Eğer su kalıcı ise, yeni bir ev almak en mantıklısı. Maldiv adaları da anlaşılan böyle düşünüyor (konu hakkında Economist'in yazısını da tavsiye ederim). En yüksek noktası deniz seviyesinden yalnızca 2.4 metre yüksekte olan bu ada devleti global ısınma yüzünden okyanus altında kalma tehlikesi altında. Uluslararası İklim Değişimi Panel'inin (IPCC) raporuna göre deniz seviyesi 2100 yılına kadar 11 ila 77 cm arasında bir miktarda yükselecek. Maldivler gibi ada devletleri için büyük bir tehlike. Maldivlerin nüfusu 300000 kişi civarında; dünyanın geri kalanı bu kadar insana yer bulmakta zorlanmayabilir. Ama daha ciddi vakalar da var: 150 milyonluk Bangladeş'in topraklarının yüzde 11'inin su altında kalması için Bengal Körfez'indeki suların 40 cm yükselmesi yeterli (ki bu da hemen hemen IPCC aralığının orta değeri).
Türkiye'de durum nedir peki? Bangladeş kadar kötü bir durumda olmadığımız kesin, zira Anadolu çok daha yüksek bir toprak parçası. Ancak ağızlara sakız olmuş üç tarafımızın denizlerle çevrili olması, ve en büyük şehirlerimizin bir çoğunun deniz kıyısında olması, deniz seviyesinin yükselmesinin Türkiye'ye de büyük etkisi olabileceğini gösteriyor. Benim bulabildiğim veriler 1993-2003 arasında Akdeniz'in tamamı için yılda 2 mm'lik bir artış gösterirken, Doğu Akdeniz'de artış yılda 9 mm (bağlantı buradan). Öte yandan başka bir modelleme çalışması Akdeniz'de 2100 senesinde beklenen ortalama yükselmeyi 13 cm olarak belirliyor (şu anki hızla modelin öngördüğü hız arasındaki farkı açıklayan bir çok teknik sebep olabilir). Bu modelleme çalışması haklı çıkarsa çok büyük bir problem yaratmayabilir ama şimdiki trend devam ederse, bu 2100 senesine kadar 87 cm'lik bir artış demek ki kıyı şeridinin önemli bir kısmı (kumsallar, sahil yolları, yalı evleri, vs.) su altında kalabilir demek.
Peki genel olarak iklim değişikliği konusunda biz ne yapıyoruz? İnternette böyle bir sayfa buldum, çok incelemeye vaktim yok şu anda, yalnızca bağlantısını koyuyorum (Türkçe versiyonu bende çalışmadı). Bir de bu konuda bizim Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü'nün dergisinde yer alan bir yazının bağlantısını koyuyorum. Eğlenmek ya da umutsuzluğa kapılmak size kalmış. Ben şahsen en çok sondaki şu öneriyi sevdim:
"Çözümü başka yerde (BM, Kyoto Protokolü, vb.) aramak yerine gerçekçi çareler üretilmeli"
17 Kasım 2008 Pazartesi
9 Kasım 2008 Pazar
Göbekli Tepe ve insanın toplumsal evrimi
Urfa'da kazı yapan Alman arkeolog Klaus Schmidt'in bulguları hakkında Smithsonian Enstitüsü'nün dergisinde bir yazı çıktı. Göbekli Tepe mevkiindeki kazıda bulunan oymalı anıt taşların dünyanın en eski idabet yerine ait olduğu düşünülüyor. Kaç yaşında mı? 11.000 yıl. Yani meşhur Stonehenge kalıntılarından 6000 yıl daha eski. Bu bulgunun önemi insanların toplumsal evrimindeki önemli bir dönüm noktasına denk gelmesinden kaynaklanıyor. Eğer kalıntıların tarihlemesi doğru ise, bu ibadet yeri insanların yerleşik yaşama geçtikleri ve bitki ve hayvanları evcilleştiklerini düşündüğümüz tarihten biraz daha erken kurulmuş demek. Bu da genel geçer kabul edilen, insanların önce yerleşik yaşama geçtikleri sonra da bu yeni yaşam biçiminin gereği olarak sosyal organizasyonlarının geliştiği teorisini başaşağı çeviriyor. Bu bulgular, önce sosyal organizasyonun geliştiğini, sonra yerleşik yaşama geçildiğini öneriyor. Bununla uyumlu olarak, kazı yerinde bulunan hayvan kemikleri avcı ve toplayıcı bir yaşam tarzına işaret ediyor.
