29 Kasım 2008 Cumartesi

İsrail’de 12.000 yıllık Şaman mezarı bulundu

Doğu Akdeniz kıyılarında günümüzde İsrail, Filistin ve Lübnan’ı kapsayan bölgede yaklaşık 15000-11000 önce yaşayan toplulukların oluşturduğu kültür Natuf kültürü olarak biliniyor. Bu evre, insanlık tarihinin en eski yerleşik yaşam izlerini barındırıyor. Natufluların yerleşim alanları tam anlamıyla bir köy olmaktan ziyade, uzun süreli konaklamalar için kullanılan kamp alanlarıydı. Ölülerini de özel olarak düzenlenmiş mezarlık alanlarına gömüyorladı ki bu daha önceki dönemlerde görülmemiş bir sey. Literatürde Natufluların tam anlamıyla yerleşik olup olmadığı tartışması uzun süredir mevcut. Özellikle bu güne kadar Natuf toplumunda tabakalaşma/işbölümünün olup olmadığı, dini inançlarının ne olduğu konusunda bir kanıt mevcut değildi. Bu bağlamda PNAS’da geçen ay yayınlanan calışmanın önemi büyük.

Küdüs Yahudi üniversitesi, Weizmann Enstitüsü ve Connecticut Üniversitesi’nden biliminsanlarinin calışması (Grosman et al. PNAS, vol 105, no 46 - Nov. 18, 2008) Natuf kültürüne ait olduğu bilinen bir mezarlık alanında cok özel bir kişinin mezarını günışığına çıkarmış. Arastırmacılar bu mezarın yaşlı ve engelli bir kadına ait oldugunu bildiriyor. Bununla birlikte mezarda 50 kaplumbağa kabugu, yaban domuzu, inek, leopar, kartal iskeleti kalıntıları, taşlar ve bir insan ayağı kalıntıları bulunmus. Genelde Natuf mezarlarında kemik ve taş parcaları bulmak sürpriz sayılmıyor ama bu kadar çeşitli hayvan kalıntılarına rastlanması, mezardaki taşların dizilis biçimi ve mezarın yapımına gösterilen olağandışı özen Grosman ve meslektaşlarını bu mezarın Natuf toplumunda özel bir yere sahip olan birisine ait olduğu sonucuna götürüyor. Araştırmacılar bu sonuçtan yola çıkarak mezarın aslında bir Şamana ait olduğunu öne sürüyor.

Şamanlar, ozellikle hem avcı-toplayıcılıkla hem de küçük ölçekli tarımla geçinen topluluklarda ortaya çıkabilen, doğaüstü güçlerle topluluğun geri kalan kesiminin iliskisini düzenleyen ve iyileştirici güçleri bulunan insanlar. Üstelik şamanların önemli bir kısmı engelli kimseler... Bu calışmayla Grosman ve meslektaşları, çok büyük ihtimal bilinen en eski şaman mezarını günışığına çıkartmış oluyor. Bu buluşu umarım daha detaylı arastırmalar izler ve insanlığın evriminde cok onemli bir yere sahip olan Paleolitik-Neolitik geçişi (yani yerleşik yasama geçiş, tarımın başlaması, bunu izleyen sosyal değişimler...) konusunda bilgilerimiz artar.

Buyrunuz makalenin linkini: A 12,000-year-old shaman burial from the southern Levant (Israel)

24 Kasım 2008 Pazartesi

Darwin 200

Nature dergisi bu haftaki sayısını Darwin'in 200. doğumyılına (2009 senesi; aynı zamanda Türlerin Kökeni kitabının yayınlanmasının 150. yıldönümü) adamış. Bu vesileyle bir de özel sayfa açmışlar web sitelerinde -- bakmaya değer. Yazılar ingilizce ve bazıları abonelik gerektiriyor, ama gerektirmeyenleri de var. Örneğin yakın zamanda tekrar alevlenmiş olan grup seçilimi tartışmasındaki gelişmeleri özetleyen şu yazı okumaya değer. Gözün evrimiyle ilgili görsel açıdan çekici bir sunum da dikkat çekici parçalar arasında.

