Tuesday, March 24, 2009
Darwin ırkçı mıydı...
... konusunda Evrim Çalışkanları blogunda iki satır yazıverdim, buyrun buradan.
Sunday, March 15, 2009
Erkekler daha mı evrimci?

Bir süredir aklıma takılan bir konuda birşeyler yazayım dedim. Malum bizim evrimianlamak.org sitesinin Facebook'da bir "fan grubu" var (kaydolmadıysanız hala, olmanızı tavsiye ederim). Herhangi bir yere reklam vermememize rağmen (websitesi dışında) açıldığından beri üye sayısı üstel olarak artıyor (ikiye katlanma hızı sabit gözüküyor). Bu son Tübitak olaylarında üye kaydolma hızı da normalin çok üstüne çıktı, kalıcı olur mu bilmiyorum, ama olmasa da iyi bir gelişme.
Yalnız, geçenlerde Facebook'un grup için üye istatistiklerini gösterdiğini öğrendiğimden beri kafamı kurcalayan bir durum var: üyelerimizin çoğunluğu erkek. En son üye olma dalgası başlamadan önce 60:40 idi erkek:kadın oranı, şimdi daha da erkekler lehine kaymış durumda. İnsanın aklına gelen soru: erkeklerin evrimci olma olasılıkları daha mı yüksek?
Bu, bilim yaparken sıklıkla karşılaşılan bir durum: bir örüntü görürsünüz, burada üyelerin cinsiyet oranı, ve bunun sebebi için bir hipotez geliştirirsiniz. Hipoteziniz kulağa gayet mantıklı geliyor olabilir, ima ettiği sonuçlar ilginç olabilir, vs. ama bunların hiçbiri hipotezi doğru yapmaz. Buradaki problem, bu sadece bir gözlem olduğu için, gözlemlemediğimiz değişkenlerin etkisini bilemememiz. İdeal olan kontrollü bir deney yaparak gözlemlemediğimiz bir şey bırakmamak. Ama Facebook'da bunu yapmak zor (yaş, coğrafi konum, sosyoekonomik durum gibi başka açılardan benzer bir grup erkek ve kadına siteye üye olmak ister misiniz diye sormak gerek). Bu durumda yapabileceğimiz şey, bu örüntünün olası daha basit açıklamalarını düşünüp onları elemeye çalışmak. Eğer daha basit açıklamayı eleyemiyorsak, Ockham'ın usturasına dayanarak daha karmaşık açıklamalara gerek yok diyebiliriz. Bu istatiksel çıkarsamalrın dayandığı temel prensip: Elinizeki sistemde birşeylerin döndüğünden şüpheleniyorsanız, verilerinizi şüphelendiğiniz şeylerin dönmediği daha basit bir modelle karşılaştırırsınız. Eğer verileriniz bu basit modelden önemli bir farklılık gösteriyorsa birşeylerin döndüğü sonucuna varırsınız.
Benim de ilk aklıma gelen, "acaba Facebook'daki Türklerin kadın erkek oranı 1:1'den farklı olabilir mi," oldu. Bulabildiğim verilerin bu soruya verdiği yanıt: evet, profilinde cinsiyetini açıklayan Türk erkeklerin Facebook'daki oranı kadınlara göre çok daha fazla. 2007 Kasım'ındaki bir araştırmaya göre (metodlarından tam emin olmasam da), cinsiyetini açıklayanlar arasında (ki bunlar karşılaştırmamız gereken grup), 30:19'a yakın bir oran var. Dikkat ederseniz bu, bizim grupta gördüğümüz oranla hemen hemen aynı. İstatiksel test yapmadım, ama yapmaya da gerek yok. Bizim grubun cinsiyet oranının Facebook'daki Türkler arasındaki orandan farklı olmadığı bariz.
Dolayısıyla başlıktaki sorunun yanıtı: Hayır, elimizde bunu destekleyecek bir kanıt yok.
Tabii, bu beraberinde bazı sorular getiriyor: örneğin, neden Türkiye'de kadınlar cinsiyetlerini açıklamada erkeklerden daha çekingen? Cinsiyetini açıklamayanların çoğu kadın mı, erkek mi? Bu soruları bu yazının kapsamı dışında kalıyor...