Gerçekten oldukça heyecan verici bir bulgu. Arkasının geleceği de hemen hemen kesin: daha alanın yalnızca yüzde 5'ini kazabilmişler.
Klasik şikayetimizi de ekleyelim: Türkiye insanın toplumsal ve kültürel evrimi açısından bulunmaz bir zenginlik üzerinde oturuyor, ama bu zenginlik ne okullarda ne de basında kendine yer edinebiliyor (bkz: ingilizleri büyülemek). Ama bu konuyu Mustafa ve Çağlar'a havale ediyoruz.
Bu arada Göbekli Tepe üzerine Wikipedia başlığını okuyabilirsiniz.
(Resim Berthold Steinhilber'e ait, smithsonian.com sitesinden)
3 Kasım 2008 Pazartesi
evrimianlamak.org hakkinda soL Gazetesi'nde röportaj
Buradan okuyabilirsiniz.
2 Kasım 2008 Pazar
Katolik kilisesi ve evrim
Başlık fazla iddialı muhtemelen, zira çok birşey yazmaya vaktim yok, ama bu haberi es geçmek istemedim (benim gibi Türk "gazeteciliği"nden yaka silkmiş birisiyseniz buradan da yakabilirsiniz).
Vatikan uzun zamandır (1950'lerden beri) teistik evrim görüşünü benimsemiş durumda. Bunun en açık ifadesi 1996'da 2. John Paul'un Papalık Bilimler Akademisi'ne yaptığı konuşma. Kısaca Vatican diyor ki evrim olmuştur, kanıtları çoktur (John Paul'un sözleri ile evrim "artık yalnızca bir hipotez değil... birbirinden bağımsız [bilimsel araştırmaların] plan ya da niyet olmaksızın [evrimi destekler yönde] yakınsaması, bu teorinin lehine güçlü bir argüman."), ama evrim sürecini de Tanrı yaratmıştır, yani evrim Tanrı'nın canlıları yaratma şeklidir.
Vatikan bu pozisyonunu şu anda da korur gözüküyor. Ama 2005 senesinde Avusturyalı Kardinal Schönborn evrim aslında Hristiyanlık'la uzlaşamaz anlamına gelen laflarla suyu biraz bulandırdı. O zamandan bu yana evrimciler yeni Papa'nın (ki oldukça muhafazakar görüşleri olduğu bilinir) Kilise'yi yine evrimden uzaklaştıracağı kaygısı taşıyorlardı. Ancak 16. Benedikt şimdiye kadar korkulan şeylerden hiçbirini yapmadı, bu haberde bahsedildiği gibi Mart ayındaki konferansa yaratılışçı ya da akıllı tasarımcı "bilim adamları"nın çağırılmaması da Kilise'nin pozisyonunu koruduğunun bir göstergesi.
Katolikler şimdiye kadar ABD'deki evrim tartışmalarının büyük ölçüde dışında kaldılar. Bunun bir sebebi Katolik Kilise'si ABD'den yönetilmiyor olması, dolayısıyla Katolik din adamlarının görüşleri ABD'ye özgü kültürel savaşlara çok hassas değil, ama diğer bir sebebi de yukarıda bahsettiğim uzlaşmacı pozisyon. Ancak edindiğim izlenime göre ABD'deki Katolik din adamları bu işe giderek daha çok ilgi duymaya başlıyorlar ve görüşleri de ister istemez evanjeliklere göre çok daha ılımlı ve uzlaşmacı. Bu sürecin tartışmayı daha mantıklı zeminlere çekmesini umabiliriz. Darısı bizim aklı başında din adamlarımıza diyoruz.
Konuyla ilgili Wikipedia başlığına şuradan ulaşabilirsiniz.
