmiş, bunların da hemen hepsi varolan ya da sonradan elde edilen verilerle doğrulanmış (gözün evrimi ve bakteri kamçıcıkları en çok bilinen örnekler). AT'nin bugüne kadar faydalı bir teori ya da veri ürettiğini görmüş, duymuş değilim. Bilen varsa da beri gelsin diyoruz.
Dolayısıyla, üzülerek söylemeliyim ki Akyol da biyoloji dersinden çakıyor. Seneye Kırıkkanat'la beraber tekrar etmekten zevk alacağını düşünüyorum.
(Not: Edinilmiş özelliklerin kalıtımı, ya da Lamarkçı kalıtım, orijinal haliyle yanlışlanmış olsa da, yakınlarda biyoloji sahnesine başka bir şekilde dönüş yaptı. Özellikle son 10-15 yılda hız kazanan bir araştırma dalı, epigenetik, Lamarckçı kalıtım mekanizmalarının imkansız olmadığını, hatta belli parametreler içinde oldukça yaygın olduğunu ortaya çıkardı. Epigenetik, "genin üstüne" demek kabaca, bu mekanizmalar da genelde genler dışında olan "bilgi transferi" mekanizmalarını kapsıyor. Örneğin bir hücre bölündüğü zaman, yavru hücrelere yalnızca genetik malzemeyi değil, aynı zamanda o anda hücrede bulunan diğer molekülleri de (örneğin proteinler) bırakıyor; o moleküllerin miktarları, derişimleri ve pozisyonları çevredeki etkenlere bağlı oldukları için, hücre bölünmesindeki toplam kalıtım, bir anlamda, "edinilmiş karakterleri" de içeriyor. Başka bir örnek, DNA'nın bazı noktalarına metil gruplarının eklenmesi ve çıkarılmasış bu eklemeler ve çıkarmalar genlerin anlatımını, yani DNA'dan protein yapılmasını etkiliyor, bu da yine canlılara kendi tecrübe ettikleri çevre hakkında bir miktar bilgiyi yavrularına aktarabilme olanağı sağlıyor. Dolayısıyla bütün kalıtım DNA ve genlerden ibaret değil. Ancak yine de bu tür epigenetik mekanizmalar, Lamarck'ın zamanındaki fikirlerden çok daha incelikli ve etkileri genlere dayalı bir kalıtım sisteminin bağlamında kendini gösteriyor. Dolayısıyla hiç bir sınırlama getirmeksizin edinilmiş karakterlerin kalıtımını kabul edilmiş bir gerçekmiş gibi söylemek affedilir bir hata değil biyoloji açısından.
Bu arada doğru kalıtım mekanizmasını bulamadı diye Lamarck'a çok da yüklenmemek gerek; Darwin de bu sorun konusunda çok ileri gidememişti. Kalıtımın ana hatlarını çözmek Mendel'e nasip oldu, detayları ise öğrenmeye hala devam ediyoruz.)
Lamarck'ın resmi, Wikipedia'dan aşırmadır.
11 Şubat 2009 Çarşamba
İyi ki doğdun Darwin!
Radikal'e gönderdiğim Darwin Günü yazısı, bakalım yayınlayacaklar mı?
(Aynı zamanda Biyolokum'un ve Uygar Polat'ın yazılarını da tavsiye ederim.)
İyi ki doğdun Darwin!
12 Şubat 2009, evrim kuramının kurucusu Charles Darwin’in 200. doğumgünü. Aynı zamanda 2009, Darwin’in başeseri Türlerin Kökeni kitabını yayınlanmasının da 150. yıldönümü. Bu vesileyle, dünyanın dört bir yanındaki evrimciler, Darwin ve mirasını kutlayan ve bunları daha geniş bir kitleye ulaştırmaya çalışan etkinlikler düzenleyecekler. Türkiye’de de Darwin’i ve evrim kuramını daha geniş kitlelere ulaştırmaya çalışan giderek büyüyen ve görünürlüğü artan bir kitle boş durmuyor. Bu sene yapılacak etkinliklerden öne çıkan bir tanesi, uluslararası katılımla Mayıs ayında İstanbul’da gerçekleştirilecek olan II. Evrim, Bilim ve Eğitim Sempozyumu (http://www.evrimsempozyumu.org/).
Ancak çoğu gelişmiş ülkedeki akranlarından farklı olarak, Türkiye’deki evrimciler birbiriyle çelişen, biri bilimsel, biri de toplumsal iki olguyu bağdaştırmaya çalışmak zorundalar. Birinci olgu, evrimin kendisi. Biyolojik evrimi, yani türlerin ortak atadan türedikleri ve doğal seçilim yoluyla çevrelerine uyum sağladıkları önermesini destekleyen kanıtlar sayılamayacak kadar çok. Evrim, Dünya’nın güneşin etrafında dönmesi gibi, bir gerçek. Darwin’in başlattığı, evrim olgusunu açıklayan kuram da herzamankinden daha canlı ve bilim tarihinin en sağlam kuramlarından biri olmaya devam ediyor. Rus asıllı Amerikalı biyolog Theodosius Dobzhansky’nin ünlü “Evrimin ışığı altında bakmadan biyolojide hiç bir şeyi anlamak mümkün değildir” sözü, ilk söylendiğinden beri doğruluğundan bir şey kaybetmedi. Tam tersine, evrimsel düşünce hergün yeni alanlara uygulanıyor. Öyle ki, artık “Evrimsel uygulamalar” adında, evrimi uygulamalı bir bilim olarak kabul eden ve tıptan doğa korumaya kadar bir çok alanda uygulamalarını yayınlayan bir bilimsel dergi bile var. Üstelik, evrimsel düşüncenin etkisi yalnızca biyolojiyle de sınırlı değil. Yaygın bir örnek olarak, biyolojik evrimden esinlenerek tasarlanan “genetik algoritmalar” mühendislikte kendine pek çok uygulama alanı buldu.
Bilimsel olarak geçerliliği kanıtlanmış evrim olgusu ile çelişen toplumsal olgu ise, Türkiye’de Darwin ve evrim kuramının geniş kitleler tarafından kabul edilmiyor olması. 2006’da yapılan bir araştırmaya göre evrimi kabul etmeyenlerin en çok olduğu Avrupa ülkesi Türkiye . Başka bir çalışmaya göre, Türkiye’nin yarısından çoğu evrim kuramının doğru olmasının mümkün bile olmadığını düşünüyor . İnternet forumları, Facebook grupları gibi ortamlarda evrim tartışması ateşli bir biçimde (genelde çoğu yaratılışçı olan katılımcılara karşı bir avuç evrim yanlısının çabasıyla) sürüyor. Bu tartışmalarda Darwin’e yapılan kişisel hakaretlere rastlamak bile pek sıradışı değil.
Bu iki olguyu birbiriyle nasıl bağdaştırabiliriz? Eğer evrimin gerçekliği bu kadar açık olarak kanıtlanmış ise neden Türkiye’de bunca insan doğruluğunu kabul etmiyor?
Bu sorunun iki yanıtı var: birincisi evrim hakkındaki bilgi eksikliği ve yanlış bilgilendirme. 1970’lerden itibaren ortaokul ve liselerimizde evrim konusunda giderek daha az şey söyleniyor, daha da kötüsü dini temellere dayalı bir yaratılışçılık görüşü fen bilimleri ve biyoloji kitaplarında ve derslerinde yer buluyor . Evrim kuramını anlatması gereken bir çok biyoloji öğretmeni bile evrimi doğru bulmadıklarını söylüyorlar . En son onaylanan ilköğretim fen bilgisi kitabında yaratılışçılık yer almasa da, evrim ve doğal seçilim konuları anlaşılması zor ve ikna edicilikten uzak bir biçimde anlatılıyor. Hal böyle olunca evrimi “insanın maymundan gelmesi,” ya da “bütün canlıların rastlantısal olarak bir anda meydana geldiği” gibi yanlış biçimlerde tanımlayan çok. Halbuki evrimi destekleyen veriler ve evrim kuramının yapısı çok açık ve net anlatılabilecek, anlaşılabilecek şeyler. Burdaki bir teselli, gönüllü gruplar sayesinde İnternet'te bu konuda giderek daha fazla Türkçe kaynak bulmanın mümkün olması. Özellikle http://evrimianlamak.org sitesini okurlara tavsiye ederim.
