13 Ekim 2008 Pazartesi

Kaos- James Gleick


Bizim bolumde bazen odalarina cekiduzen vermek isteyen profesorler artik raflarinda yer vermek istemedikleri kitaplari, yayinlari kutuphanede masalarin uzerine birakiyorlar. Birkac ay once bu yolla elime bir kitap gecti ve okumaya basladim: James Gleick - Kaos...

Kaos teorileri ciddi bicimde ortaya atilip ilgi toplamaya baslayali yaklasik 25-30 yil oluyor ve hem doga bilimleri hem de sosyal/ekonomik bilimlerde uygulamalarina rastlaniyor. Gunumuzde Kaos arastirmalarinin geldigi yeri bilmiyorum, ama bu arastirma alaninin dogusunu James Gleick 1987'de yayimlanan "Kaos" kitabinda cok basarili bir bicimde sunmakta. Gleick kitabini daha cok unlu Kaos arastirmacilarinin hayatlarindan kesitler uzerinden anlatiyor, yani bir yandan bilimi ogrenirken diger yandan da Feigenbaum, Lorenz, Mandelbrot ile ve daha bircok arastirmaci ile tanisiyoruz. Kitabin seviyesi ozellikle bu alanin uzmani olmayan ama bilim ile bir sekilde hasir nesir olan okuyuculara uygun.

Bunlarin yaninda, "Kaos" ozellikle bu teorinin uygulamada ne derecede basarili oldugu sorusunu cevapsiz birakiyor, zaten bir kitapta anlatilabilecek birsey degildir sanirim. Kitabin benim sevdigim yani aslinda her satirinda hakim olan ruh hali: yani baslangictaki Kaos arastirmacilarinin ne kadar buyuk bir heyecan duydugu. Hemen hemen hepsi kendi alanlarinin klasik konulariyla calisirken (superiletkenlik, parcacik fizigi, meteoroloji, vs...) dogadaki karmasiklik uzerine kafa yormaya basliyorlar. Daha dogrusu yeni seyler calismak, bir bakima haritasi olmayan topraklarda yol almak istedikleri icin bu yolu seciyorlar. Ve kisisel olarak hepsinin kendi eski alanlarinda kalsalardi duyamiyacaklari bir heyecan duydugunu ve tatmin oldugunu ogreniyoruz. Sonucta temelleri saglam bir arastirma programi kuruyorlar ve onlarin cizdigi yoldan ozellikle karmasik sistemlerin lineer olmayan dinamigi uzerine pekcok sey ogreniliyor...

Simdi, benim merak ettigim nokta, bu profesor boyle bir kitabi neden artik kitapliginda istemez? Birinci olasilik, bu kaos teorileri gecerliligini kaybetmis ve profesorumuz de bu isleri cok yakindan takip ettiginden ve bilim tarihine de ilgisi olmadigindan kitabi elden cikarmak istemistir. Diger olasilik profesorumuz "ben okudum baskalari da nasiplensin ogrensin" diyerek kitaba benim gibi bir tipin atlayacagini ongormustur. Aklima gelen son olasilik da profesorumuze artik bu islerin bos geldigi ve emekliliginin yaklastigidir... Netice itibariyle tesadufen de olsa elime gecen bu kitabi herkese tavsiye ederim.

18 Eylül 2008 Perşembe

Deniz tabani hidrotermal kaynak ekosistemleri

Alvin ile Pasifigin tabanina yaptigim yolculuk ile ilgili kisisel izlenimlerimi apazlama.blogspot.com'da yayinlamistim. Bu fotoroman tadinda yazida ise biraz daha blogumuzla ilgili olsun, bilimsel boyutuna bakalim istedim... Akabinde yorum bolumunde tartisma vs yapabiliriz... 