Vatikan uzun zamandır (1950'lerden beri) teistik evrim görüşünü benimsemiş durumda. Bunun en açık ifadesi 1996'da 2. John Paul'un Papalık Bilimler Akademisi'ne yaptığı konuşma. Kısaca Vatican diyor ki evrim olmuştur, kanıtları çoktur (John Paul'un sözleri ile evrim "artık yalnızca bir hipotez değil... birbirinden bağımsız [bilimsel araştırmaların] plan ya da niyet olmaksızın [evrimi destekler yönde] yakınsaması, bu teorinin lehine güçlü bir argüman."), ama evrim sürecini de Tanrı yaratmıştır, yani evrim Tanrı'nın canlıları yaratma şeklidir.
Vatikan bu pozisyonunu şu anda da korur gözüküyor. Ama 2005 senesinde Avusturyalı Kardinal Schönborn evrim aslında Hristiyanlık'la uzlaşamaz anlamına gelen laflarla suyu biraz bulandırdı. O zamandan bu yana evrimciler yeni Papa'nın (ki oldukça muhafazakar görüşleri olduğu bilinir) Kilise'yi yine evrimden uzaklaştıracağı kaygısı taşıyorlardı. Ancak 16. Benedikt şimdiye kadar korkulan şeylerden hiçbirini yapmadı, bu haberde bahsedildiği gibi Mart ayındaki konferansa yaratılışçı ya da akıllı tasarımcı "bilim adamları"nın çağırılmaması da Kilise'nin pozisyonunu koruduğunun bir göstergesi.
Katolikler şimdiye kadar ABD'deki evrim tartışmalarının büyük ölçüde dışında kaldılar. Bunun bir sebebi Katolik Kilise'si ABD'den yönetilmiyor olması, dolayısıyla Katolik din adamlarının görüşleri ABD'ye özgü kültürel savaşlara çok hassas değil, ama diğer bir sebebi de yukarıda bahsettiğim uzlaşmacı pozisyon. Ancak edindiğim izlenime göre ABD'deki Katolik din adamları bu işe giderek daha çok ilgi duymaya başlıyorlar ve görüşleri de ister istemez evanjeliklere göre çok daha ılımlı ve uzlaşmacı. Bu sürecin tartışmayı daha mantıklı zeminlere çekmesini umabiliriz. Darısı bizim aklı başında din adamlarımıza diyoruz.
Konuyla ilgili Wikipedia başlığına şuradan ulaşabilirsiniz.
13 Ekim 2008 Pazartesi
Kaos- James Gleick

Bizim bolumde bazen odalarina cekiduzen vermek isteyen profesorler artik raflarinda yer vermek istemedikleri kitaplari, yayinlari kutuphanede masalarin uzerine birakiyorlar. Birkac ay once bu yolla elime bir kitap gecti ve okumaya basladim: James Gleick - Kaos...
Kaos teorileri ciddi bicimde ortaya atilip ilgi toplamaya baslayali yaklasik 25-30 yil oluyor ve hem doga bilimleri hem de sosyal/ekonomik bilimlerde uygulamalarina rastlaniyor. Gunumuzde Kaos arastirmalarinin geldigi yeri bilmiyorum, ama bu arastirma alaninin dogusunu James Gleick 1987'de yayimlanan "Kaos" kitabinda cok basarili bir bicimde sunmakta. Gleick kitabini daha cok unlu Kaos arastirmacilarinin hayatlarindan kesitler uzerinden anlatiyor, yani bir yandan bilimi ogrenirken diger yandan da Feigenbaum, Lorenz, Mandelbrot ile ve daha bircok arastirmaci ile tanisiyoruz. Kitabin seviyesi ozellikle bu alanin uzmani olmayan ama bilim ile bir sekilde hasir nesir olan okuyuculara uygun.