Evrimin az kabul görmesinin ikinci sebebi de birincisiyle bağlantılı: toplumumuzda yaygın olan bir kanı, evrim kuramının dinle, özellikle de İslam’la bağdaşmadığı yolunda. Bu iddianın temelinde evrime inanmanın materyalizm felsefesine, yani maddeden başka bir şeyin varolamayacağı iddiasına inanmayı gerektirdiği düşüncesi var. Hatta bir çok yazar ve din adamı, Darwin’in, Karl Marx ve Sigmund Freud ile birlikte materyalizmi yaymaya çalışan bir kumpasın parçası olduğunu kendinen menkul bir gerçekmiş gibi tekrarlayıp duruyor. Bunlar, Darwin gibi hayatının çoğunu İngiltere’de Kent’teki evinden ayrılmadan, kendi halinde araştırmalarını yürütüp kitaplarını yazarak geçirmiş bir bilimadamı için büyük iddialar. Ama yine de sormaya değer: evrimi kabul etmek gerçekten materyalizmi de kabul etmeyi gerektiriyor mu?
Bu sorunun yanıtı hayır, gerektirmiyor. Burada bilimsel yöntemin maddeye dayalı olması ile bir felsefi tutum olarak materyalizmi birbirinden iyi ayırdetmek gerek. Bir felsefe olarak materyalizm gerçekten elle tutulur, gözle görülür maddeden başkasının varlığını yadsır. Dolayısıyla felsefi materyalizmi kabul ederseniz Tanrı kavramını dışlamış olursunuz. Ancak evrimi kabul etmek böyle bir felsefi tutum takınmayı gerektirmiyor. Tek gereken bilimsel yöntemi benimsemeniz, o da gözlemlediğimiz bir olayı elle tutulur, gözle görülür süreçlerle açıklamaya çalışmak anlamına geliyor. Bilimsel yöntemin maddeye dayanması, doğayı anlamak için kullanılan bir yöntemi yansıtıyor, neyin gerçek olup neyin olmadığı konusunda bir iddiayı değil. Bir benzetme kullanırsak, nasıl bir doktor hastasının sorununu anlamak için elle tutulamayacak, cinler ya da periler gibi açıklamalara rağbet etmiyorsa, evrim bilimi de türlerin kökenini anlamak için doğaüstü bir açıklamaya başvurmuyor. Başvurmasına da gerek yok doğrusu, çünkü türlerin kökenini bilimsel yöntemle açıklamada son derece başarılı.
Ancak bu demek değil ki evrim doğaüstü bir yaratıcının olmadığını varsayıyor ya da kanıtlıyor. Tam tersine, evrim konusunda bildiklerimizi Tanrı’nın canlıları nasıl yarattığının bilgisi olarak kabul edenler ve evrim sürecinde milyarlarca yıl devam eden bir yaratılış olayını görenlerin sayısı hiç de az değil. Günümüzde birçok farklı dinden evrimsel biyolog hem mesleğini icra edip hem de inancını yaşıyor. Galileo’yu neredeyse yakacak olan Katolik kilisesi bile evrim kuramının türlerin kökeninin en iyi açıklaması olduğunu kabul ediyor. Papa hakkında birçok sey söyleyebilirsiniz, ama materyalist ve inançsız olmakla suçlayabileceğinizi düşünmüyorum. Dolayısıyla hem evrimi kabul edip hem de inançlı olmak mümkün.
Sonuç olarak evrim kuramının dini zayıflatmaya ve çökertmeye yönelik materyalist bir kumpas olduğu görüşü gerçeklere dayanmıyor. Evrim, materyalist felsefenin ürünü bir propaganda aleti değil, tıpkı yerçekimi ya da elektrik gibi gözlemlenebilen, tutarlı bir kuramla açıklanabilen ve hatta topluma fayda yaratmak için kullanılabilen bir olgu. Bunu inkar etmenin, geceye gündüz demekten farkı yok.
O yüzden gelin Darwin’in 200. doğumgününde evrim hakkında daha çok şey öğrenelim ve öğrendiklerimizi açık fikirle değerlendirelim. Darwin de bundan başka bir şey istemezdi herhalde.
(Aynı zamanda Biyolokum'un ve Uygar Polat'ın yazılarını da tavsiye ederim.)
İyi ki doğdun Darwin!
12 Şubat 2009, evrim kuramının kurucusu Charles Darwin’in 200. doğumgünü. Aynı zamanda 2009, Darwin’in başeseri Türlerin Kökeni kitabını yayınlanmasının da 150. yıldönümü. Bu vesileyle, dünyanın dört bir yanındaki evrimciler, Darwin ve mirasını kutlayan ve bunları daha geniş bir kitleye ulaştırmaya çalışan etkinlikler düzenleyecekler. Türkiye’de de Darwin’i ve evrim kuramını daha geniş kitlelere ulaştırmaya çalışan giderek büyüyen ve görünürlüğü artan bir kitle boş durmuyor. Bu sene yapılacak etkinliklerden öne çıkan bir tanesi, uluslararası katılımla Mayıs ayında İstanbul’da gerçekleştirilecek olan II. Evrim, Bilim ve Eğitim Sempozyumu (http://www.evrimsempozyumu.org/).
Ancak çoğu gelişmiş ülkedeki akranlarından farklı olarak, Türkiye’deki evrimciler birbiriyle çelişen, biri bilimsel, biri de toplumsal iki olguyu bağdaştırmaya çalışmak zorundalar. Birinci olgu, evrimin kendisi. Biyolojik evrimi, yani türlerin ortak atadan türedikleri ve doğal seçilim yoluyla çevrelerine uyum sağladıkları önermesini destekleyen kanıtlar sayılamayacak kadar çok. Evrim, Dünya’nın güneşin etrafında dönmesi gibi, bir gerçek. Darwin’in başlattığı, evrim olgusunu açıklayan kuram da herzamankinden daha canlı ve bilim tarihinin en sağlam kuramlarından biri olmaya devam ediyor. Rus asıllı Amerikalı biyolog Theodosius Dobzhansky’nin ünlü “Evrimin ışığı altında bakmadan biyolojide hiç bir şeyi anlamak mümkün değildir” sözü, ilk söylendiğinden beri doğruluğundan bir şey kaybetmedi. Tam tersine, evrimsel düşünce hergün yeni alanlara uygulanıyor. Öyle ki, artık “Evrimsel uygulamalar” adında, evrimi uygulamalı bir bilim olarak kabul eden ve tıptan doğa korumaya kadar bir çok alanda uygulamalarını yayınlayan bir bilimsel dergi bile var. Üstelik, evrimsel düşüncenin etkisi yalnızca biyolojiyle de sınırlı değil. Yaygın bir örnek olarak, biyolojik evrimden esinlenerek tasarlanan “genetik algoritmalar” mühendislikte kendine pek çok uygulama alanı buldu.
Bilimsel olarak geçerliliği kanıtlanmış evrim olgusu ile çelişen toplumsal olgu ise, Türkiye’de Darwin ve evrim kuramının geniş kitleler tarafından kabul edilmiyor olması. 2006’da yapılan bir araştırmaya göre evrimi kabul etmeyenlerin en çok olduğu Avrupa ülkesi Türkiye . Başka bir çalışmaya göre, Türkiye’nin yarısından çoğu evrim kuramının doğru olmasının mümkün bile olmadığını düşünüyor . İnternet forumları, Facebook grupları gibi ortamlarda evrim tartışması ateşli bir biçimde (genelde çoğu yaratılışçı olan katılımcılara karşı bir avuç evrim yanlısının çabasıyla) sürüyor. Bu tartışmalarda Darwin’e yapılan kişisel hakaretlere rastlamak bile pek sıradışı değil.