Alvin'in bir dalisi yaklasik sekiz saat suruyor, yukaridaki resim bir recovery oncesinden, resimde gorulen yuzucu de Alvinin ustunde gemiyle iletisim icinde. Bu hidrotermal kaynak ekosistemlerinin en carpici yani hidrojen sulfure dayali kemosentez bazli besin agi, zira burada isik yok haliyle. Asagida gorulen  seyler "riftia" tup solucanlari (buyuk ve uzun olanlari), ki iclerinde sulfur-oksitleyici bakterileri barindiriyorlar. Riftia yaklasik 20 dereceye kadar olan su sicakliklarini seviyor ve deniz tabanindaki yer secimini (nasil oldugunu bilmiyoruz) buna gore yapiyor. Bir de daha kucuk "tevnia" tup solucanlari var ki (ince olanlari) 35-40 dereceye kadar su sicakliklarina tahammul edebiliyorlar. Burada su ne kadar sicaksa hidrojen sulfur konsantrasyonunun da o kadar yuksek oldugunu belirtmeliyim, zira hem sicak su  hem de hidrojen sulfur civardaki hidrotermal kaynaklardan geliyor. 

Iste asadiga bu kaynaklardan birini goruyoruz. Bunlara "black smoker" deniyor zira kaynagin getirdigi cozunmus demir ve hidrojen sulfur deniz suyuyla karisinca kaynak suyunun pH i artiyor ve demir sulfur mineralleri cokelmeye basliyor. Bu hadise de sanki bir baca etkisi veriyor. Zaten bacanin kendisi de bu demir, bakirin sulfurlu minerallerinden olusuyor...
Alvin iki koluyla genellikle bu sularin sicakligini olcuyor, ornek topluyor, bazen tum bir bacayi devirdigi falan da oluyor bu arada. Sonra bu ornekleri bu satirlari yazan kulunuz gibi adamlar labda cozunmus kimyasallari icin analiz ediyor...Bu gordugunuz su cikisinin aslinda okyanuslara yeni su getirmiyor (nehirler getiriyor mesela), lakin burada kritik olan mevzu bu sistemin okyanusa buyuk miktarlarda metal getirmesi ve magnezyum gibi elementler icin de bir "sink" islevi gormesi. Metaller cok kritik onemde, zira tum canlilarin enzimatik aktiviteleri icin az oranda da olsa (cogu zarar hersey gibi) metallere, ozellikle demir, cinko, nikel ve bakira ihtiyaclari var. Planktonlarin ispanak yeme gibi bir sanslari olmadigina gore bu dogal metal girdileri okyanus biyojeokimyasi icin baya ehemmiyet arzediyor...
Sicak su cikisi sadece bu bacalara has bir olay degil, deniz tabaninin cesitli yerlerindeki catlaklardan da sicak su cikisi olabiliyor. Asagida gorulen alan da boyle bi olaya taniklik ediyor. Ilginc olan sey buranin heniz tup solucanlari tarafindan kolonize edilmemis olmasi, bu da bu catlagin yeni olustugunu gosteriyor. Dikkatinizi cekecegi uzere deniz tabani camsi bir karakterde, zira burada gecmiste olan magma cikisi sonucu lavlar aniden sogumus ve bu hale gelmis. On planda da Alvin in o dalis icin dibe getirdigi ekipmani goruyoruz...
Asagida Riftia solucaninin uzerinde hidrojen sulfur olcumleri yapiliyor. Sagda gorulen metal borunun ucunda bizim gelistirip kullandigimiz mikroelektrotlar bulunuyor, bunlari Alvin'in icinden bilgisayarimizdan kontrol ediyoruz. Riftia bu olcumler yapilirken savunmaya gecmis, besin almak icin cikardigi agzini (altta baska bir solucanda goruluyor - kirmizi renkli) icerde tutuyor. Anlasilan onu kormutmusuz... Hayvan genelde bu agziyla icindeki bakteriye isini gormesi icin gereken bilesenleri sagliyor. Tabi bu ikilinin iliskisinin detaylarini pek bilmiyoruz ve doktor Erol bey gibi mutualizm ustune doktora yapmis arkadaslarimizin ve diger yetkililerin buradan dikkatini cekiyoruz...  
 