Başka bir ilginç içerik de evrim konusuna ilgili bilim adamlarının ve başka şahsiyetlerin bu sembolik yıldan neler beklediklerini söyledikleri parça (bunun için abonelik gerekiyor maalesef). İfade edilen fikirlerden bazıları sürpriz değil, ama ilginç olanları da var. Bunlardan birisi psikiyatrist Randolph Nesse'nin yazısı: modern tıp eğitiminin evrim teorisiyle daha entegre olması gerektiği konusunda. Gerçekten de gelişmiş ülkelerde bile doktorlar çoğunlukla minimal bir evrim eğitimi alıyorlar. Evrimsel biyolojinin tıp bilimine katkısı büyük, hem tedaviler hem de metodoloji açısından (örneğin buraya bakabilirsiniz), ancak çoğu doktor evrim teorisini yeteri kadar öğrenmeden mezun oluyorlar.

Başka bir ilginç katkı, Mısır'ın en önemli aydınlarından birisi İsmail Serageldin'den geliyor: kendisi, Darwin'in evrim teorisinin insanoğluna kendisini yeniden tanımlaması için en büyük araçlardan birini verdiğini söyledikten sonra, ortaçağda İslam Dünya'sındaki açık düşünsel ortamı ve "kanıtlara dayalı bilimin" takdir edilmesi durumuun yeniden yakalanması gerektiğini söylüyor. Sonuna kadar katılınılacak bir görüş. Ortaçağ İslam biliminin doğal seçilimi Darwin'den yüzlerce sene önce keşfetmeye çok yaklaşmış olması gerçeğinin karşısında bugün Müslümanların evrimden bihaber olmaları ve yanlış bilgiler ve safsatalarla karanlıkta bırakılmaları büyük bir rezalet.

Ne yazık ki Serageldin'in yazısı kadar candan onaylayamayacağım bir katkı da bizim muhafazakar blogcu Mustafa Akyol'dan geliyor. Akyol'un temennisi Darwinizm'in "ideolojiden arındırılması". Bundan kastı, Richard Dawkins gibi düşünürlerin evrim teorisini kullanalarak kendi inançlarını (özellikle ateizm) kabul ettirmeye çalışmayı bırakmaları. Prensip olarak bu temenniye katılsam bile bir kaç sorun görüyorum. Birinci ve en önemli sorun burada ima edilen suçlama: evrim teorisinin ideolojik olarak motive edilen bir teori olduğu. Dawkins ve Daniel Dennett gibi insanların din konusunda güçlü inançları olabilir, evrim teorisi de argümanlarında yer alıyor olabilir. Ama bu teorinin kendisinin ideolojik olduğu anlamına gelmez -- sadece Dawkins ve Dennett'in ideolojik kişiler olduğunu gösterir. Evrim bilimine şimdiye kadar Dawkins'e (ve onun temsil ettiği pozisyona) katılan, katılmayan, kızan veya takdir eden onbinlerce kişi katkıda bulunmuş, bulunmaya da devam ediyor. Bu insanları buluşturan bir ideoloji değil, herkesin görebildiği, dökümente edilebilen, elle tutulabilen kanıtlar ve bu kanıtlar ile test edilebilen hipotezler. Evrimcilerin herbirinin ideolojisi olduğu doğrudur, ama bir bilgi bütünü olarak evrim biliminin ideolojisi olduğunu ima etmek büyük haksızlık.

İkinci problem de Mustafa Akyol'un üç paragraflık yazısında bile kendiyle taban tabana çelişmeyi başarması. Zira Akyol, Dawkins'in evrimi kullanarak ateizmi savunmaktan vazgeçmesini talep ettikten hemen sonra Simon Conway Morris gibi evrimde "anlam" ya da "yaratılışın kanıtını" gören düşünürlerin fikirlerinin yayılmasını istiyor. Görünen o ki Akyol'a göre bilimde ideoloji kötü bir şey, kendi ideolojisi olmadığı sürece. Akyol'un bloglarında ve gazete yazılarında da sürdürdüğü bu tutumu (Akyol'un "bilimsel" olduğunu iddia ettiği akıllı tasarım hakeretinin ideolojik motivasyonunu savunduğu şu yazı iyi bir örnek) çok samimiyetsiz buluyorum. Dahası Akyol, özgürlük, bilimsellik ve tolerans gibi değerleri belli kesimlere karşı çok da haklı olarak savunurken bu değerlere kendi ideolojisine daha yakın olduğu ortada olan Adnan Oktar gibi kişilerden gelen saldırılara karşı genel bir sessizlik içinde. Oktar'ın kitaplarındaki sahte fotoğraflar, yanlış bilgilendirmeler ve organizasyonunun interneti yasaklara boğma çabaları hakkında Akyol'dan daha pek bir şey duymadık.