Bu iki olguyu birbiriyle nasıl bağdaştırabiliriz? Eğer evrimin gerçekliği bu kadar açık olarak kanıtlanmış ise neden Türkiye’de bunca insan doğruluğunu kabul etmiyor?
Bu sorunun iki yanıtı var: birincisi evrim hakkındaki bilgi eksikliği ve yanlış bilgilendirme. 1970’lerden itibaren ortaokul ve liselerimizde evrim konusunda giderek daha az şey söyleniyor, daha da kötüsü dini temellere dayalı bir yaratılışçılık görüşü fen bilimleri ve biyoloji kitaplarında ve derslerinde yer buluyor . Evrim kuramını anlatması gereken bir çok biyoloji öğretmeni bile evrimi doğru bulmadıklarını söylüyorlar . En son onaylanan ilköğretim fen bilgisi kitabında yaratılışçılık yer almasa da, evrim ve doğal seçilim konuları anlaşılması zor ve ikna edicilikten uzak bir biçimde anlatılıyor. Hal böyle olunca evrimi “insanın maymundan gelmesi,” ya da “bütün canlıların rastlantısal olarak bir anda meydana geldiği” gibi yanlış biçimlerde tanımlayan çok. Halbuki evrimi destekleyen veriler ve evrim kuramının yapısı çok açık ve net anlatılabilecek, anlaşılabilecek şeyler. Burdaki bir teselli, gönüllü gruplar sayesinde İnternet'te bu konuda giderek daha fazla Türkçe kaynak bulmanın mümkün olması. Özellikle http://evrimianlamak.org sitesini okurlara tavsiye ederim.
Evrimin az kabul görmesinin ikinci sebebi de birincisiyle bağlantılı: toplumumuzda yaygın olan bir kanı, evrim kuramının dinle, özellikle de İslam’la bağdaşmadığı yolunda. Bu iddianın temelinde evrime inanmanın materyalizm felsefesine, yani maddeden başka bir şeyin varolamayacağı iddiasına inanmayı gerektirdiği düşüncesi var. Hatta bir çok yazar ve din adamı, Darwin’in, Karl Marx ve Sigmund Freud ile birlikte materyalizmi yaymaya çalışan bir kumpasın parçası olduğunu kendinen menkul bir gerçekmiş gibi tekrarlayıp duruyor. Bunlar, Darwin gibi hayatının çoğunu İngiltere’de Kent’teki evinden ayrılmadan, kendi halinde araştırmalarını yürütüp kitaplarını yazarak geçirmiş bir bilimadamı için büyük iddialar. Ama yine de sormaya değer: evrimi kabul etmek gerçekten materyalizmi de kabul etmeyi gerektiriyor mu?
Bu sorunun yanıtı hayır, gerektirmiyor. Burada bilimsel yöntemin maddeye dayalı olması ile bir felsefi tutum olarak materyalizmi birbirinden iyi ayırdetmek gerek. Bir felsefe olarak materyalizm gerçekten elle tutulur, gözle görülür maddeden başkasının varlığını yadsır. Dolayısıyla felsefi materyalizmi kabul ederseniz Tanrı kavramını dışlamış olursunuz. Ancak evrimi kabul etmek böyle bir felsefi tutum takınmayı gerektirmiyor. Tek gereken bilimsel yöntemi benimsemeniz, o da gözlemlediğimiz bir olayı elle tutulur, gözle görülür süreçlerle açıklamaya çalışmak anlamına geliyor. Bilimsel yöntemin maddeye dayanması, doğayı anlamak için kullanılan bir yöntemi yansıtıyor, neyin gerçek olup neyin olmadığı konusunda bir iddiayı değil. Bir benzetme kullanırsak, nasıl bir doktor hastasının sorununu anlamak için elle tutulamayacak, cinler ya da periler gibi açıklamalara rağbet etmiyorsa, evrim bilimi de türlerin kökenini anlamak için doğaüstü bir açıklamaya başvurmuyor. Başvurmasına da gerek yok doğrusu, çünkü türlerin kökenini bilimsel yöntemle açıklamada son derece başarılı.
Ancak bu demek değil ki evrim doğaüstü bir yaratıcının olmadığını varsayıyor ya da kanıtlıyor. Tam tersine, evrim konusunda bildiklerimizi Tanrı’nın canlıları nasıl yarattığının bilgisi olarak kabul edenler ve evrim sürecinde milyarlarca yıl devam eden bir yaratılış olayını görenlerin sayısı hiç de az değil. Günümüzde birçok farklı dinden evrimsel biyolog hem mesleğini icra edip hem de inancını yaşıyor. Galileo’yu neredeyse yakacak olan Katolik kilisesi bile evrim kuramının türlerin kökeninin en iyi açıklaması olduğunu kabul ediyor. Papa hakkında birçok sey söyleyebilirsiniz, ama materyalist ve inançsız olmakla suçlayabileceğinizi düşünmüyorum. Dolayısıyla hem evrimi kabul edip hem de inançlı olmak mümkün.
Sonuç olarak evrim kuramının dini zayıflatmaya ve çökertmeye yönelik materyalist bir kumpas olduğu görüşü gerçeklere dayanmıyor. Evrim, materyalist felsefenin ürünü bir propaganda aleti değil, tıpkı yerçekimi ya da elektrik gibi gözlemlenebilen, tutarlı bir kuramla açıklanabilen ve hatta topluma fayda yaratmak için kullanılabilen bir olgu. Bunu inkar etmenin, geceye gündüz demekten farkı yok.
O yüzden gelin Darwin’in 200. doğumgününde evrim hakkında daha çok şey öğrenelim ve öğrendiklerimizi açık fikirle değerlendirelim. Darwin de bundan başka bir şey istemezdi herhalde.
8 Şubat 2009 Pazar
Darwin'in gölgesindeki adam: Wallace
Evet sevgili okuyucular, Müspet İlimler Kumpanyası Darwin'in doğum haftasını kutlamak için tam zamanında blogosfere dönmüş bulunuyor. Verdiğimiz uzun aradan dolayı özür dilemek gerek; akademik yaşam dikkat etmezseniz sürükleyiveriyor.
Bu hafta ve sonrasında Darwin'den istemediğiniz kadar bahsedeceğimizden, bahisi evrim kuramının diğer kurucusundan, Alfred Russel Wallace'dan açalım dedik. Hikayeyi biliyor olabilirsiniz: 1858 senesinde Darwin doğal seçilim yoluyla evrim fikrini bulalı bir hayli olmuştu, ancak böylesine iddiaki bir kuramı yeteri kadar kanıt olmadan yayınlamak istemediği için bulabileceği bütün kanıtları ve argümanları bir araya toplayıp birkaç ciltlik bir eser yazmayı tasarlıyordu. Kuramını ve taslak manuskiptleri birkaç arkadaşıyla paylaşmış, ama yayınlamak için hehangi bir hazırlık içine girmemişti. İşte bu esnada, bugünkü Endonezya'da örnek toplamakta olan profesyonel doğa tarihçisi Alfred Russel Wallace'dan gelen bir mektup bütün bu planları suya düşürür: zira Wallace, neredeyse kelimesi kelimesine Darwin'in geliştirdiği kuramın aynısını bulmuştur. Darwin'in bu mektuba ilk tepki olarak planı, Wallace'ın kendinden rica ettiği gibi, makaleyi yayınlamak ve bütün krediyi Wallace'ın almasını kabullenmekti. (Darwin bugün yaşasaydı bilim camiasında kolay kazık yiyebilirdi gibime geliyor.) Ancak Darwin'in senelerdir bu kuram üzerine çalıştığını bilen arkadaşları Charles Lyell ve Joseph Hooker, kendisini Wallace'ın makalesi ile aynı zamanda sunmaya ikna ediyorlar, ve 1858 yılının Temmuz ayında, Linnean Society'de, Wallace ve Darwin'in doğal seçilim teorisi bilim dünyasına sunuluyor. (Burada yaygın olarak bilinen ama yine de ironisinden bir şey kaybetmeyen bir dipnot verelim: Linnean Society başkanı Thomas Bell bütün işaretleri kaçırıp 1858 yılı sonunda o yıl büyük bir bilimsel ilerlemenin yaşanmadığını not düşmüştü.) Bu makalelerin okunduğu toplantı hakkındaki bir belgeye bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.