Daha fazlasi icin:



Konuyla ilgilenenler icin onerebilecegim  referanslar:

Luther et al 2001, Chemical speciation drives hydrothermal vent ecologyNature 410, 813-816

Von Damm 1990, Seafloor Hydrothermal Activity: Black Smoker Chemistry and Chimneys. Annual Review of Earth and Planetary Sciences Vol. 18: 173-204

Kuş şarkısı biz insanları her zaman büyülemiştir. Doğanın bu usta müzisyenleri geçtiğimiz yüzyılda artık sadece aşk acısı çeken romantiklerin değil bilimadamlarının da dikkatini çekmeye başladı. Bu bilimadamları çoğunlukla ılıman iklimlerde yaşadığı için ve bu iklimlerdeki kuş türlerinin çoğunda sadece erkekler şarkı söylediği için yakın zamana kadar kuş şarkısının evrimsel işlevi hakkındaki genel kanı şarkının iki işlevi olduğu yönündeydi: erkeklerin kendilerine eş bulmak için bir nevi seranat yapması ve kendi bölgelerini koruması.

Son yıllarda ise tropikal iklimlerdeki ötücü kuşların daha çok çalışılması sonucu bu görüş değişmeye başlıyor yavaşta olsa. Burada bahsedeceğim çalışma da bu konudaki en son örneklerden biri.

Tropiklerde bir çok kuş türünde hem erkek hem de dişi şarkı söyler, yani düet yaparlar. Bu düetin işlevi hakkında gırla varsayım varsa da bugüne kadar bu varsayımları birbirinden ayırt etmek çok mümkün olmuyordu, netekim düetçi kuşların çoğu görüş mesafesinin çok düşük olduğu yağmur ormanlarında yaşamakta, dolayısıyla kuşları gözlemlemek zor (zaten varsayımlardan biri de kuşların bu yüzden düet yaptıkları).

Kanada'daki Windsor Üniversitesi'nden Dan Mennill ve Cornell Üniversitesi'nden Sandra Vehrencamp'in Current Biology dergisinde yayınlanan son çalışmasında araştırmacılar bu sorunu farklı yerlere yerleştirilmiş 8 tane mikrofonla çözmüşler. Devamlı kayıt yapan sekiz tane mikrofonla ses çıkaran bir hayvanın yerini sesin değişik mikrofonlara ulaşması arasındaki zaman farkını kullanarak bulabilirsiniz (tabi yeterince zamanınız ve bilgisayarınız varsa).

Mennill ve Vehrencamp ilkin 19 tane çifti hiç rahatsız etmeden dinlemişler. Sonuçlar gösteriyor ki kuşlar düetlerin yarısından çoğunu birbirlerine on metreden daha yakın yapsalarda bazen birbirlerinden 100 metreden fazla uzaktayken de düet yapabiliyorlar. Daha da ilginci düetler ortalamada kuşların birbirlerine yaklaşmasıyla sonuçlanıyor, ve genelde düeti başlatan kuş daha çok yaklaşıyor öbürüne. Yani düetler gerçekten çiftlerin birbirilerinin yerlerini bulmasına yarıyor olabilir. Fakat yine de düetlerin çoğunluğu birbirlerinin yakınındayken yapılıyor. Bu da düetlerin çiftin arasındaki bağı kuvvetlendirmeye yarabileceği ya da daha başka bir koordinasyon işlevi olabileceğini düşündürüyor.

İkinci deneyde araştırmacılar kuşların düetleri bölgelerini savunmada da kullandıklarını gösteriyorlar. Bu deneyde kuşlara iki hoperlörden başka bir çiftin düetini çalan araştırmacılar kuşların düet sıklığının oldukça arttığını ve de genel olarak dişilerin dişi şarkısı çalan hoperlöre, erkeklerinse erkek şarkısı çalan hoperlöre yaklaştıklarını buluyorlar. Bu da akla bir çok işlev getiriyor, örneğin araştırmacılar hem erkeklerin hem de dişilerin eşlerini kaybetmemek için kendi cinsinden olan kuşa daha fazla tepki gösterdiklerini düşünüyorlar.