Etiketler:
Evrimi Anlamak,
İstatistik
Tübitak vs. evrim devam ediyor
Haber blogu olmadığımız için gelişmeleri dakikası dakikasına aktaramıyoruz. Yine de olan biteni bir not düşmekte fayda var. En son yazdığımdan beri Tübitak, temelde Zaman Gazetesi'ndeki haberi tekrarlayan bir basın açıklaması yapıp durumu Çiğdem Atakuman'ın dengesiz davranışı ve "yetki aşımı" ile açıklamaya çalıştı. Çiğdem Atakuman ise, ertesi gün yazılı basın açıklaması yaparak bunu yalanladı -- olayın gazetelere ilk yansıdığı haliyle geliştiğini tekrar iddia etti.
Benim olaydan anladığım Bilim ve Teknik hasbelkader bir Darwin sayısı yapacak iken (o da nasıl oldu bilinmez, zira BvT'in evrimi en son kapak konusu yapması tam 10 sene önce, 1999 Şubat'ı), o zamana kadar Bilim ve Teknik'e en az düzeyde ilgi göstermiş Prof. Dr. C., buna bir "Dur!" demeye karar veriyor, ve Prof. Dr'luk ve diğer bilimum makamlarından gelen güçlerini bir araya toplayarak "Thou shall not pass!" diyor Darwin iblisine.
Tamam, biraz abarttım. Demeye çalıştığım, Tübitak'ın hikayesinin inanılabilirliği çok düşük. Atakuman'ın dedikleri ise olup bittiğini bildiğimiz diğer şeylere (Nisan ayında BvT ekibindeki toplu istifalar, yayın kurulunun boş kalması, yayın kurulundan bu olay sonrasında gelen istifa) uyumlu bir tablo çiziyor.
Her halikarda bu olayın iç yüzü, ilgili kişilerin konuyla ilgili emailleri ve diğer yazışmaları kamuya açılmadıkça belli olmayacak. Tübitak doğruyu söylüyorsa ve temize çıkmak istiyorsa bunları açıklamalı. Açıklayamıyorlarsa Cebeci istifa etmeli ya da görevden alınmalı. O da olmuyorsa bütün yönetimin görevden alınması gerek.
(Bununla ilgili bir hikaye: ABD'de devlet memurlarının yaptıkları işlerle ilgili yazışmaları çok sıkı kayıt altında ve haberama hakkı yasaları sayesinde gazeteciler ve sivil toplum örgütleri -aksini gerektirecek bir şey yoksa- bunlara ulaşabiliyorlar. Bu kayıtlara devlet memurlarının iş adresinden attıkları emailler de dahil. Tabi, en önemli devlet memuru da Başkan, ve başkanın yazışmalarının arşivlenmesini düzenleyen ayrı bir yasa var. Bu yasanın getirdiği kısıtlamalar yüzünden şimdiye kadarki başkanlar göreve başladıktan sonra e-mail kullanmayı bırakıyorlardı. Obama, ofisteyken email kullanacak olan ilk ABD başkanı, ve o bile resmi emaillerini arşivlemek zorunda. O yüzden Tübitak'tan konuyla ilgili emaillerin açıklanmasını istemek hiç de aşırı bir istek değil. Bu insanlar bizim vergilerimizle çalıştıkları için, bize hesap verebiliyor olmaları gerek.)
Biyolokum'un yazısına da bakınız.
Benim olaydan anladığım Bilim ve Teknik hasbelkader bir Darwin sayısı yapacak iken (o da nasıl oldu bilinmez, zira BvT'in evrimi en son kapak konusu yapması tam 10 sene önce, 1999 Şubat'ı), o zamana kadar Bilim ve Teknik'e en az düzeyde ilgi göstermiş Prof. Dr. C., buna bir "Dur!" demeye karar veriyor, ve Prof. Dr'luk ve diğer bilimum makamlarından gelen güçlerini bir araya toplayarak "Thou shall not pass!" diyor Darwin iblisine.
Tamam, biraz abarttım. Demeye çalıştığım, Tübitak'ın hikayesinin inanılabilirliği çok düşük. Atakuman'ın dedikleri ise olup bittiğini bildiğimiz diğer şeylere (Nisan ayında BvT ekibindeki toplu istifalar, yayın kurulunun boş kalması, yayın kurulundan bu olay sonrasında gelen istifa) uyumlu bir tablo çiziyor.
Her halikarda bu olayın iç yüzü, ilgili kişilerin konuyla ilgili emailleri ve diğer yazışmaları kamuya açılmadıkça belli olmayacak. Tübitak doğruyu söylüyorsa ve temize çıkmak istiyorsa bunları açıklamalı. Açıklayamıyorlarsa Cebeci istifa etmeli ya da görevden alınmalı. O da olmuyorsa bütün yönetimin görevden alınması gerek.