Bu hikaye evrimle ilgilenen birçok kişi tarafından iyi bilinir. Bununla ilgili daha az bilinen bir şey ise (en azından benim haberim yoktu), etrafta bazı komplo teorisyenlerinin Darwin'in aslında Wallace'ın mektubunu daha önceden aldığı, ama onun fikrini çalıp kendi makalesini hazırlamak için daha geç almış gibi davrandığını iddia ediyor olmaları. Michael Shermer'in bu iddiayı ele alıp neden gerçekçi olmadığını anlattığı yazısına şuradan ulaşabilirsiniz. Kısaca, Darwin'in doğal seçilim kuramını Wallace'ın mektubundan çok daha önce kağıda geçirdiğini biliyoruz. Zaten Darwin'in Linnean Society'e sunduğu iki makaleden biri, Amerikalı Biyolog Asa Gray'e 1857 yılında yazdığı bir mektubun bir özeti idi. Darwin'in bahsettiği fikirleri 1858'den önce kağıda geçirdiğinin kanıtları oldukça sağlam.
Her halikarda, Wallace, yaşamı boyunca Darwin'in evrim kuramının kurucusu olarak önceliğinden hiç şüphe duymadı. 1889'da evrim üzerine yazdığı ana eserin ismini Darwinizm koyması da bunun göstergesi. Bu olaylar olurken Wallace 35 yaşında ve geçimini profesyonel olarak örnek toplayarak sağlayan bir doğa tarihçisi idi. Ancak, kısmen bu buluşunun etkisiyle, ama esas Malay Takımadalarındaki çalışmaları ve biocoğrafyaya katkısı nedeniyle ilerleyen yıllarda Wallace'ın kendisi ünlü bir bilim adamı oldu. Dolayısıyla, evrim kuramının esas babası Darwin olsa da, Wallace da hem Darwin olmasaydı da bize doğal seçilimi verecek kişi, hem de kendi adına büyük bilimsel başarılara imza atmış bir doğa bilimci olarak saygıyı hakediyor.
Bu konuyla ilgiliyseniz, Alfred Russel Wallace hakkında oldukça yüklü bilgi içeren bir sayfaya buradan ulaşabilirsiniz. Wallace'ın doğal seçilim fikrine nasıl ulaştığının kendi ağzından hikayesi de burada. Burada da görülüyor ki Wallace, 80 yaşında bile, hiç de bu konuda hakkının yenildiğini düşünmüyor.
Bu hafta ve sonrasında Darwin'den istemediğiniz kadar bahsedeceğimizden, bahisi evrim kuramının diğer kurucusundan, Alfred Russel Wallace'dan açalım dedik. Hikayeyi biliyor olabilirsiniz: 1858 senesinde Darwin doğal seçilim yoluyla evrim fikrini bulalı bir hayli olmuştu, ancak böylesine iddiaki bir kuramı yeteri kadar kanıt olmadan yayınlamak istemediği için bulabileceği bütün kanıtları ve argümanları bir araya toplayıp birkaç ciltlik bir eser yazmayı tasarlıyordu. Kuramını ve taslak manuskiptleri birkaç arkadaşıyla paylaşmış, ama yayınlamak için hehangi bir hazırlık içine girmemişti. İşte bu esnada, bugünkü Endonezya'da örnek toplamakta olan profesyonel doğa tarihçisi Alfred Russel Wallace'dan gelen bir mektup bütün bu planları suya düşürür: zira Wallace, neredeyse kelimesi kelimesine Darwin'in geliştirdiği kuramın aynısını bulmuştur. Darwin'in bu mektuba ilk tepki olarak planı, Wallace'ın kendinden rica ettiği gibi, makaleyi yayınlamak ve bütün krediyi Wallace'ın almasını kabullenmekti. (Darwin bugün yaşasaydı bilim camiasında kolay kazık yiyebilirdi gibime geliyor.) Ancak Darwin'in senelerdir bu kuram üzerine çalıştığını bilen arkadaşları Charles Lyell ve Joseph Hooker, kendisini Wallace'ın makalesi ile aynı zamanda sunmaya ikna ediyorlar, ve 1858 yılının Temmuz ayında, Linnean Society'de, Wallace ve Darwin'in doğal seçilim teorisi bilim dünyasına sunuluyor. (Burada yaygın olarak bilinen ama yine de ironisinden bir şey kaybetmeyen bir dipnot verelim: Linnean Society başkanı Thomas Bell bütün işaretleri kaçırıp 1858 yılı sonunda o yıl büyük bir bilimsel ilerlemenin yaşanmadığını not düşmüştü.) Bu makalelerin okunduğu toplantı hakkındaki bir belgeye bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.Bu hikaye evrimle ilgilenen birçok kişi tarafından iyi bilinir. Bununla ilgili daha az bilinen bir şey ise (en azından benim haberim yoktu), etrafta bazı komplo teorisyenlerinin Darwin'in aslında Wallace'ın mektubunu daha önceden aldığı, ama onun fikrini çalıp kendi makalesini hazırlamak için daha geç almış gibi davrandığını iddia ediyor olmaları. Michael Shermer'in bu iddiayı ele alıp neden gerçekçi olmadığını anlattığı yazısına şuradan ulaşabilirsiniz. Kısaca, Darwin'in doğal seçilim kuramını Wallace'ın mektubundan çok daha önce kağıda geçirdiğini biliyoruz. Zaten Darwin'in Linnean Society'e sunduğu iki makaleden biri, Amerikalı Biyolog Asa Gray'e 1857 yılında yazdığı bir mektubun bir özeti idi. Darwin'in bahsettiği fikirleri 1858'den önce kağıda geçirdiğinin kanıtları oldukça sağlam.
Her halikarda, Wallace, yaşamı boyunca Darwin'in evrim kuramının kurucusu olarak önceliğinden hiç şüphe duymadı. 1889'da evrim üzerine yazdığı ana eserin ismini Darwinizm koyması da bunun göstergesi. Bu olaylar olurken Wallace 35 yaşında ve geçimini profesyonel olarak örnek toplayarak sağlayan bir doğa tarihçisi idi. Ancak, kısmen bu buluşunun etkisiyle, ama esas Malay Takımadalarındaki çalışmaları ve biocoğrafyaya katkısı nedeniyle ilerleyen yıllarda Wallace'ın kendisi ünlü bir bilim adamı oldu. Dolayısıyla, evrim kuramının esas babası Darwin olsa da, Wallace da hem Darwin olmasaydı da bize doğal seçilimi verecek kişi, hem de kendi adına büyük bilimsel başarılara imza atmış bir doğa bilimci olarak saygıyı hakediyor.
Bu konuyla ilgiliyseniz, Alfred Russel Wallace hakkında oldukça yüklü bilgi içeren bir sayfaya buradan ulaşabilirsiniz. Wallace'ın doğal seçilim fikrine nasıl ulaştığının kendi ağzından hikayesi de burada. Burada da görülüyor ki Wallace, 80 yaşında bile, hiç de bu konuda hakkının yenildiğini düşünmüyor.
7 Ocak 2009 Çarşamba
Darwin'in ıskaladığı iguana
Darwin'in 1835'de Galapagos adalarına ziyareti bilim tarihinin akışını derinden etkileyen bir olaydı. O zamandan bu yana bu eşşiz adalar zinciri bir çok doğa tarihçisi ve bilim adamına ev sahipliği yaptı, hakkında tonlarca kitap ve makale yayınlandı. Ama bütün bunlar, Galapagos'un hala evrimsel süprizler sunmasına engel değil. Geçtiğimiz hafta Amerikan Bilimler Akademisinin dergisi PNAS'de yayınlanan bir rapor, Darwin'in gözden kaçırdığı bir iguana türünü tanıtıyor.