Sonuç olarak düet yapan kuşlar bizim kuş şarkısına bakışımızı ve genel olarak bu kuşlarda çiftler arasındaki koordinasyonla ilgili fikirlerimizi değiştireceğe benziyor.

Mennill DJ and Vehrencamp SL (2008) Context-dependent functions of avian duets revealed through microphone array recordings and multi-speaker playback. Current Biology 18:1314-1319.

26 Ağustos 2008 Salı

Burdur'da dev Marcus Aurelius heykeli

Burdur'un Ağlasun ilçesinde bulunan Sagalassos antik şehrinden bir haber: Belçika'dan Prof. Marc Waelkens'in yürüttüğü kazıda bir Roma hamamının içinde Roma'nın "5 iyi imparator"unun sonuncusu Marcus Aurelius'un dev bir heykeli bulunmuş (heykelin ayağı 80 cm uzunluğunda). Kazıyı yürüten ekip heykelin bu imparatorlar dönemine dair bir seriye ait olduğunu düşünüyor -- daha önce de Hadrian'ın yine gerçek yaşamdakinden büyük bir heykelini bulmuşlar. Buluntunun önemi heykelin büyük ölçüde zarar görmemiş olması -- Sagalassos kazısının genel anlamda önemi de şehrin çok az yağma görmüş olması deniyor. Konuyla ilgili haberi ve Prof. Waelkens'le bir röportajı okumak için burdan buyurun. Kazının web sayfası da burada (İngilizce). (Heykelin başının fotoğrafı BBC'den.)

12 Ağustos 2008 Salı

Nasil bilim haberciliği yapılmaz

Dün gazetelerde Yeditepe Üniversitesi'nde yapılan bir araştırma ile ilgili bir haber yayınlandı. Habere göre Genetik ve Biyomühedislik Bölümü'nden araştırmacılar "tıpta devrim yaratacak" bir "buluş"a imza atmışlar. Haberden anlaşılana göre 20 yaş dişinin gelişiminde rol alan diş folikülü* hücrelerinden elde edilen kök hücrelerin yeniden programlanarak embriyonik kök hücre elde edilmesi söz konusu.

Haber önce Mütevelli Heyeti Başkanı Bedrettin Dalan'ın açıklamalarıyla başlıyor. Ben hayatımda hiç bir üniversitenin mütevelli heyeti başkanının o üniversitedeki araştırmayı duyurmak için basın açıklaması yaptığını duymadım. Sanırım bunda biraz "mal sahibi" mantalitesi var. Dalan'ın yapılan iş konusunda biraz fikri olduğu ama anlayışının çok basit bir düzeyde kaldığı belli. Ama olabilir böyle şeyler, esas meselem o değil.

Efenim sonra sazı sayın bölüm başkanı Prof. Dr. Fikrettin Şahin alıyor. Hoca efendi acaba araştırmayı bizzat yürüten öğretim üyesi mi yoksa sadece bölüm başkanı olduğu için mi konusuyor bilemiyoruz -- haberin hiç bir yerinde bu söylenmiyor. Prof. Dr. Şahin'in web sayfasına göre kendisi bitki patojeni olan mikroorganizmalara karşı bütünleşik mücadele yöntemleri üzerine çalışıyor, o yüzden araştırmayı kendi yapmış olması pek olası değil. Araştırmayı bizzat yapan kimseden (ki bu kimse öğretim üyesi değil, muhtemelen bir doktora ya da master öğrencisi) hiç bir şekilde bahsedilmiyor. Onun yerine sahneyi mütevelli heyeti başkanı ve bölüm başkanı paylaşmışlar gözüküyor. Bölüm sayfasına bakınca kök hücrelerini doğrudan araştırma alanları arasında listeleyen iki genç (ve kadın) öğretim üyesi var, onların ismi haberin hiç bir yerinde anılmıyor. Belki de gerçekten bu araştırmada parmakları yoktu, ama gazeteciler kimsenin ismini vermediği için bu soru akıllarına geldi mi gelmedi mi bilmiyoruz bile.