Bunlarin yaninda, "Kaos" ozellikle bu teorinin uygulamada ne derecede basarili oldugu sorusunu cevapsiz birakiyor, zaten bir kitapta anlatilabilecek birsey degildir sanirim. Kitabin benim sevdigim yani aslinda her satirinda hakim olan ruh hali: yani baslangictaki Kaos arastirmacilarinin ne kadar buyuk bir heyecan duydugu. Hemen hemen hepsi kendi alanlarinin klasik konulariyla calisirken (superiletkenlik, parcacik fizigi, meteoroloji, vs...) dogadaki karmasiklik uzerine kafa yormaya basliyorlar. Daha dogrusu yeni seyler calismak, bir bakima haritasi olmayan topraklarda yol almak istedikleri icin bu yolu seciyorlar. Ve kisisel olarak hepsinin kendi eski alanlarinda kalsalardi duyamiyacaklari bir heyecan duydugunu ve tatmin oldugunu ogreniyoruz. Sonucta temelleri saglam bir arastirma programi kuruyorlar ve onlarin cizdigi yoldan ozellikle karmasik sistemlerin lineer olmayan dinamigi uzerine pekcok sey ogreniliyor...
Simdi, benim merak ettigim nokta, bu profesor boyle bir kitabi neden artik kitapliginda istemez? Birinci olasilik, bu kaos teorileri gecerliligini kaybetmis ve profesorumuz de bu isleri cok yakindan takip ettiginden ve bilim tarihine de ilgisi olmadigindan kitabi elden cikarmak istemistir. Diger olasilik profesorumuz "ben okudum baskalari da nasiplensin ogrensin" diyerek kitaba benim gibi bir tipin atlayacagini ongormustur. Aklima gelen son olasilik da profesorumuze artik bu islerin bos geldigi ve emekliliginin yaklastigidir... Netice itibariyle tesadufen de olsa elime gecen bu kitabi herkese tavsiye ederim.
18 Eylül 2008 Perşembe
Deniz tabani hidrotermal kaynak ekosistemleri
Alvin ile Pasifigin tabanina yaptigim yolculuk ile ilgili kisisel izlenimlerimi apazlama.blogspot.com'da yayinlamistim. Bu fotoroman tadinda yazida ise biraz daha blogumuzla ilgili olsun, bilimsel boyutuna bakalim istedim... Akabinde yorum bolumunde tartisma vs yapabiliriz...
Alvin'in bir dalisi yaklasik sekiz saat suruyor, yukaridaki resim bir recovery oncesinden, resimde gorulen yuzucu de Alvinin ustunde gemiyle iletisim icinde. Bu hidrotermal kaynak ekosistemlerinin en carpici yani hidrojen sulfure dayali kemosentez bazli besin agi, zira burada isik yok haliyle. Asagida gorulen seyler "riftia" tup solucanlari (buyuk ve uzun olanlari), ki iclerinde sulfur-oksitleyici bakterileri barindiriyorlar. Riftia yaklasik 20 dereceye kadar olan su sicakliklarini seviyor ve deniz tabanindaki yer secimini (nasil oldugunu bilmiyoruz) buna gore yapiyor. Bir de daha kucuk "tevnia" tup solucanlari var ki (ince olanlari) 35-40 dereceye kadar su sicakliklarina tahammul edebiliyorlar. Burada su ne kadar sicaksa hidrojen sulfur konsantrasyonunun da o kadar yuksek oldugunu belirtmeliyim, zira hem sicak su hem de hidrojen sulfur civardaki hidrotermal kaynaklardan geliyor.
Iste asadiga bu kaynaklardan birini goruyoruz. Bunlara "black smoker" deniyor zira kaynagin getirdigi cozunmus demir ve hidrojen sulfur deniz suyuyla karisinca kaynak suyunun pH i artiyor ve demir sulfur mineralleri cokelmeye basliyor. Bu hadise de sanki bir baca etkisi veriyor. Zaten bacanin kendisi de bu demir, bakirin sulfurlu minerallerinden olusuyor...
Alvin iki koluyla genellikle bu sularin sicakligini olcuyor, ornek topluyor, bazen tum bir bacayi devirdigi falan da oluyor bu arada. Sonra bu ornekleri bu satirlari yazan kulunuz gibi adamlar labda cozunmus kimyasallari icin analiz ediyor...Bu gordugunuz su cikisinin aslinda okyanuslara yeni su getirmiyor (nehirler getiriyor mesela), lakin burada kritik olan mevzu bu sistemin okyanusa buyuk miktarlarda metal getirmesi ve magnezyum gibi elementler icin de bir "sink" islevi gormesi. Metaller cok kritik onemde, zira tum canlilarin enzimatik aktiviteleri icin az oranda da olsa (cogu zarar hersey gibi) metallere, ozellikle demir, cinko, nikel ve bakira ihtiyaclari var. Planktonlarin ispanak yeme gibi bir sanslari olmadigina gore bu dogal metal girdileri okyanus biyojeokimyasi icin baya ehemmiyet arzediyor...