Galapagos adalarında iki iguana cinsi bulunuyor: deniz iguanaları (Amblyrhynchus) ve kara iguanaları (Conolophus). Kara iguanalarının arasında da şimdiye kadar tanımlanan iki tür var (Conolophus subcristatus ve Conolophus pallıdus). Ancak İtalya'dan Roma Üniveritesi Tor Vergata'dan Gabriele Gentile ve meslektaşlarının makalesi bu durumu değiştireceğe benziyor. Gentile ve arkadaşları takımadanın en büyük adası olan İsabella'nın en kuzeyindeki Wolf yanardağında yaşayan küçük bir kara iguanası popülasyonunu incelemiş. Bu iguanaların en tuhaf özelliği aynı adada bulunan diğer kara iguanaları (C. subcristatus türü, aşağıdaki resimde A ve D panelleri) sarı renkte iken bunların pembe üstüne siyah çizgili olmaları (B ve C panelleri). Darwin Galapagos'u ziyareti sırasında Gentile ve arkadaşlarının rosada ismini verdiği bu formu gözden kaçırmış, çünkü Wolf Yanardağı'na kadar hiç gitmemiş, ve bu iguana formu başka bir yerde bulunmuyor. Ancak Darwin Wolf Yanardağı'na gitmiş olsaydı bile bu yaratıkları ıskalaması affedilebilirdi, zira kendisinde sonra 150 sene boyunca o civarda dolaşan kimse bu tuhaf iguanaları farketmemiş, ta ki 1986 senesinde park korucuları tarafından şans eseri görülene kadar. Gentile ve meslektaşları bütün kara iguanaları türleri ve deniz iguanalarından topladıkları kan örneklerinden DNA izole etmişler ve bu DNA'nın dizilimini kullanarak iguanaların bir soyoluşunu çıkarmışlar (soyoluş nedir öğrenmek için buraya da bakabilirsiniz). Çıkardıkları soyoluş, rosada formu ile diğer kara ve deniz iguanaları arasındaki evrimsel ilişkiyi ortaya seriyor. Buldukları şaşırtıcı sonuç, rosada formunun diğer iki kara iguanalarından daha eski bir tarihte ayrıldığı. Yani bu pembe iguanalar ile diğer kara iguanaları arasındaki evrimsel uzaklık, hali hazırda kabul edilmiş iki tür arasındaki uzaklıktan daha fazla gözüküyor. Ayrılma tarihi olarak yaklaşık 5.7 milyon yıl veriliyor. (Kara iguanaları ile deniz iguanaları arasındaki ayrılma 10 milyon yıl civarında.) Dolayısıyla pembe iguanalar oldukça eski bir soy.

Bunun şaşırtıcı olmasının sebebi rosada formunun bulunduğu tek yer olan Wolf Yanardağı'nın 0.35 milyon yıldan daha genç olduğunun tahmin edilmesi. Dahası, şu anda su üzerinde olan adaların en yaşlısı da 3.3 milyon yıl civarında olduğu biliniyor. Dolayısıyla bu rosario dalı diğer kara iguanalarından ayrıldığı zaman bugünkü adaların su üzerinde olmadığı bir zamanda şimdi su altında kalmış (Takımada'nın güneydoğusunda eskiden su üstünde olan ama artık suya batmış bir sualtı sırtı bulunuyor) adalarda yaşıyor olmaı gerek. Sonrasında bilinmeyen bir sebepte bu genç İsabella adası üzerindeki genç bir volkana sıkışmış durumdalar.
Rosada'nın bu derin evrimsel geçmişinin şimdi farkedilmiş olması iyi bir şey, zira dar bir yayılım gösteren bu popülasyon nesli tükenme tehlikesi altında. Yazarlar bu formun (daha resmen tür olarak tanımlanmamış olsa da) Uluslararası Doğa Koruma Birliğinin (IUCN) Kırmızı Listesi'nde en büyük nesli tükenme riskini ifade eden "kritik tehlikede" kategorisine girdiğini bildiriyorlar. Umarız bu iguanaları korumak için gerekli önemler alınır ve gelecek nesiller Darwin'in ıskaladığı iguana ile tanışma fırsatını kaçırmaz.
Makale'nin özetine ve tam metnine erişmek için bu bağlantıya tıklayabilirsiniz. Yukarıdaki fotoğraflar makaleden alınma, Gentile ve arkadaşlarına ait.
Referans: Gentile et al. 2009 An overlooked pink species of land iguana in the Galápagos. PNAS. doi: 10.1073/pnas.0806339106
Galapagos adalarında iki iguana cinsi bulunuyor: deniz iguanaları (Amblyrhynchus) ve kara iguanaları (Conolophus). Kara iguanalarının arasında da şimdiye kadar tanımlanan iki tür var (Conolophus subcristatus ve Conolophus pallıdus). Ancak İtalya'dan Roma Üniveritesi Tor Vergata'dan Gabriele Gentile ve meslektaşlarının makalesi bu durumu değiştireceğe benziyor. Gentile ve arkadaşları takımadanın en büyük adası olan İsabella'nın en kuzeyindeki Wolf yanardağında yaşayan küçük bir kara iguanası popülasyonunu incelemiş. Bu iguanaların en tuhaf özelliği aynı adada bulunan diğer kara iguanaları (C. subcristatus türü, aşağıdaki resimde A ve D panelleri) sarı renkte iken bunların pembe üstüne siyah çizgili olmaları (B ve C panelleri). Darwin Galapagos'u ziyareti sırasında Gentile ve arkadaşlarının rosada ismini verdiği bu formu gözden kaçırmış, çünkü Wolf Yanardağı'na kadar hiç gitmemiş, ve bu iguana formu başka bir yerde bulunmuyor. Ancak Darwin Wolf Yanardağı'na gitmiş olsaydı bile bu yaratıkları ıskalaması affedilebilirdi, zira kendisinde sonra 150 sene boyunca o civarda dolaşan kimse bu tuhaf iguanaları farketmemiş, ta ki 1986 senesinde park korucuları tarafından şans eseri görülene kadar. Gentile ve meslektaşları bütün kara iguanaları türleri ve deniz iguanalarından topladıkları kan örneklerinden DNA izole etmişler ve bu DNA'nın dizilimini kullanarak iguanaların bir soyoluşunu çıkarmışlar (soyoluş nedir öğrenmek için buraya da bakabilirsiniz). Çıkardıkları soyoluş, rosada formu ile diğer kara ve deniz iguanaları arasındaki evrimsel ilişkiyi ortaya seriyor. Buldukları şaşırtıcı sonuç, rosada formunun diğer iki kara iguanalarından daha eski bir tarihte ayrıldığı. Yani bu pembe iguanalar ile diğer kara iguanaları arasındaki evrimsel uzaklık, hali hazırda kabul edilmiş iki tür arasındaki uzaklıktan daha fazla gözüküyor. Ayrılma tarihi olarak yaklaşık 5.7 milyon yıl veriliyor. (Kara iguanaları ile deniz iguanaları arasındaki ayrılma 10 milyon yıl civarında.) Dolayısıyla pembe iguanalar oldukça eski bir soy.

Bunun şaşırtıcı olmasının sebebi rosada formunun bulunduğu tek yer olan Wolf Yanardağı'nın 0.35 milyon yıldan daha genç olduğunun tahmin edilmesi. Dahası, şu anda su üzerinde olan adaların en yaşlısı da 3.3 milyon yıl civarında olduğu biliniyor. Dolayısıyla bu rosario dalı diğer kara iguanalarından ayrıldığı zaman bugünkü adaların su üzerinde olmadığı bir zamanda şimdi su altında kalmış (Takımada'nın güneydoğusunda eskiden su üstünde olan ama artık suya batmış bir sualtı sırtı bulunuyor) adalarda yaşıyor olmaı gerek. Sonrasında bilinmeyen bir sebepte bu genç İsabella adası üzerindeki genç bir volkana sıkışmış durumdalar.