(Bununla ilgili bir hikaye: ABD'de devlet memurlarının yaptıkları işlerle ilgili yazışmaları çok sıkı kayıt altında ve haberama hakkı yasaları sayesinde gazeteciler ve sivil toplum örgütleri -aksini gerektirecek bir şey yoksa- bunlara ulaşabiliyorlar. Bu kayıtlara devlet memurlarının iş adresinden attıkları emailler de dahil. Tabi, en önemli devlet memuru da Başkan, ve başkanın yazışmalarının arşivlenmesini düzenleyen ayrı bir yasa var. Bu yasanın getirdiği kısıtlamalar yüzünden şimdiye kadarki başkanlar göreve başladıktan sonra e-mail kullanmayı bırakıyorlardı. Obama, ofisteyken email kullanacak olan ilk ABD başkanı, ve o bile resmi emaillerini arşivlemek zorunda. O yüzden Tübitak'tan konuyla ilgili emaillerin açıklanmasını istemek hiç de aşırı bir istek değil. Bu insanlar bizim vergilerimizle çalıştıkları için, bize hesap verebiliyor olmaları gerek.)
Biyolokum'un yazısına da bakınız.
Wednesday, March 11, 2009
Doğru söz ve peri masalları...
Tübitak'ta yaşanan rezalet hakkında yazan çizen çok oldu, ama Tarhan Erdem'in bugünkü yazısı benim okuduklarım arasında hedefi 12'den vuran tek yazi. Ne eksik ne de fazla söylemiş.
Bunu yazarken merak ettim, bizim muhafazakar basın ne demiş bu konuda diye diye. Etmez olaydım. Buyrun buradan yakın. Zaman Gazetesi'nin hikayesine göre bu iş, Cumartesi gecesi kendi başına kapağı değiştirmeye karar veren, nasıl bulduysa bir yerlerden 15 sayfalık içerik bulan, ama Pazartesi günü bu kararından kendi rızasıyla 180 derece dönen Çiğdem Atakuman'ın suçu. Hatta sayın hocamız Prof. Dr. C., yetişmeyeceğini düşünerek, kalsın böyle bile demiş, ama Atakuman ısrar etmiş. Yalnız Çiğdem Hanım'ın neden böyle bir tutarsızlık yaptığı konusunda herhangi bir spekülasyon yapılmamış, belki de kadın olduğu için böyle şeyleri olağan karşılamamızı bekliyorlar.
Bu haberin güvenilirliğini merak ediyorsanız, hemen başında ortaya atılan şu iddiaya bir bakın:
Bunu yazarken merak ettim, bizim muhafazakar basın ne demiş bu konuda diye diye. Etmez olaydım. Buyrun buradan yakın. Zaman Gazetesi'nin hikayesine göre bu iş, Cumartesi gecesi kendi başına kapağı değiştirmeye karar veren, nasıl bulduysa bir yerlerden 15 sayfalık içerik bulan, ama Pazartesi günü bu kararından kendi rızasıyla 180 derece dönen Çiğdem Atakuman'ın suçu. Hatta sayın hocamız Prof. Dr. C., yetişmeyeceğini düşünerek, kalsın böyle bile demiş, ama Atakuman ısrar etmiş. Yalnız Çiğdem Hanım'ın neden böyle bir tutarsızlık yaptığı konusunda herhangi bir spekülasyon yapılmamış, belki de kadın olduğu için böyle şeyleri olağan karşılamamızı bekliyorlar.
Bu haberin güvenilirliğini merak ediyorsanız, hemen başında ortaya atılan şu iddiaya bir bakın:
"TÜBİTAK'ın aylık popüler bilim dergisi Bilim ve Teknik'in 42 yıllık yayın hayatında Darwin ve evrimle ilgili çok sayıda dosya yayınlamasına rağmen hiç kapak yapmadığı ortaya çıktı."Sonra da şu bağlantıya gidip 1999 yılı sayılarını bulun, Şubat 1999 sayısının kapağını ve içeriğini okuyun.
Tuesday, March 10, 2009
"Hamdolsun Darwin bizi teğet geçmiş..."