Mustafa Akyol bir yana, siz Darwin 200'e bir göz atın -- bu sene çok hareketli geçeceğe benzer.

23 Kasım 2008 Pazar

Yerli mi yabancı mı?


Dünyanın bir çok yerindeki doğa koruma çalışmalarının en büyük parçalarından birisi, korunmaya çalışılan ekosistemlerin yerlisi olmayan türlerin yayılımının engellenmesi ve mümkünse ekosistemin bu yabancı türlerden ("işgalci türler" de denir) arındırılmasıdır. Bu yabancı türler genelde insanlar tarafından isteyerek (mesela Avustralya'daki koyunlar ve Pasifik adalarındaki domuzlar) ya da istenmeden (gemilerin kargo bölmelerinde seyahat edereke bir çok adaya yayılan fare ve sıçanlar ya da gemilerin balast sularında ya da gövdesine yapışarak denizden denize seyahat eden zebra midyesi gibi deniz canlıları) normalde olmamaları gereken yerlere taşınan canlılar. Bu türlerin bazıları çok yayılıp zarar vermezken bazıları da işgal ettikleri ekosistemleri çökme noktasına getirirç Örneğin domuz ve fare gibi çok şeyi yiyen ve bir çok koşulda hayatta kalabilen türler yerli hayvanları ve bitkileri yok olma noktasına kadar azaltabilirler. O yüzden korumacılar genelde yabancı türleri sevmezler, onları ait olmadıkları ekosistemlerden atmaya çalışırlar.

Ancak bu hafta Science'da çıkan kısa bir makale, belki de süpriz sayılabilecek bir zorluğa dikkat çekiyor. Doğa koruması açısından önemli bir çok alanda yabancı türlerin insanlar tarafından ekosisteme getirilmeleri o ekosistemlerin bilimsel olarak incelenmeye başlamasından çok daha önce başlamış. Dolayısıyla bir çok ekosistemde ne gerçekten yerli ne değil kesin bilmiyoruz, tahmin etmek zorundayız. Bunu yapmanın bir çok yolu var, sözkonusu olan türlerin başka yerlerdeki dağılımı, yaşam öyküsü (yani ne kadar hızlı geliştiği, ne zaman ürediği, vs.), adadaki diğer türlerle ilişkisi gibi bilgilerden bir tahmin elde etmek mümkün. Ancak yine de böyle tahminler yüzde yüz doğru çıkmıyor. Science'da yayınlanan makale de buna bir örnek: İsviçre'deki Bern ve İngiltere'deki Oxford Üniversiteleri'nden van Leeuwen ve arkadaşlarının Galapagos adalarındaki araştırmaları botanikçilerin daha önceden yabancı tür olduğunu düşündüğü altı bitki türünün adada insanlardan çok daha önce varolduğunu gösteriyor.

van Leeuwen ve meslektaşları, takımadaların en büyüklerinden birisi olan Santa Cruz adasındaki 4 bataklıktan örnek toplamışlar ve bu örneklerdeki fosil polenleri incelemişler. Bildiğiniz gibi polenler bitkilerin tozlaşmasını sağlayan (yani erkek eşey hücresini dişi eşey hücresine ulaştıran) toz parçacığı büyüklüğünde nesneler. Her türün poleninin mikroskop altında ayırdedilebilen kendine özgü bir yapısı olduğundan bir polen örneğinde hangi türlerin temsil edildiğini anlamak mümkün. Polenlerin bu araştırmayı mümkün kalan bir özelliği de göl ve bataklık tabanlarında uzun süre bozulmadan kalabilmeleri. Dolayısıyla bir bataklık tabanından dikey bir örnek alıp katmanları radyometrik yöntemlerle tarihlendirmek ve hangi tarihte hangi türlerin polenlerinin olduğunu bulmak mümkün. van Leeuwen ve meslektaşları da bu yöntemi izleyerek bu altı türün insanların Galapagos'a ulaşmasından binlerce yıl önce adada varolduğunu göstermişler.

Bu sonuç iki açıdan önemli: birincisi fosil polen analizinin koruma çalışmalarında önemini gösteriyor. İkincisi de neyin yerli neyin yabancı tür olduğunu anlamanın zorluğna işaret ediyor. Koruma çevrelerinde yabancı türlere yaklaşım geleneksel olarak bunlarla savaşmak ve ait olmadıkları yerlerden bunları atmak mantığına dayalı. Son zamanlarda bu yaklaşımın yabancı türler sorununu çözmenin en iyi yolu olup olmadığı tartışılmaya başlandı. Bu sonuçlar da sanırım bu tartışmaya katkıda bulunacaktır.