Neyse efendim geçelim bu "credit" meselesini. Yapılan işin kendisine gelelim. Efenim yukarıda belirttiğim gibi sanırım olay 20 yaş dişinden elde edilen kök hücrelerin yeniden programlarak embriyonik kök hücre haline getirilmesi. Sanırım diyorum, çünkü ne Dalan'ın (ki kendisi bu yüzden suçlanamaz) ne de Prof. Dr. Şahin'in açıklamalarından pek bir şey anlaşılmıyor. Prof. Dr. Şahin'in açıklamaları biraz daha anlamlı, ama akılda yine o kadar çok soru kalıyor ki hiç bir şey söylemese de çok farketmeyecek. Diyor ki Prof. Dr. Şahin "dental folikül hücreleri [dental yerine diş dese olmaz çünkü] doğumdan sonra doku üreten tek kök hücre türü. Şimdi: kök hücre ne demek, doku üretmek ne demek, bunlar neden önemli? Neden bu bizi ilgilendirmeli? Bu soruların yanıtları ne Prof. Dr. Şahin'in beyanatında var ne de gazeteci arkadaş bu konuda bir açıklama vermiş. Neyse ki Türkçe Vikipedi'de bu konuda biraz bilgi var, o yüzden ben de girmeyeceğim bu konulara. Zaten esas mesele de bu değil. Aynı eleştiri plazmiler, virüs vektörleri (vektörleri fizik konusu mu sanırdınız?) vesaire gibi yazının sağına soluna serpilmiş bir çok terim ve kavram ile ilgili de yapılabilir. Prof. Dr. Şahin bu kelimeleri öylesine atıyor ortaya, ama ne teknik açıdan yeterli detay içeren bilgi verdiği ne de adam gibi temel düzeyde açıklama yaptığı için hiç bir şey söylememiş oluyor. Biyoloji okuyalı uzun zaman olmuş (ya da hiç okumamış) nüfusumuzun büyük çoğunluğu için bu laflar muhtemelen aşağı yukarı "hobo hobo hobo" anlamına geliyordur. Sebep de bu insanların cahil ya da aptal olması değil, anlatanın anlatamaması. Bu bahsedilen şeyleri 7 yaşındaki ilkokul öğrencisine bile anlatmak mümkün, ama bu öyle yarı türkçe yarı ingilizce-latince terimleri arka arkaya sıralayarak olmaz. Ben biyolog olmama rağmen baya düşünmek ve biraz araştırma yapmak zorunda kaldım bu açıklamanın ne anlama geldiğini. O zaman bile bir çok varsayım ve açıklanmamış nokta kalıyor. Mesela viral vektörler yerine plazmid kullanınca neden kanser riski azalıyor, bu konuda hiç bir şey söylenmemiş ki araştırmanın en önemli noktası bu gibi. Daha temel olarak, viral vektörler ya da plazmidler neden lazım, o bile söylenmemiş. (Cevap: Kök hücreyi yeniden programlayıp embriyonik kök hücre haline getirmek için içine birkaç tane yeni gen koymak gerekiyor, ondan bu yöntemler kullanılıyor, ama bundan yazının hiç bir yerinde bahsedilmiyor.)

Tabi burda esas sorumluluk gazetecilerin, zira onların işi insanlara anlaşılır ve doğru haber vermek. Ama bu haberde içerikle ilgili tek yaptıkları Dalan ve Prof. Dr. Şahin'in sözlerini olduğu gibi aktarmak. Haberin hazırlanması sırasında hiç bağımsız araştırma yapılmadığı çok bariz.