Sağır sultan duydu: Tübitak'ın binlerce (yüksekten attığımı sanmıyorum) çocuğun kafasını çelip de anası babasına rağmen fizik, biyoloji okumasını sağlayan popüler bilim dergisi Bilim ve Teknik, resmi olarak sahibinin sesi dergisi haline dönüştü. Darwin yılı nedeniyle nazlanarak da olsa çıkarılacak olan evrim konulu Mart sayısı, Prof. Dr. Ömer Cebeci'nin emriyle durdurulmuş, sayıyı hazırlama gafletinde bulunan genel yayın yönetmeni görevden alınmış, Prof. Dr. C. de "Ben kapakta Darwin göremiyorum" diyerek Türk milletine verdiği bu üstün hizmetten duyduğu gururu(!) ifade etmiş.
Olayın iç dinamikleri hakkında pek bir şey bilmiyoruz. Ama bilmemize de gerek yok, zira olayın elle tutulacak bir yanı yok. Basın özgürlüğüne müdaheleden tutun, bilimsel gerçeklere zerre kadar saygı gösterilmemesi, ve bilimsel bir kurumda bir bireyin kafasına göre (hem de sıfır yetkinliği olan bir konuda) karar verebilmesine kadar yanlışlar üstüste. Bu rezaleti temizlemenin tek yolu derginin Nisan sayısında bir açıklama ve özür metni yayınlanması, Mart sayısından çıkarılan evrimle ilgili içeriğin yine sansürlenen kapakla yayınlanması ve belki de en önemlisi Prof. Dr. C'nin istifa etmesi ya da görevden alınması
Prof. Dr. C'nin istifasını ya da görevden alınmasını gerçekten bekliyor muyum? 70 makaleyi aşırdığı ortaya çıktıktan sonra bile dekanlık koltuğundan ayrılmayanların olduğu bir ülkede bu biraz iyimserlik olurdu. Ama doğru olanı söylemek, gerçekleşmesini sağlamak için atılması gereken ilk adım.
Politik hayvan ve Biyolokum'un yazılarını da okumanızı öneriyorum.
(Başlık ntvmsnbc.com'dan bir okuyucu yorumu.)
*NSF: National Science Foundation -- ABD'de temel bilim alanındaki araştırmaları destekleyen en büyük devlet kurumu.
Olayın iç dinamikleri hakkında pek bir şey bilmiyoruz. Ama bilmemize de gerek yok, zira olayın elle tutulacak bir yanı yok. Basın özgürlüğüne müdaheleden tutun, bilimsel gerçeklere zerre kadar saygı gösterilmemesi, ve bilimsel bir kurumda bir bireyin kafasına göre (hem de sıfır yetkinliği olan bir konuda) karar verebilmesine kadar yanlışlar üstüste. Bu rezaleti temizlemenin tek yolu derginin Nisan sayısında bir açıklama ve özür metni yayınlanması, Mart sayısından çıkarılan evrimle ilgili içeriğin yine sansürlenen kapakla yayınlanması ve belki de en önemlisi Prof. Dr. C'nin istifa etmesi ya da görevden alınması
Sonuncusu en önemli diyorum, zira yanlışların sonuçları olmalı. Bilim tarihinin gelmiş geçmiş en başarılı kuramını ve onun kurucusunu bir popüler bilim yayınında sansürlemeye çalışmak da bir bilim yöneticisinin yapabileceği en vahim yanlışlardan biri. Bunu Prof. Dr. C'ye sinir olduğum ya da kötülüğünü istediğim için yazmıyorum. Bu olay, herhangi bir Prof. Dr.'un egosundan, politik pozisyonundan, kafasının içinde olup bitenden çok daha büyük bir olay. Türk biliminin ve bilim insanlarının güvenilirlikleri, akranları tarafından ciddiye alınmaları ve en önemlisi, kendilerine saygılarıyla ilgili bir şey. Düşünün Nüket Yetiş'siniz: başkan yardımcınız Darwin'i sansürlemeye kalkıyor ve hiç bir şey olmamış gibi konumunu koruyor, üstüne üstlük bir de pişkin demeçler veriyor. Yarın yurtdışına gittiğinizde "Biz aynen NSF* gibiyiz, onlar kadar objektif ve verimli çalışıyoruz" dediğinizde gülerler size. NSF Darwin'i sansürlemeye çalışmıyor, tam tersine Darwin'in kurucusu olduğu bilim dalının en büyük destekçilerinden birisi. Avrupa'daki akranlarınız da size sorarlar: neden Darwin'in yayınlanmasını engellediniz? Neden bunu yapan insanı hala yardımcınız olarak yanınızda dolaştırıyorsunuz? O noktada Nature gibi dergilere mektuplar yazıp "bizim bilimsel proje değerlendirme sistemimiz tamamen objektif" demenize kimse inanmaz artık.