Sicak su cikisi sadece bu bacalara has bir olay degil, deniz tabaninin cesitli yerlerindeki catlaklardan da sicak su cikisi olabiliyor. Asagida gorulen alan da boyle bi olaya taniklik ediyor. Ilginc olan sey buranin heniz tup solucanlari tarafindan kolonize edilmemis olmasi, bu da bu catlagin yeni olustugunu gosteriyor. Dikkatinizi cekecegi uzere deniz tabani camsi bir karakterde, zira burada gecmiste olan magma cikisi sonucu lavlar aniden sogumus ve bu hale gelmis. On planda da Alvin in o dalis icin dibe getirdigi ekipmani goruyoruz...
Asagida Riftia solucaninin uzerinde hidrojen sulfur olcumleri yapiliyor. Sagda gorulen metal borunun ucunda bizim gelistirip kullandigimiz mikroelektrotlar bulunuyor, bunlari Alvin'in icinden bilgisayarimizdan kontrol ediyoruz. Riftia bu olcumler yapilirken savunmaya gecmis, besin almak icin cikardigi agzini (altta baska bir solucanda goruluyor - kirmizi renkli) icerde tutuyor. Anlasilan onu kormutmusuz... Hayvan genelde bu agziyla icindeki bakteriye isini gormesi icin gereken bilesenleri sagliyor. Tabi bu ikilinin iliskisinin detaylarini pek bilmiyoruz ve doktor Erol bey gibi mutualizm ustune doktora yapmis arkadaslarimizin ve diger yetkililerin buradan dikkatini cekiyoruz...
Alvin iki koluyla genellikle bu sularin sicakligini olcuyor, ornek topluyor, bazen tum bir bacayi devirdigi falan da oluyor bu arada. Sonra bu ornekleri bu satirlari yazan kulunuz gibi adamlar labda cozunmus kimyasallari icin analiz ediyor...Bu gordugunuz su cikisinin aslinda okyanuslara yeni su getirmiyor (nehirler getiriyor mesela), lakin burada kritik olan mevzu bu sistemin okyanusa buyuk miktarlarda metal getirmesi ve magnezyum gibi elementler icin de bir "sink" islevi gormesi. Metaller cok kritik onemde, zira tum canlilarin enzimatik aktiviteleri icin az oranda da olsa (cogu zarar hersey gibi) metallere, ozellikle demir, cinko, nikel ve bakira ihtiyaclari var. Planktonlarin ispanak yeme gibi bir sanslari olmadigina gore bu dogal metal girdileri okyanus biyojeokimyasi icin baya ehemmiyet arzediyor...
Sicak su cikisi sadece bu bacalara has bir olay degil, deniz tabaninin cesitli yerlerindeki catlaklardan da sicak su cikisi olabiliyor. Asagida gorulen alan da boyle bi olaya taniklik ediyor. Ilginc olan sey buranin heniz tup solucanlari tarafindan kolonize edilmemis olmasi, bu da bu catlagin yeni olustugunu gosteriyor. Dikkatinizi cekecegi uzere deniz tabani camsi bir karakterde, zira burada gecmiste olan magma cikisi sonucu lavlar aniden sogumus ve bu hale gelmis. On planda da Alvin in o dalis icin dibe getirdigi ekipmani goruyoruz...