Konuyla ilgili ingilizce ufak bir haber metnini burada bulabilirsiniz. Fotoğrafın konuyla doğrudan alakası yok -- bahsi geçen Santa Cruz Adası'dan, Galapagos'a endemik deniz iguanası.

17 Kasım 2008 Pazartesi

Evinizi su basarsa ne yaparsınız?

Eğer su kalıcı ise, yeni bir ev almak en mantıklısı. Maldiv adaları da anlaşılan böyle düşünüyor (konu hakkında Economist'in yazısını da tavsiye ederim). En yüksek noktası deniz seviyesinden yalnızca 2.4 metre yüksekte olan bu ada devleti global ısınma yüzünden okyanus altında kalma tehlikesi altında. Uluslararası İklim Değişimi Panel'inin (IPCC) raporuna göre deniz seviyesi 2100 yılına kadar 11 ila 77 cm arasında bir miktarda yükselecek. Maldivler gibi ada devletleri için büyük bir tehlike. Maldivlerin nüfusu 300000 kişi civarında; dünyanın geri kalanı bu kadar insana yer bulmakta zorlanmayabilir. Ama daha ciddi vakalar da var: 150 milyonluk Bangladeş'in topraklarının yüzde 11'inin su altında kalması için Bengal Körfez'indeki suların 40 cm yükselmesi yeterli (ki bu da hemen hemen IPCC aralığının orta değeri).

Türkiye'de durum nedir peki? Bangladeş kadar kötü bir durumda olmadığımız kesin, zira Anadolu çok daha yüksek bir toprak parçası. Ancak ağızlara sakız olmuş üç tarafımızın denizlerle çevrili olması, ve en büyük şehirlerimizin bir çoğunun deniz kıyısında olması, deniz seviyesinin yükselmesinin Türkiye'ye de büyük etkisi olabileceğini gösteriyor. Benim bulabildiğim veriler 1993-2003 arasında Akdeniz'in tamamı için yılda 2 mm'lik bir artış gösterirken, Doğu Akdeniz'de artış yılda 9 mm (bağlantı buradan). Öte yandan başka bir modelleme çalışması Akdeniz'de 2100 senesinde beklenen ortalama yükselmeyi 13 cm olarak belirliyor (şu anki hızla modelin öngördüğü hız arasındaki farkı açıklayan bir çok teknik sebep olabilir). Bu modelleme çalışması haklı çıkarsa çok büyük bir problem yaratmayabilir ama şimdiki trend devam ederse, bu 2100 senesine kadar 87 cm'lik bir artış demek ki kıyı şeridinin önemli bir kısmı (kumsallar, sahil yolları, yalı evleri, vs.) su altında kalabilir demek.

Peki genel olarak iklim değişikliği konusunda biz ne yapıyoruz? İnternette böyle bir sayfa buldum, çok incelemeye vaktim yok şu anda, yalnızca bağlantısını koyuyorum (Türkçe versiyonu bende çalışmadı). Bir de bu konuda bizim Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü'nün dergisinde yer alan bir yazının bağlantısını koyuyorum. Eğlenmek ya da umutsuzluğa kapılmak size kalmış. Ben şahsen en çok sondaki şu öneriyi sevdim:

"Çözümü başka yerde (BM, Kyoto Protokolü, vb.) aramak yerine gerçekçi çareler üretilmeli"