Rosada'nın bu derin evrimsel geçmişinin şimdi farkedilmiş olması iyi bir şey, zira dar bir yayılım gösteren bu popülasyon nesli tükenme tehlikesi altında. Yazarlar bu formun (daha resmen tür olarak tanımlanmamış olsa da) Uluslararası Doğa Koruma Birliğinin (IUCN) Kırmızı Listesi'nde en büyük nesli tükenme riskini ifade eden "kritik tehlikede" kategorisine girdiğini bildiriyorlar. Umarız bu iguanaları korumak için gerekli önemler alınır ve gelecek nesiller Darwin'in ıskaladığı iguana ile tanışma fırsatını kaçırmaz.
Makale'nin özetine ve tam metnine erişmek için bu bağlantıya tıklayabilirsiniz. Yukarıdaki fotoğraflar makaleden alınma, Gentile ve arkadaşlarına ait.
Referans: Gentile et al. 2009 An overlooked pink species of land iguana in the Galápagos. PNAS. doi: 10.1073/pnas.0806339106
6 Ocak 2009 Salı
2009: Darwin yılı
Yeni yılın ilk yazısında "Hoşgeldin 2009," diyoruz ve okuyucularımıza mutlu yıllar diliyoruz öncelikle. Bu sene Darwin'in 200. doğum yılı, aynı zamanda Türlerin Kökeni kitabının da yayınlanmasının 150. yıldönümü. Darwin modern evrim bilimini neredeyse tek başına kuran insan (Wallace'a da burada hakkını vermek gerek), ve evrim biyolojisi bugün bütün bilimler arasında en heyecan verici gelişmelerin yaşandığı dallardan birisi.
Nature dergisi'nin Darwin yılı için özel içerik hazırladığını daha önceki bir yazıda duyurmuştum. Bu içeriğe geçtiğimiz hafta yeni bir ekleme yapmışlar: son 10 sene içerisinde Nature dergisinde yayınlanmış evrimsel biyoloji makalelerinden bir seçki (buradan ulaşabilirsiniz). Seçkinin içinde yer alan araştırmaların çoğu kendi başlarına birer yazıyı hakediyor. Benim en çok ilgimi çeken dinazorlarda tüyün evrilmesinin ilk başta uçuş değil, yalıtım nedeniyle olduğunu destekleyen fosiller. Bu günümüzde bariz uyarlanım (adaptation) gibi gözüken karakterlerin aslında ardıluyarlanım (exaptation) olabileceklerinin iyi bir örneği.
Bu araştırmalara bir göz atmanızda fayda var derim.
Bu arada bizim medya da Darwin yılını tümden es geçmedi, Radikal'deki ufak haberin bağlantısı burda.
Nature dergisi'nin Darwin yılı için özel içerik hazırladığını daha önceki bir yazıda duyurmuştum. Bu içeriğe geçtiğimiz hafta yeni bir ekleme yapmışlar: son 10 sene içerisinde Nature dergisinde yayınlanmış evrimsel biyoloji makalelerinden bir seçki (buradan ulaşabilirsiniz). Seçkinin içinde yer alan araştırmaların çoğu kendi başlarına birer yazıyı hakediyor. Benim en çok ilgimi çeken dinazorlarda tüyün evrilmesinin ilk başta uçuş değil, yalıtım nedeniyle olduğunu destekleyen fosiller. Bu günümüzde bariz uyarlanım (adaptation) gibi gözüken karakterlerin aslında ardıluyarlanım (exaptation) olabileceklerinin iyi bir örneği.
Bu araştırmalara bir göz atmanızda fayda var derim.
Bu arada bizim medya da Darwin yılını tümden es geçmedi, Radikal'deki ufak haberin bağlantısı burda.
25 Aralık 2008 Perşembe
Evrimsel psikolojinin 4 hatası
Bu blogda çoğu zaman evrimsel biyolojinin başarılarından bahsediyoruz, bahsetmeye de devam edeceğiz. Ama her bilim gibi evrimsel biyolojinin de çok sağlam olmayan ve tartışmalı kısımları var. Bunlardan biri de evrimsel psikoloji denen ve isminden de anlaşılacağı üzere, insan psikolojisinin neden ve nasıl evrildiğini araştıran alan. Bir araştırma alanı olarak evrimsel psikolojinin varolması gerektiği tartışma konusu değil; sonuç olarak vücudumuzun her parçası gibi beynimiz ve psikolojik özelliklerimiz de evrilmiş olmalı. Ancak geçtiğimiz 25-30 senelik süreçte Evrimsel Psikoloji (kısaca EP) ismini alan araştırmalar bütünü bu konuya oldukça dar bir perspektiften yaklaşıyor. Bu perspektif kısaca insan zihninin binlerce küçük modülden meydana geldiği ve her bir modülün belli bir uyarlanımsal problemi çözmek için evrildiği hipotezi. Bir benzetme yapmak gerekirse, EP'nin bakış açısına göre zihnin içindeki bu mödüller, bilgisayarınızda yüklü, herbiri başka bir iş yapmak için tasarlanmış programlara benziyor. Örneğin internette gezmek için bir tarayıcı (browser) kullanıyorsunuz. Öte yandan dönem ödevinizi ya da şirket raporunu hazırlamak için bir kelime işlemciye ihtiyacınız var. EP insan zihninin de buna benzer bir organizasyonu olduğunu ileri sürüyor. Örneğin zihinde en iyi eşi seçmek, ya da aldatılıp aldatılmadığını anlamak için ayrı ayrı modüller olduğu iddia ediliyor.
Geçtiğimiz senelerde bu bahsi geçen yaklaşımı ve bu yaklaşımı benimseyen küçük ve kendi içinde oldukça entegre araştırmacı grubunu eleştirenlerin sayısı artmaya başladı. (Ben de uzaktan da olsa -- insanlar üzerine çalışmıyorum -- bu tartışmaya bulaştım.) Bir sebepten dolayı EP'yi eleştirenler arasında filozoflar öne çıkıyor. Örneğin bilişsel psikoloji'de saygın bir yeri olan ve modülarite kavramını ilk ortaya atan Jerry Fodor, EP'nin benimsediği masif modülarite hipotezinden (yukarıda anlattığım görüş) hiç hoşnut değil. Son zamanlarda David Buller isminde bir filozof da "Adapting Minds" (Uyarlanan Zihinler -- kitabın ismi EP'nin önemli başvuru kaynaklarından "The Adapted Mind", "Uyarlanmış Zihin"e bir gönderme) isimli kitabıyla EP'yi eleştirenlere katıldı. Bu yazıyı yazmamın sebebi de Buller'in Scientific American dergisinde bu konu üstüne çıkan yeni makalesi.
Makalenin detaylarına girmeyeceğim; Buller kısaca EP'nin dört temel hatası olduğunu düşünüyor, ve bence söylediklerinin çoğunda da haklı. (Konuyla ilgiliyseniz Adapting Minds kitabını da tavsiye ederim, Buller EP'nin iddialarına ve teorik temellerine karşı detaylı ve okunabilir argümanlar sunuyor.) Bu yazıyı görmeme vesile olan Larry Moran'ın blogunda dediği gibi evrimsel biyologların önemli bir kısmı da (ama çoğunluk olduğundan emin değilim) EP'yi çok ciddiye almıyorlar. İnsan zihninin bilişsel yeteneklerinin evrimi üstüne çalışan, yani evrimsel psikoloji yapan bir çok psikolog bile kendilerini EP grubundan ayırdetmek için araştırma alanları için "evrimsel psikoloji" yerine "bilişsel evrim" (cognitive evolution) ismini kullanıyorlar. Yine de EP özellikle popüler basında oldukça geniş yer bulan ve bir şekilde genel kabul ediliyormuş gibi görülen bir alan olmaya devam ediyor. Bunun sebebini burada bulmak mümkün değil, ama sanırım hem EP'nin iddiaları kadın-erkek arasındaki farklar ile ilgili derin kültürel kanılarla resonans içinde, hem de kullandıkları modülerite kavramı 80'lerden günümüze yerleşmiş teknolojik kültürle uyumlu (o yüzden eğitimli nüfusta bu teoriler prim yapıyor). Buna bir de EP savunucularının gerçekten agresif olduklarını eklerseniz (bunu görmek için yukarıdaki bağlantıda Buller'ın makalesine yapılan bazı yorumları okumanız yeterli), EP'nin neden bu kadar az sorgulandığını anlamak biraz daha mümkün olabilir.