Asagida Riftia solucaninin uzerinde hidrojen sulfur olcumleri yapiliyor. Sagda gorulen metal borunun ucunda bizim gelistirip kullandigimiz mikroelektrotlar bulunuyor, bunlari Alvin'in icinden bilgisayarimizdan kontrol ediyoruz. Riftia bu olcumler yapilirken savunmaya gecmis, besin almak icin cikardigi agzini (altta baska bir solucanda goruluyor - kirmizi renkli) icerde tutuyor. Anlasilan onu kormutmusuz... Hayvan genelde bu agziyla icindeki bakteriye isini gormesi icin gereken bilesenleri sagliyor. Tabi bu ikilinin iliskisinin detaylarini pek bilmiyoruz ve doktor Erol bey gibi mutualizm ustune doktora yapmis arkadaslarimizin ve diger yetkililerin buradan dikkatini cekiyoruz... Konuyla ilgilenenler icin onerebilecegim referanslar:
Luther et al 2001, Chemical speciation drives hydrothermal vent ecology, Nature 410, 813-816
Von Damm 1990, Seafloor Hydrothermal Activity: Black Smoker Chemistry and Chimneys. Annual Review of Earth and Planetary Sciences Vol. 18: 173-204
Kuş şarkısı biz insanları her zaman büyülemiştir. Doğanın bu usta müzisyenleri geçtiğimiz yüzyılda artık sadece aşk acısı çeken romantiklerin değil bilimadamlarının da dikkatini çekmeye başladı. Bu bilimadamları çoğunlukla ılıman iklimlerde yaşadığı için ve bu iklimlerdeki kuş türlerinin çoğunda sadece erkekler şarkı söylediği için yakın zamana kadar kuş şarkısının evrimsel işlevi hakkındaki genel kanı şarkının iki işlevi olduğu yönündeydi: erkeklerin kendilerine eş bulmak için bir nevi seranat yapması ve kendi bölgelerini koruması.

Son yıllarda ise tropikal iklimlerdeki ötücü kuşların daha çok çalışılması sonucu bu görüş değişmeye başlıyor yavaşta olsa. Burada bahsedeceğim çalışma da bu konudaki en son örneklerden biri.
Tropiklerde bir çok kuş türünde hem erkek hem de dişi şarkı söyler, yani düet yaparlar. Bu düetin işlevi hakkında gırla varsayım varsa da bugüne kadar bu varsayımları birbirinden ayırt etmek çok mümkün olmuyordu, netekim düetçi kuşların çoğu görüş mesafesinin çok düşük olduğu yağmur ormanlarında yaşamakta, dolayısıyla kuşları gözlemlemek zor (zaten varsayımlardan biri de kuşların bu yüzden düet yaptıkları).
Kanada'daki Windsor Üniversitesi'nden Dan Mennill ve Cornell Üniversitesi'nden Sandra Vehrencamp'in Current Biology dergisinde yayınlanan son çalışmasında araştırmacılar bu sorunu farklı yerlere yerleştirilmiş 8 tane mikrofonla çözmüşler. Devamlı kayıt yapan sekiz tane mikrofonla ses çıkaran bir hayvanın yerini sesin değişik mikrofonlara ulaşması arasındaki zaman farkını kullanarak bulabilirsiniz (tabi yeterince zamanınız ve bilgisayarınız varsa).
Mennill ve Vehrencamp ilkin 19 tane çifti hiç rahatsız etmeden dinlemişler. Sonuçlar gösteriyor ki kuşlar düetlerin yarısından çoğunu birbirlerine on metreden daha yakın yapsalarda bazen birbirlerinden 100 metreden fazla uzaktayken de düet yapabiliyorlar. Daha da ilginci düetler ortalamada kuşların birbirlerine yaklaşmasıyla sonuçlanıyor, ve genelde düeti başlatan kuş daha çok yaklaşıyor öbürüne. Yani düetler gerçekten çiftlerin birbirilerinin yerlerini bulmasına yarıyor olabilir. Fakat yine de düetlerin çoğunluğu birbirlerinin yakınındayken yapılıyor. Bu da düetlerin çiftin arasındaki bağı kuvvetlendirmeye yarabileceği ya da daha başka bir koordinasyon işlevi olabileceğini düşündürüyor.
İkinci deneyde araştırmacılar kuşların düetleri bölgelerini savunmada da kullandıklarını gösteriyorlar. Bu deneyde kuşlara iki hoperlörden başka bir çiftin düetini çalan araştırmacılar kuşların düet sıklığının oldukça arttığını ve de genel olarak dişilerin dişi şarkısı çalan hoperlöre, erkeklerinse erkek şarkısı çalan hoperlöre yaklaştıklarını buluyorlar. Bu da akla bir çok işlev getiriyor, örneğin araştırmacılar hem erkeklerin hem de dişilerin eşlerini kaybetmemek için kendi cinsinden olan kuşa daha fazla tepki gösterdiklerini düşünüyorlar.