Son ve en önemli olan nokta da bütün bu yaygaraya karşı bu araştırmanın bilimsel açıdan gerçek önemini bilmiyoruz, bilemeyiz de. Bunun da yukarıdaki araştırmanın ne olduğunu adam gibi anlatamama sorunundan daha ciddi bir sebebi var: bahsi geçen araştırma henüz hiç bir hakemli dergide yayınlamamış. Yayınlanmak üzere hazırlanıp bir dergiye gönderilmiş mi ondan bile hiç bir ses yok. Sadece patent başvurusu yapıldığı söyleniyor. Hakemli dergide yayınlanmak neden önemli? Çünkü aramızda çok az insan kök hücre konusunda uzman, hatta bunların da ancak bir kısmı dişten elde edilen kök hücrelere özelleşmiş. Benim bu konudaki bilgim genel biyoloji eğitimimden, arada okuduğum haberler ve dinlediğim konuşmalardan (ve bu haber üzerine yaptığım ufak bir araştırmadan) geliyor. Ama bu grubun bahsettikleri yöntemin yeniliği, güvenilirliği, deneysel yöntemlerinin kalitesi ve potansiyeli hakkında yargı vermeye yetkin değilim. O yüzden bana anlatılan bu hikayeye güvenemem, her ne kadar Yeditepe Üniversite'sine güvenim sonsuz olsa da -- insanların kendilerini kandırmaları bile o kadar basitken... Halbuki bu araştırma önce bir hakemli dergiye gönderilse, orada değerlendirilse, bu alanda yetkinlik sahibi olan uzmanlar bu araştırmada yapılan işin kalitesi ve ileri sürülen sonuçların ve yorumların doğruluğunu kontrol etmiş olacaktı. Bu kontrol sırasında eğer araştırmanın eksiği varsa bunların kapatılması istenecek ve muhtemelen araştırmacılar tarafından bu eksiklikler kapatılacak, yanlışlar düzeltilecek ve araştırma sonuçları hem daha güçlü hem de daha güvenilir olacaktı. Bizim açımızdan en önemli kısmı da, ileri sürülen iddiaların bağımsız uzmanlar tarafından da onaylandığını bilecek, güvenimiz artacaktı. Burda mesele araştırmanın ileride bir gün hakemli dergide yayınlanıp yayınlanmaması değil (muhtemelen yayınlanacaktır), haberin ve bu tantananın araştırma yayınlanmadan, bu aşamalardan geçmeden ortaya çıkmış olması.

Bütün bunları yazmamım sebebi Yeditepe Üniversite'sindeki Genetik ve Biyomühendislik bölümüne güvensizlik duymam, şarlatanlık yaptıklarını düşünüyor olmam değil. Aksine, bölümün web sayfasındaki bilgilere bakılırsa genç, dinamik ve üretken bir bölüm. Zaten eleştirilerimin hemen hepsi esas gazetecilere (gerçi yayın çıkmadan basın toplantısı düzenlemek muhtemelen bölüm ya da üniversite yönetiminin işgüzarlığıdır -- öğrenci çekmek için mi diye düşünüyor insan). Ama bilimadamları olarak yaptığımız işi halka anlatırken doğru şeyleri yapmalıyız. Yoksa ya ciddiye alınmayız, ya da tam tersine insanlar bu bilim denen şeyin anlamadıkları bir hokus pokus meselesi olduğunu düşünürler. Haberi yapan gazetecilerin öyle düşündüğü belli...

* Diş folikülü, gelişmekte olan dişi çevreleyen torba benzeri bir doku.

8 Ağustos 2008 Cuma

Evrime karikaturde de yer yok

Emre Ulaş'ın Avea için çizdiği reklam karikatürünü Zaman gazetesi "editleyerek" yayınlamış. Karikatürde -muhtemelen biyoloji- dersi anlatan öğretmen üzerinde bir maymun bir de insan resmi bulunan bir panoya işaret edip soruyor: "İnsanoğlu iki ayağı üzerinde ne zaman yürümeye başlamıştır?" Hınzır çoçuklardan biri de "Avea'ya geçince anca doğrulttuk belimizi," cinsinden bir yanıt veriyor.