Sonuç olarak insan zihni evrilmiş bir organ, orası kesin. Ama nasıl ve neden evrildiği konusunda şimdilik iyi bir yanıtımız yok. Arayış sürüyor...
Geçtiğimiz senelerde bu bahsi geçen yaklaşımı ve bu yaklaşımı benimseyen küçük ve kendi içinde oldukça entegre araştırmacı grubunu eleştirenlerin sayısı artmaya başladı. (Ben de uzaktan da olsa -- insanlar üzerine çalışmıyorum -- bu tartışmaya bulaştım.) Bir sebepten dolayı EP'yi eleştirenler arasında filozoflar öne çıkıyor. Örneğin bilişsel psikoloji'de saygın bir yeri olan ve modülarite kavramını ilk ortaya atan Jerry Fodor, EP'nin benimsediği masif modülarite hipotezinden (yukarıda anlattığım görüş) hiç hoşnut değil. Son zamanlarda David Buller isminde bir filozof da "Adapting Minds" (Uyarlanan Zihinler -- kitabın ismi EP'nin önemli başvuru kaynaklarından "The Adapted Mind", "Uyarlanmış Zihin"e bir gönderme) isimli kitabıyla EP'yi eleştirenlere katıldı. Bu yazıyı yazmamın sebebi de Buller'in Scientific American dergisinde bu konu üstüne çıkan yeni makalesi.
Makalenin detaylarına girmeyeceğim; Buller kısaca EP'nin dört temel hatası olduğunu düşünüyor, ve bence söylediklerinin çoğunda da haklı. (Konuyla ilgiliyseniz Adapting Minds kitabını da tavsiye ederim, Buller EP'nin iddialarına ve teorik temellerine karşı detaylı ve okunabilir argümanlar sunuyor.) Bu yazıyı görmeme vesile olan Larry Moran'ın blogunda dediği gibi evrimsel biyologların önemli bir kısmı da (ama çoğunluk olduğundan emin değilim) EP'yi çok ciddiye almıyorlar. İnsan zihninin bilişsel yeteneklerinin evrimi üstüne çalışan, yani evrimsel psikoloji yapan bir çok psikolog bile kendilerini EP grubundan ayırdetmek için araştırma alanları için "evrimsel psikoloji" yerine "bilişsel evrim" (cognitive evolution) ismini kullanıyorlar. Yine de EP özellikle popüler basında oldukça geniş yer bulan ve bir şekilde genel kabul ediliyormuş gibi görülen bir alan olmaya devam ediyor. Bunun sebebini burada bulmak mümkün değil, ama sanırım hem EP'nin iddiaları kadın-erkek arasındaki farklar ile ilgili derin kültürel kanılarla resonans içinde, hem de kullandıkları modülerite kavramı 80'lerden günümüze yerleşmiş teknolojik kültürle uyumlu (o yüzden eğitimli nüfusta bu teoriler prim yapıyor). Buna bir de EP savunucularının gerçekten agresif olduklarını eklerseniz (bunu görmek için yukarıdaki bağlantıda Buller'ın makalesine yapılan bazı yorumları okumanız yeterli), EP'nin neden bu kadar az sorgulandığını anlamak biraz daha mümkün olabilir.
Sonuç olarak insan zihni evrilmiş bir organ, orası kesin. Ama nasıl ve neden evrildiği konusunda şimdilik iyi bir yanıtımız yok. Arayış sürüyor...
23 Aralık 2008 Salı
Dr. Pangloss'un karıncaları
Voltaire zamanının sınırsız iyimserliğini savunan Fizoloflarıyla dalga geçmek için Candide'ı yazdığında, romanın kahramanının yanına "Olabilecek dünyaların en iyisinde yaşıyoruz" görüşünü savunsun diye Dr. Pangloss'u koymuştur. Roman boyunca Pangloss meydana gelen bütün kötü olaylara iyimser bir açıklama getirse de Candide'in bu sınırsız iyimserliği bırakmasını engelleyemez.
Bunun karıncalarla ne alakası var şimdi diyeceksiniz. Anlatayım. felsefe dünyasındaki talihsiz (ama olabileceklerin en iyisi) yolculuğunun başlangıcından yaklaşık 200 yüzyıl sonra, 1979 yılında, Dr. Pangloss iki biyoloğun marifetiyle birden kendini bilimsel bir tartışmanın içinde buluverdi. Bu iki biyolog merhum Stephen Jay Gould ile Richard Lewontin idi. Harvard'ın bu iki kalburüstü evrimsel biyoloğun derdi organizmaların gösterdiği her fenotipik özelliğin optimal ve uyumlu olduğu önkabülünü eleştirmekti (makalenin metni burada, İngilizce olarak). Bu fikri belgesellerde çok duyarız. Hayvanların mükemmel duyuları, tam gerekli olduğu kadar zekaları vardır ve çevreleriyle kusursuz bir uyum içerisindedir. İşte Gould ve Lewontin bu varsayımın tam da Dr. Pangloss tarzı bir düşünce biçimi olduğunu ileri sürüyorlardı. Buna göre organizmaların gösterdiği her özellik uyumlu (adaptive) olmak zorunda olmak zor
unda değildir, bazı uyumsuz gözüken özellikler tamamen başka özelliklerin yan etkilerinden ibaret olabilirler; bunlara uydurma işlevler yüklememize gerek yoktur.
Gould ve Lewontin'in makalesi çok uzun ve aslında hala süren bir tartışmanın başlangıcı oldu biyologlar arasında. Fakat genel olarak mesleğini icra eden evrimciler bir özelliğe baktıklarında çoğunlukla hala bu özelliğin bir işlevi olduğunu varsayarlar. Çoğu zaman da haklıdırlar. İşte bu hafta bunun güzel bir örneği daha yayınlandı (evet nihayet karıncalara gelebildik).
Yaprak kesen karıncalar (Leaf cutting ants, Atta ve Acromyrmex cinsleri) Amerika kıtalarının sıcak kesimlerinde yaşarlar. Bu karıncalar isimlerini en bariz etkinliklerinden, ormandaki ağaçlardan yaprak kesip yuvalarına taşımalarından alıyorlar. Bu yaprakları tabi spor olsun diye kesmiyorlar, yapraklar yuvada mantar bahçelerinin besini oluyor. Bu bahçelerde yetişen mantarlarla karıncalar larvalarını besliyorlar. Yani anlıyacağınız bu çiftçi karıncalar insanların tarım yapan tek canlı olmadığını gösteriyorlar. Bu hayat döngüleri hakkında söylenecek çok fazla şey var tabi, ama bugün biz sadece yeni çıkan kısa bir araştırmaya değineceğiz.
Kosta Rika'da yaprak kesen karıncalarla çalışan Martin Burd ve Jerome Howard bir süre önce bu karıncaların ne kadar yükü ne kadar zamanda taşıyabildiğini merak edip deney yoluyla bulmuşlar. Ağır yaprak parçaları haliyle yavaş taşınırken hafif parçalar daha hızlı taşınabiliyor. Hesaplayınca ortalama bir işçinin kendi taşıma hızını optimize etmesi için ortalama 35 mg'lık parçalar kesip taşıması gerektiğini bulmuşlar. Fakat normal şartlarda karıncalar ancak 20 mg'dan az parçalar taşıyorlar. Peki neden?