Sonuç olarak düet yapan kuşlar bizim kuş şarkısına bakışımızı ve genel olarak bu kuşlarda çiftler arasındaki koordinasyonla ilgili fikirlerimizi değiştireceğe benziyor.
Mennill DJ and Vehrencamp SL (2008) Context-dependent functions of avian duets revealed through microphone array recordings and multi-speaker playback. Current Biology 18:1314-1319.

Son yıllarda ise tropikal iklimlerdeki ötücü kuşların daha çok çalışılması sonucu bu görüş değişmeye başlıyor yavaşta olsa. Burada bahsedeceğim çalışma da bu konudaki en son örneklerden biri.
Tropiklerde bir çok kuş türünde hem erkek hem de dişi şarkı söyler, yani düet yaparlar. Bu düetin işlevi hakkında gırla varsayım varsa da bugüne kadar bu varsayımları birbirinden ayırt etmek çok mümkün olmuyordu, netekim düetçi kuşların çoğu görüş mesafesinin çok düşük olduğu yağmur ormanlarında yaşamakta, dolayısıyla kuşları gözlemlemek zor (zaten varsayımlardan biri de kuşların bu yüzden düet yaptıkları).
Kanada'daki Windsor Üniversitesi'nden Dan Mennill ve Cornell Üniversitesi'nden Sandra Vehrencamp'in Current Biology dergisinde yayınlanan son çalışmasında araştırmacılar bu sorunu farklı yerlere yerleştirilmiş 8 tane mikrofonla çözmüşler. Devamlı kayıt yapan sekiz tane mikrofonla ses çıkaran bir hayvanın yerini sesin değişik mikrofonlara ulaşması arasındaki zaman farkını kullanarak bulabilirsiniz (tabi yeterince zamanınız ve bilgisayarınız varsa).
Mennill ve Vehrencamp ilkin 19 tane çifti hiç rahatsız etmeden dinlemişler. Sonuçlar gösteriyor ki kuşlar düetlerin yarısından çoğunu birbirlerine on metreden daha yakın yapsalarda bazen birbirlerinden 100 metreden fazla uzaktayken de düet yapabiliyorlar. Daha da ilginci düetler ortalamada kuşların birbirlerine yaklaşmasıyla sonuçlanıyor, ve genelde düeti başlatan kuş daha çok yaklaşıyor öbürüne. Yani düetler gerçekten çiftlerin birbirilerinin yerlerini bulmasına yarıyor olabilir. Fakat yine de düetlerin çoğunluğu birbirlerinin yakınındayken yapılıyor. Bu da düetlerin çiftin arasındaki bağı kuvvetlendirmeye yarabileceği ya da daha başka bir koordinasyon işlevi olabileceğini düşündürüyor.
İkinci deneyde araştırmacılar kuşların düetleri bölgelerini savunmada da kullandıklarını gösteriyorlar. Bu deneyde kuşlara iki hoperlörden başka bir çiftin düetini çalan araştırmacılar kuşların düet sıklığının oldukça arttığını ve de genel olarak dişilerin dişi şarkısı çalan hoperlöre, erkeklerinse erkek şarkısı çalan hoperlöre yaklaştıklarını buluyorlar. Bu da akla bir çok işlev getiriyor, örneğin araştırmacılar hem erkeklerin hem de dişilerin eşlerini kaybetmemek için kendi cinsinden olan kuşa daha fazla tepki gösterdiklerini düşünüyorlar.
Sonuç olarak düet yapan kuşlar bizim kuş şarkısına bakışımızı ve genel olarak bu kuşlarda çiftler arasındaki koordinasyonla ilgili fikirlerimizi değiştireceğe benziyor.
Mennill DJ and Vehrencamp SL (2008) Context-dependent functions of avian duets revealed through microphone array recordings and multi-speaker playback. Current Biology 18:1314-1319.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