Sahnenin zaten Türkiye için biraz olağandışı olmasını bırakın (biyoloji öğretmenlerinin evrime bakışı için şu haberi okuyabilirsiniz), Zaman gazetesinde bu reklamı yayınlama kararı verenlerin bir maymunla insanın aynı panoda gösterilmesine tahammülsüzlüğü düşündürücü. Hani evrimi kabul etmeyebilirsiniz ama bir karikatürde geçmesine dahi dayanamıyorsanız bir sorun var demektir. Reklamların bu şekilde "rötuşlanması" geçenlerde yine -Milli Gazete'de- gündeme gelmişti, o olay hakkında Politik Hayvan'ın yazısını şurdan okuyabilirsiniz.

Konuyla ilgili haber için şu linke buyrun.

30 Temmuz 2008 Çarşamba

Alkolik akrabalarımız!

Bu hafta PNAS'de çıkan bir makale kronik alkol tüketiminin insanlara mahsus olmadığını gösteriyor. Almanya'daki Bayreuth Üniversitesi'nden Frank Wiens ve arkadaşlarının araştırmasına göre Malezya'nın batısındaki yağmur ormanlarında yetişen bir palmiye türünün (Eugeissona tristis) çiçekleri, ortalama yüzde 0.6 oranında alkol içeren nektar üretmekte. Bu nektarı içen de çiçekleri geceleri ziyaret eden birkaç memeli türü. Bu "akşamcı" türler arasında primatlardan sonra en yakın akrabalarımızdan ağaç sivrifareleri takımının iki türü de var. Wiens ve meslektaşlarının hesaplarına göre bu türlerden kalem kuyruklu ağaç sivrifaresi (Ptilocercus lowii) ortalama üç gecede bir sarhoş geziyormuş. Bu ufak hayvanlar alkolü boylarından beklenmeyecek kadar iyi kaldırıyorlar anlaşılan: araştırma sırasında kimse bu hayvanların yalpaladığını ya da herhangi bir sarhoşluk belirtisi gösterdiğini görmemiş. Belli ki "öpüjcem abisii!" davranışı evrimin sonraki bir aşamasında ortaya çıkmış!

Konumuza geri dönersek: nektardaki alkol oranının yüksek olmasının nedeni özel çiçek tomurcuklarında yaşayan bir maya türü. Bu tomurcuklar tıpkı bira yapılan fermentasyon odaları gibi görev görüyor (zaten yazarlar da çiçeklerin bira imalathanesi gibi koktuğunu söylüyorlar). Nektarın neden bu kadar çok alkol içerdiği ise henüz kesin değil: bir olasılık nektardaki uçucu alkolün, çiçeklerin tozlaşlaşmasını sağlayan bu memeli türlerini doğru zamanda çiçeklere çekmeyi kolaylaştırıyor olması. Bu durumda alkol bu tozlaşma mutualizminin işlemesini sağlayan bir sinyal molekülü olarak kabul edilebilir. Başka bir olasılık da alkolün nektarı istenmeyen tüketicilere karşı koruyor olması.

Son olarak: bu kadar alkol kullanmalarının sonucunda bu zavallı hayvanlar nasıl oluyor da siroz olmuyorlar? Bu sorunun cevabı metabolizmalarında gizli görünüyor: bu palmiyenin nektarından beslenen hayvanların kürklerinde çok yüksek miktarda etil glukuronit -- alkolü bertaraf eden metabolik yollardan birinin son ürünü -- bulunmuş. Etil glukuronit'i bertaraf eden metabolik yol insanlarda pek önemli değil, ama bu küçük memelilerde çok daha aktif olma olasılığı var.

Bu uzak akrabalarımız bizden daha iyi içici olmak için evrilmiş gözüküyorlar!

Notlar:
PNAS: Proceedings of the National Academy of Sciences of the USA; Amerikan Bilimler Akademisinin dergisidir. Bütün bilim dallarından makaleler yayınlar ve dünyanın en prestijli bilimsel dergilerinden biridir.
Resim kaynağı: Londra Zooloji Cemiyeti -- Wikimedia Commons üzerinden (bağlantı)