Prof. Dr. C'nin istifasını ya da görevden alınmasını gerçekten bekliyor muyum? 70 makaleyi aşırdığı ortaya çıktıktan sonra bile dekanlık koltuğundan ayrılmayanların olduğu bir ülkede bu biraz iyimserlik olurdu. Ama doğru olanı söylemek, gerçekleşmesini sağlamak için atılması gereken ilk adım.
Politik hayvan ve Biyolokum'un yazılarını da okumanızı öneriyorum.
(Başlık ntvmsnbc.com'dan bir okuyucu yorumu.)
*NSF: National Science Foundation -- ABD'de temel bilim alanındaki araştırmaları destekleyen en büyük devlet kurumu.
Sunday, March 1, 2009
Lamarck, Mine Kırıkkanat, ve Mustafa Akyol

Türk gazetelerini okumayı akıl sağlığımızı korumak için sınırladığımızdan dolayı bunu kaçırmışız: Mine Kırıkkanat, Vatan Gazetesi'nde Darwin'in dehasını öven bir yazı yazmış. Yaygınca okunan bir köşe yazarımızın Darwin'i ve evrimi tanıtıcı bir yazı yazması elbette sevindirici. Ama neyi nasıl söylediğiniz de önemli. Ben şahsen yazının kavgacı tonunu sevmedim, ayrıca bir bilimsel teori olarak evrimin sürekli toplumsal ve politik bağlamlarda savunulması açıkçası beni rahatsız ediyor. Tüm bunlar yazarın kendi tercihi, benim eleştirim bir yere kadar anlamlı. Ama yazının sonuna doğru Kırıkkanat'ın bir sözü büyük hayal kırıklığı yaratıyor. Buyrun burdan yakın:
Örneğin, ‘biyoloji’ kavramının isim babası Fransız bilim insanı Jean Baptiste Lamarck (1744-1829), Darwin’den tam yarım yüzyıl önce yayınladığı başyapıtı “Zoolojik Felsefe”yle zaten canlı hücrelerin zaman ve çevreye göre değişime uğradığını çözmüş. Canlıların, tekrarlanan hareketle kazandığı fiziki becerinin, kuşaktan kuşağa aktarılarak “evrime” uğradığını zaten gözlemlemiş.
Lamarck, gerçekten de evrim tarihinde önemli bir yer işgal eder. Bunun sebebi, bütün canlıların zamanla değiştiği ve birbirlerinden türediği gözlemlerine dayanan ilk kapsamlı evrim kuramını geliştirmesi. Ancak, ne yazık ki Lamarck'ın öne sürdüğü evrim mekanizmaları neredeyse tamamen yanlış. Darwin'in (ve doğal seçilimin diğer babası Wallace'ın) büyük başarısı evrim fikrini ilk ortaya atmasında değil, doğru mekanizmayı akıl etmesinde. Yukarıdaki paragraftaki ilk cümle o yüzden yanlış değil, ama ikinci cümledeki "edinilmiş karakterlerin kalıtımı" gerçekten de çok uzun zaman önce bırakılmış bir görüş (ama sondaki notu okuyun) . Bu şekilde, doğruluğu kendinden menkul bir gerçekmiş gibi söyleniverilmesi biyologlara saç baş yolduracak cinsten açıkçası.
Bizim yerli "akıllı tasarımcı"mız Mustafa Akyol da sağolsun bu hatayı gözden kaçırmamış. Kırıkkanat'a cevaben yazdığı yazıda, bu hatadan yola çıkarak Kırıkkanat'ın aslında materyalist ve ateist (tabi Akyol'un lügatında bunlar eşittir laik) felsefeyi pazarlamak peşinde olduğu, bunu da yarım yamalak, savunduğu şeyi bile iyi okumadan yaptığını ileri sürüyor. Kırıkkanat'ın neyin peşinde olduğunu tahmin etmek bana düşmez (ama sonraki yazılarından birinde "Ruhun amacını keşfetmek" konulu bir semineri tavsiye etmesine bakılırsa materyalizmi savunduğunu sanmıyorum). Ancak Mustafa Akyol burada çuvaldıza girişmeden önce iğneyi kendinde denemeli, zira karşı tarafta görmeye tahammül edemediği aynı hataları kendisi de sürekli yapıyor. Bir yandan karşı tarafı bilimi ideolojiye alet etmekle suçlarken, öte yandan kendisi de bilimsel olan ya da olduğunu iddia ettiği (Akıllı Tasarım gibi) görüşleri kendi inançları, ideolojik ve metafiziksel bağlılıklarını savunmak, haklı çıkarmak için kullanmaktan geri kalmıyor.