9 Kasım 2008 Pazar

Göbekli Tepe ve insanın toplumsal evrimi


Urfa'da kazı yapan Alman arkeolog Klaus Schmidt'in bulguları hakkında Smithsonian Enstitüsü'nün dergisinde bir yazı çıktı. Göbekli Tepe mevkiindeki kazıda bulunan oymalı anıt taşların dünyanın en eski idabet yerine ait olduğu düşünülüyor. Kaç yaşında mı? 11.000 yıl. Yani meşhur Stonehenge kalıntılarından 6000 yıl daha eski. Bu bulgunun önemi insanların toplumsal evrimindeki önemli bir dönüm noktasına denk gelmesinden kaynaklanıyor. Eğer kalıntıların tarihlemesi doğru ise, bu ibadet yeri insanların yerleşik yaşama geçtikleri ve bitki ve hayvanları evcilleştiklerini düşündüğümüz tarihten biraz daha erken kurulmuş demek. Bu da genel geçer kabul edilen, insanların önce yerleşik yaşama geçtikleri sonra da bu yeni yaşam biçiminin gereği olarak sosyal organizasyonlarının geliştiği teorisini başaşağı çeviriyor. Bu bulgular, önce sosyal organizasyonun geliştiğini, sonra yerleşik yaşama geçildiğini öneriyor. Bununla uyumlu olarak, kazı yerinde bulunan hayvan kemikleri avcı ve toplayıcı bir yaşam tarzına işaret ediyor.

Gerçekten oldukça heyecan verici bir bulgu. Arkasının geleceği de hemen hemen kesin: daha alanın yalnızca yüzde 5'ini kazabilmişler.

Klasik şikayetimizi de ekleyelim: Türkiye insanın toplumsal ve kültürel evrimi açısından bulunmaz bir zenginlik üzerinde oturuyor, ama bu zenginlik ne okullarda ne de basında kendine yer edinebiliyor (bkz: ingilizleri büyülemek). Ama bu konuyu Mustafa ve Çağlar'a havale ediyoruz.

Bu arada Göbekli Tepe üzerine Wikipedia başlığını okuyabilirsiniz.

(Resim Berthold Steinhilber'e ait, smithsonian.com sitesinden)

3 Kasım 2008 Pazartesi

evrimianlamak.org hakkinda soL Gazetesi'nde röportaj

Buradan okuyabilirsiniz.

2 Kasım 2008 Pazar

Katolik kilisesi ve evrim

Başlık fazla iddialı muhtemelen, zira çok birşey yazmaya vaktim yok, ama bu haberi es geçmek istemedim (benim gibi Türk "gazeteciliği"nden yaka silkmiş birisiyseniz buradan da yakabilirsiniz).

Vatikan uzun zamandır (1950'lerden beri) teistik evrim görüşünü benimsemiş durumda. Bunun en açık ifadesi 1996'da 2. John Paul'un Papalık Bilimler Akademisi'ne yaptığı konuşma. Kısaca Vatican diyor ki evrim olmuştur, kanıtları çoktur (John Paul'un sözleri ile evrim "artık yalnızca bir hipotez değil... birbirinden bağımsız [bilimsel araştırmaların] plan ya da niyet olmaksızın [evrimi destekler yönde] yakınsaması, bu teorinin lehine güçlü bir argüman."), ama evrim sürecini de Tanrı yaratmıştır, yani evrim Tanrı'nın canlıları yaratma şeklidir.

Vatikan bu pozisyonunu şu anda da korur gözüküyor. Ama 2005 senesinde Avusturyalı Kardinal Schönborn evrim aslında Hristiyanlık'la uzlaşamaz anlamına gelen laflarla suyu biraz bulandırdı. O zamandan bu yana evrimciler yeni Papa'nın (ki oldukça muhafazakar görüşleri olduğu bilinir) Kilise'yi yine evrimden uzaklaştıracağı kaygısı taşıyorlardı. Ancak 16. Benedikt şimdiye kadar korkulan şeylerden hiçbirini yapmadı, bu haberde bahsedildiği gibi Mart ayındaki konferansa yaratılışçı ya da akıllı tasarımcı "bilim adamları"nın çağırılmaması da Kilise'nin pozisyonunu koruduğunun bir göstergesi.

Katolikler şimdiye kadar ABD'deki evrim tartışmalarının büyük ölçüde dışında kaldılar. Bunun bir sebebi Katolik Kilise'si ABD'den yönetilmiyor olması, dolayısıyla Katolik din adamlarının görüşleri ABD'ye özgü kültürel savaşlara çok hassas değil, ama diğer bir sebebi de yukarıda bahsettiğim uzlaşmacı pozisyon. Ancak edindiğim izlenime göre ABD'deki Katolik din adamları bu işe giderek daha çok ilgi duymaya başlıyorlar ve görüşleri de ister istemez evanjeliklere göre çok daha ılımlı ve uzlaşmacı. Bu sürecin tartışmayı daha mantıklı zeminlere çekmesini umabiliriz. Darısı bizim aklı başında din adamlarımıza diyoruz.

Konuyla ilgili Wikipedia başlığına şuradan ulaşabilirsiniz.