Bir çok olasılık mevcut. Örneğin karıncalar tembellik yapıyor olabilirler. Ya da karıncaların metabolik hızı ancak o kadar yük taşımalarına el veriyor olabilir. Bu ikinci olasılık yukarıda değindiğimiz yan etkiler kategorisine giriyor. Son olarak da bu karıncalar aslında taşıyabileceklerinden daha az taşıyarak koloniye daha çok hizmet ediyor olabilirler. Yani aslında bu davranışları yapabileceklerinin en iyisi. Bu sonuncusu tam da Dr. Pangloss'tan duymayı bekleyeceğimiz şey.
Araştırmacılar bu sonuncu olasılığı dört tane karınca kolonisini laboratuvarda besleyerek test etmişler. Kolonilere farklı günlerde farklı büyüklükle kesilmiş yapraklar vererek işçilerin yuvaya yaprak taşıma hızlarını ve saat başına işlenen yaprak miktarını ölçmüşler. Sonuçlar açıkça Dr. Pangloss'u haklı çıkarıyor: Saat başına işlenen yaprak miktarı, yani koloninin üretkenliği en büyük ya da küçük yaprak boylarında değil ortalarda bir boyutta en yüksek düzeye çıkıyor. Yani işçiler aslında taşıyabilecekleri en büyük yapraktan küçüğünü taşıyarak kolonilerinin gelişme hızını arttırıyorlar. Bunun bir çok sebebi olabilir. Örneğin büyük yaprakları yuva içinde düzgün bir yere koymak daha çok zaman alıyor olabilir. Ya da büyük yaprakların işlenmesi için yuva içinde tekrar küçük parçalara ayrılması gerekiyor olabilir.
Sebebi ne olursa olsun, bu davranış yukarıda bahsettiğimiz tartışmaya çok güzel bir örnek oluşturuyor. Gould ve Lewontin doğru bir noktaya parmak basıyorlarsa da bazen işlevsiz ya da uyumsuz gözüken bir davranışın organizma ya da super organizma düzeyinde uyumlu olması mümkün.
referans:
Burd, M., and J. J. Howard. 2008. Optimality in a partitioned task performed by social insects. Biology Letters doi:10.1098/rsbl.2008.0398
resim: http://en.wikipedia.org/wiki/File:Leafcutter_ants_transporting_leaves.jpg
Bunun karıncalarla ne alakası var şimdi diyeceksiniz. Anlatayım. felsefe dünyasındaki talihsiz (ama olabileceklerin en iyisi) yolculuğunun başlangıcından yaklaşık 200 yüzyıl sonra, 1979 yılında, Dr. Pangloss iki biyoloğun marifetiyle birden kendini bilimsel bir tartışmanın içinde buluverdi. Bu iki biyolog merhum Stephen Jay Gould ile Richard Lewontin idi. Harvard'ın bu iki kalburüstü evrimsel biyoloğun derdi organizmaların gösterdiği her fenotipik özelliğin optimal ve uyumlu olduğu önkabülünü eleştirmekti (makalenin metni burada, İngilizce olarak). Bu fikri belgesellerde çok duyarız. Hayvanların mükemmel duyuları, tam gerekli olduğu kadar zekaları vardır ve çevreleriyle kusursuz bir uyum içerisindedir. İşte Gould ve Lewontin bu varsayımın tam da Dr. Pangloss tarzı bir düşünce biçimi olduğunu ileri sürüyorlardı. Buna göre organizmaların gösterdiği her özellik uyumlu (adaptive) olmak zorunda olmak zor
unda değildir, bazı uyumsuz gözüken özellikler tamamen başka özelliklerin yan etkilerinden ibaret olabilirler; bunlara uydurma işlevler yüklememize gerek yoktur.Gould ve Lewontin'in makalesi çok uzun ve aslında hala süren bir tartışmanın başlangıcı oldu biyologlar arasında. Fakat genel olarak mesleğini icra eden evrimciler bir özelliğe baktıklarında çoğunlukla hala bu özelliğin bir işlevi olduğunu varsayarlar. Çoğu zaman da haklıdırlar. İşte bu hafta bunun güzel bir örneği daha yayınlandı (evet nihayet karıncalara gelebildik).
Yaprak kesen karıncalar (Leaf cutting ants, Atta ve Acromyrmex cinsleri) Amerika kıtalarının sıcak kesimlerinde yaşarlar. Bu karıncalar isimlerini en bariz etkinliklerinden, ormandaki ağaçlardan yaprak kesip yuvalarına taşımalarından alıyorlar. Bu yaprakları tabi spor olsun diye kesmiyorlar, yapraklar yuvada mantar bahçelerinin besini oluyor. Bu bahçelerde yetişen mantarlarla karıncalar larvalarını besliyorlar. Yani anlıyacağınız bu çiftçi karıncalar insanların tarım yapan tek canlı olmadığını gösteriyorlar. Bu hayat döngüleri hakkında söylenecek çok fazla şey var tabi, ama bugün biz sadece yeni çıkan kısa bir araştırmaya değineceğiz.
Kosta Rika'da yaprak kesen karıncalarla çalışan Martin Burd ve Jerome Howard bir süre önce bu karıncaların ne kadar yükü ne kadar zamanda taşıyabildiğini merak edip deney yoluyla bulmuşlar. Ağır yaprak parçaları haliyle yavaş taşınırken hafif parçalar daha hızlı taşınabiliyor. Hesaplayınca ortalama bir işçinin kendi taşıma hızını optimize etmesi için ortalama 35 mg'lık parçalar kesip taşıması gerektiğini bulmuşlar. Fakat normal şartlarda karıncalar ancak 20 mg'dan az parçalar taşıyorlar. Peki neden?
Bir çok olasılık mevcut. Örneğin karıncalar tembellik yapıyor olabilirler. Ya da karıncaların metabolik hızı ancak o kadar yük taşımalarına el veriyor olabilir. Bu ikinci olasılık yukarıda değindiğimiz yan etkiler kategorisine giriyor. Son olarak da bu karıncalar aslında taşıyabileceklerinden daha az taşıyarak koloniye daha çok hizmet ediyor olabilirler. Yani aslında bu davranışları yapabileceklerinin en iyisi. Bu sonuncusu tam da Dr. Pangloss'tan duymayı bekleyeceğimiz şey.
Araştırmacılar bu sonuncu olasılığı dört tane karınca kolonisini laboratuvarda besleyerek test etmişler. Kolonilere farklı günlerde farklı büyüklükle kesilmiş yapraklar vererek işçilerin yuvaya yaprak taşıma hızlarını ve saat başına işlenen yaprak miktarını ölçmüşler. Sonuçlar açıkça Dr. Pangloss'u haklı çıkarıyor: Saat başına işlenen yaprak miktarı, yani koloninin üretkenliği en büyük ya da küçük yaprak boylarında değil ortalarda bir boyutta en yüksek düzeye çıkıyor. Yani işçiler aslında taşıyabilecekleri en büyük yapraktan küçüğünü taşıyarak kolonilerinin gelişme hızını arttırıyorlar. Bunun bir çok sebebi olabilir. Örneğin büyük yaprakları yuva içinde düzgün bir yere koymak daha çok zaman alıyor olabilir. Ya da büyük yaprakların işlenmesi için yuva içinde tekrar küçük parçalara ayrılması gerekiyor olabilir.
Sebebi ne olursa olsun, bu davranış yukarıda bahsettiğimiz tartışmaya çok güzel bir örnek oluşturuyor. Gould ve Lewontin doğru bir noktaya parmak basıyorlarsa da bazen işlevsiz ya da uyumsuz gözüken bir davranışın organizma ya da super organizma düzeyinde uyumlu olması mümkün.
referans:
Burd, M., and J. J. Howard. 2008. Optimality in a partitioned task performed by social insects. Biology Letters doi:10.1098/rsbl.2008.0398
resim: http://en.wikipedia.org/wiki/File:Leafcutter_ants_transporting_leaves.jpg
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