Hadi bunlar bir köşe yazarında olacak şeyler, mesleği gereği bir politik görüş savunacak elbet diyelim. Ama Akyol'un hataları burda da kalmıyor: Akyol, Kırıkkanat'a Lamarckçı kalıtımı yazdığı için biyolojiden sıfır verdikten iki paragraf sonra kendisi Akıllı Tasarım (AT) görüşünü, sanki Darwinci evrim teorisine bir alternatif oluşturuyormuş gibi sunuyor. Halbuki AT, Lamarckçı kalıtımdan bile daha az geçerliliği olan, bilimsel bir hipotez olarak bile değeri olmayan bir görüş. Lamarckçı kalıtımı en azından test edip yanlışlayabilirsiniz (ki doğru olmadığını bu şekilde biliyoruz), ama AT şimdiye kadar "aman Tanrım, bu organizmalar çok karmaşık, hatta sanırım indirgenemez karmaşık, bu evrilmiş olamaz, kesin akıllı bir tasarımcı yaptı bunu," demekten öteye geçebilmiş değil. Dahası, ne zaman AT görüşünü savunanlar bir şeyin "indirgenemez karmaşık" olduğunu ileri sürdülerse, hep "akıllı" birileri çıkıp bunların nasıl evrilebileceğini açıklayan hipotezler geliştirmiş, bunların da hemen hepsi varolan ya da sonradan elde edilen verilerle doğrulanmış (gözün evrimi ve bakteri kamçıcıkları en çok bilinen örnekler). AT'nin bugüne kadar faydalı bir teori ya da veri ürettiğini görmüş, duymuş değilim. Bilen varsa da beri gelsin diyoruz.
Dolayısıyla, üzülerek söylemeliyim ki Akyol da biyoloji dersinden çakıyor. Seneye Kırıkkanat'la beraber tekrar etmekten zevk alacağını düşünüyorum.
(Not: Edinilmiş özelliklerin kalıtımı, ya da Lamarkçı kalıtım, orijinal haliyle yanlışlanmış olsa da, yakınlarda biyoloji sahnesine başka bir şekilde dönüş yaptı. Özellikle son 10-15 yılda hız kazanan bir araştırma dalı, epigenetik, Lamarckçı kalıtım mekanizmalarının imkansız olmadığını, hatta belli parametreler içinde oldukça yaygın olduğunu ortaya çıkardı. Epigenetik, "genin üstüne" demek kabaca, bu mekanizmalar da genelde genler dışında olan "bilgi transferi" mekanizmalarını kapsıyor. Örneğin bir hücre bölündüğü zaman, yavru hücrelere yalnızca genetik malzemeyi değil, aynı zamanda o anda hücrede bulunan diğer molekülleri de (örneğin proteinler) bırakıyor; o moleküllerin miktarları, derişimleri ve pozisyonları çevredeki etkenlere bağlı oldukları için, hücre bölünmesindeki toplam kalıtım, bir anlamda, "edinilmiş karakterleri" de içeriyor. Başka bir örnek, DNA'nın bazı noktalarına metil gruplarının eklenmesi ve çıkarılmasış bu eklemeler ve çıkarmalar genlerin anlatımını, yani DNA'dan protein yapılmasını etkiliyor, bu da yine canlılara kendi tecrübe ettikleri çevre hakkında bir miktar bilgiyi yavrularına aktarabilme olanağı sağlıyor. Dolayısıyla bütün kalıtım DNA ve genlerden ibaret değil. Ancak yine de bu tür epigenetik mekanizmalar, Lamarck'ın zamanındaki fikirlerden çok daha incelikli ve etkileri genlere dayalı bir kalıtım sisteminin bağlamında kendini gösteriyor. Dolayısıyla hiç bir sınırlama getirmeksizin edinilmiş karakterlerin kalıtımını kabul edilmiş bir gerçekmiş gibi söylemek affedilir bir hata değil biyoloji açısından.
Bu arada doğru kalıtım mekanizmasını bulamadı diye Lamarck'a çok da yüklenmemek gerek; Darwin de bu sorun konusunda çok ileri gidememişti. Kalıtımın ana hatlarını çözmek Mendel'e nasip oldu, detayları ise öğrenmeye hala devam ediyoruz.)
Lamarck'ın resmi, Wikipedia'dan aşırmadır.
Subscribe to:
Posts (Atom)
